1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. TELEVİZYON Tiyatro’yu öldürdü mü ?
TELEVİZYON Tiyatro’yu öldürdü mü ?

TELEVİZYON Tiyatro’yu öldürdü mü ?

Güneş Kozal: Sanattaki gelişim süreci, insanın farklı tarihsel dönemlerindeki farklı arayışlarına ve bu arayışların değişik ifade ediş biçimlerine göre değişmiş ve dönüşmüştür.

A+A-

 

(Teknolojik Çoğalma veya Biricik Sanat Yapıtı…)

 

Güneş Kozal

guneskozal@gmail.com

 

[i]Sanat, ilk çağlardan bu yana varlığını koruyarak kendini belirli bir gelişim süreci içinde göstermiştir. Sanattaki gelişim süreci, insanın farklı tarihsel dönemlerindeki farklı arayışlarına ve bu arayışların değişik ifade ediş biçimlerine göre değişmiş ve dönüşmüştür. İlk çağlarda ana tema olarak büyü işlenirken, çok tanrılı döneme geçişle, sanatın da dinsel öğelere doğru yöneldiği gözlemlenir. Klasik çağa gelindiğinde ise anlatım biçimi en mükemmel halini alarak, yapıtlarda gerçeğe en yakın ifadeler kendini bulmaya başlanmıştır. Öyle ki, sanat klasik çağda, salt hayatın bire bir yansıması, insanın aynası halini alır. Daha sonraları, sanayi devrimiyle birlikte, çoklu üretime geçen toplumlar, yeni arayışlar içine girer, tekniğin olanaklarını kullanarak kendine yeni ifade biçimleri geliştirirler. Tüm bu teknik yenilikler başlangıçta toplumdaki bireylerin konforu ve rahatı düşünülerek geliştirilirken, günümüzde gündelik hayatımızdan tutun da, sanat yapıtına kadar çok geniş bir yelpazede kendini gösterir. Çoklu üretimlerle birlikte toplumların “tüketim”e yönelmesi, gündelik hayatın hızlanması, tüketim toplumlarının yaşam tarzı olan hızlı tüketim alışkanlıkları doğal olarak kültür endüstrilerinin de üretim ve tüketim alışkanlıklarını değiştirecekti.

 

Peki, gündelik hayatımızı bu denli kolaylaştıran teknolojinin, sanat yapıtlarına ve üretimlerine etkisi nasıl olmuştur? Uzun süredir yaşamımızın merkezi haline gelen teknolojinin sanat yapıtıyla (veya sanat yapıtının teknolojiyle girdiği ilişkiye de diyebiliriz, aslında karşılıklı bir etkileşim söz konusu) girdiği ilişkiyi anlamak için fotoğraf tekniğini ele alırsak, insan elinden çok daha mükemmel biçimde bir sonuç veren görüntü kalitesi, üretim esnasında yaşamın kendi akışını dondurmadan, saniyede onlarca an’a ulaşabilirlik özelliği, vücudun bir uzantısı haline alan bir objektif ve bir deklanşör ile kolay, çabuk öğrenilebilir, yakın ve hızlı üretime olanak sağlayan bir teknik haline dönüşmüştür. İşin sanat kısmında tabii ki farklı/benzer kriterler söz konusu, ışık, gölge bilgisi, kompozisyon, duygu, tarz, anlatım biçimi vb. Böylece teknolojinin doğuşuyla fotoğraf, resim sanatının klasik dönemde yaptığı şeyi dijital ortama etkileyici ve hızlı bir biçimde taşımaya başlar. Bu gün ise fotoğraf makinesiyle artık görüntünün/gördüğümüzün aynını elde etmek çok kolay; üstelik yine dijital ortamda, önümüze gelen bu görüntüler, üzerinde oynanabilir, arazları düzeltilebilir,  farklı efektler yaratılarak değiştirilebilir onlarca seçenek de sunuyor. Bu haliyle de günümüzde yalnızca gündelik hayatta anı olsun diye profesyonel ve sanatsal anlamda fotoğraf kendinden bir hayli söz ettiriyor.

 

Peki ya resim sanatı fotoğraftan sonra öldü mü? Fotoğrafın çıktığı dönemden bugüne, ilk ortaya çıkışındaki asıl muradı olan yaşamın gerçeğini yansıtmaya devam etmek olsaydı evet ölmüş olabilirdi. Ama Paul Valery’nin de dediği gibi, “Sanatların bütününde artık eskiden farklı gözlemeyi ve işlemeyi gerektiren fiziksel bir yan vardır; bu fiziksel yanın, kendini çağdaş bilimin ve uygulamaların etkilerine daha fazla kapayabilmesi olanaksızdır. Yirmi yıldan bu yana ne madde, ne uzam, ne de zaman eskiden beri olduğu konumdadır. Bu denli büyük yeniliklerin sanatların tekniğini olduğu gibi değiştirmesine, böylece doğrudan buluş yeteneğini etkilemesine ve sonunda belki de sanat kavramının kendisini düşünülebilecek en sihirli biçimde değiştirmesine hazır olmalıyız.” [ii] Sanatta yaşamın taklidi ve hep aranılan o hakikatlik duygusunun, yeniden üretimin ortaya çıkışıyla gerekliliğini yitirmiş olduğuna dikkat kesilmek gerekiyor. Bu nedenle dünya üzerinde sadece gözlemlenerek ve bu gözlem neticesindeki girdilerin, sanatçının kendi yorumunu katmadan, gerçeklik çerçevesine sıkışmış olarak yapılabilecek bir sanat yapıtının olmadığı, bunun zaten klasik çağda en mükemmel şekilde yaratılmış olduğu bir kez daha onanmaktadır. “Fotoğrafla birlikte insan eli, resmin yeniden üretim süreci içerisinde, ilk kez en önemli sanatsal yükümlerinden kurtuldu; bu yükümler artık yalnızca objektife bakan göz tarafından üstlendi.” [iii]  Böylece, resim sanatı kendine yine gözlemden yola çıkarak, ancak kesinlikle taklit dışında yeni bir ifade biçimi buldu ve bu dönemde yansıtmanın ötesinde, farklı bir anlatıma sahip oldu. Bu noktadan sonra, sanatta yeni anlayışların, farklı görme biçimlerinin zamanı gelmişti. Sanat sürekli dilini, şeklini, tekniğini değiştirerek evirilmeye başladı. Öyle ki, 19. yüzyılda kendini gösteren fotoğraf tekniği, süreç içinde evirilerek hareketli fotoğraflara yani filme dönüştü; doğal olarak böylesi bir teknolojik süreç, yalnızca plastik sanatların değil, diğer sanat dallarının da bakışını etkili bir biçimde değiştirecekti.

 

Tanım olarak ilk çağlardan beri var olan tiyatro, müzik ve diğer birçok sanat dalı, bu gün televizyon, radyo ve dijital medya araçları sayesinde ayağımıza kadar geldiği yanılgısı yaşanmaktadır. Fakat medya aracılığıyla evimize girdiğini düşündüğümüz tiyatro ile, izleyici koltuğuna oturarak oyuncularla aynı ortamda nefesinizi alarak/tutarak izlediğimiz tiyatro arasında çok büyük farklar vardır. Olduğumuz yerde dururken önümüze sunulan sanat yapıtının mutlaka bir aracı/sı mevcuttur. Bu araç/aracı televizyon, dvd oynatıcı ya da dizüstü bilgisayarlar olabilir. Size ulaştırılan bu aracılı tiyatrolar (ki bunlar ister gerçek anlamda bir tiyatronun kaydı olsun, ister diziler ya da filmlerden söz edelim) önceden kayıt altına alınmış, içlerinden sahneler seçilerek ve montaja tabii tutularak belli bir beğeni çerçevesinde oluşturulmuşlardır. Yani biriciklik özelliğine sahip olmayan, şimdi ve burada duygusunun dışında itilerek izleyeceğiniz yapımlara dönüşürler. Bir teknolojik araçla önümüze sunulan yapıt, tekniğin olanakları kullanılarak yeniden üretildiğinden -ki bu en üst teknoloji, en etkin teknik dahi olsa- artık biricikliğini, özgünlüğünü yitirtmiştir. Bu aşamadan sonra elimizde sayamayacağımız kadar çok, her biri aynı mükemmellikte olan, birbirinin eş değerinde ve günümüzde her an her yerden ulaşabileceğimiz, yapıt vardır ve ancak bu halleriyle evimize girebilirler. Oysa tiyatro bugün yapım ve sahneleme aşamasında tekniğin olanaklarını kullansa dahi, hala temsil anını izleyicisi ile birlikte gerçekleştirmektedir.  Tam da bu noktadan sanat yapıtına (tiyatro/klasik müzik, bale, opera vs.) baktığımızda, şimdi ve buradalığın onu nasıl da teknolojik olandan ayrıştırdığını/faklılaştırdığını görürüz. Biraz daha açacak olursak, her yapıtın kendi atmosferi, başka bir değişle bir aurası vardır. Mesela, bir klasik müzik orkestrasını, canlı performans halinde, bulunduğu ortamda, izleyici koltuğunda dinlemekle, aynı klasik müzik orkestrasının canlı konser kaydını (en iyi kalitede kayıt yapılmış olsa dahi) alıp herhangi bir mekânda dinlemek hiçbir biçimde eşdeğer olamaz. Ya da tiyatro sanatını ele alırsak, yapılan sanatın canlılığı, buradalığı, yapıtın kendi atmosferi, izleyici yapıt/sanatçı ilişkisi, karşılıklı deneyimlenen zaman birimi ve birlikte üretilen düşünsel süreç, yapılan sanatı birebir etkiler. Oysa ancak bir perde aracılığıyla izleyebildiğimiz sinemada böylesi bir ilişki biçimi ve yaratım süreci söz konusu değildir. Zira yapıt önceden yaratılmış ve en mükemmel olduğu düşünülen haliyle izleyiciye sunulmuştur. Böylece bu iki durum karşısında teknolojinin araç kullanarak ürettiği sanat yapıtı ile sanat yapıtı arasında bulguladığımız ilk farklılığı özetleyecek olursak yapıtın biriciklik özelliğinin değişkenliğidir. Gidip kendi mekânında bizzat görmediğiniz ve iletişim halinde bulunmadığınız sanat yapıtı, başkaları tarafından düşünülüp, tercihlere uğramış ve seçilerek önünüze ulaştırılmış yapıtlar olacaklardır. Bu noktada fikrinizi etkileşimli olarak ortaya koyamayacağınız ve direkt iletişim içine giremeyeceğiniz yapıtlardan bahsetmiş oluyoruz. Elbette ki bu farkı yaratan teknoloji çağı değil, iki şekilde de oluşturulan yapıtın izlenme aşamalarının doğal gereksinmelerinden kaynaklanmaktadır. Mevcut sanat yapıtının şimdi ve buradalığıyla koşut giden biricik olma özelliği, sanat yapıtıyla(tiyatro, bale, opera, klasik müzik orkestraları vb), tekniğin imkânları kullanılarak üretilen sanat yapıtı(sinema vs.) arasındaki en büyük ayrımdan sadece biridir.

 

Şimdi gelelim asıl konumuz olan ikinci farklılaşmaya; teknoloji çağının sanata ne yaptığına. İlk çağlardan günümüze kadar uzanan bu sanatların söylemlerini, kurgu biçimlerini, önceleri bir ayna gibi hayatı karşımıza koyan bu yapıtlar, sanırım bu özellikteki üretimlerini tekniğin olanaklarına aktardılar. Teknolojinin gelişim süreciyle bağlantılı bir şekilde söz konusu sanatlar da farklılık ve çeşitlilik göstermeye başladılar. Önceki dönemlerde tiyatronun üstlendiği yansıtmacı ve benzetmeci anlayışa karşılık sinema ve televizyon ellerindeki teknikleri öyle iyi kullandı ki, yaşamın birebiri olmayı başardı; hakikatlik duygusunu o denli iyi verdi ki, seyircisine empati kurdurabilmeyi başardı. Büyülü ekranların içine bakarken handiyse kendisinin de orada olduğunu hissedercesine izleyici üzerinde müthiş bir gerçeklik algısı yaratıldı. Ki sinemanın etkilediği biçimdeki hakikat duygusuna (kullanılan mekânlar ve görsellerin gerçekliği bunda büyük rol oynadı) tiyatro hiçbir dönem ulaşamadı.

 

Hayatımıza televizyon/sinema bu kadar etkili ve belirleyici olarak girdiğinde tiyatro ne yaptı diye sorabilir siniz; daha önce de bahsettiğimiz gibi klasik dönemde sanat, gözlem duygusuyla örülmüş, yansıtmacı bir anlayışla insanın gelebileceği son noktaya erişmişti. Geçen yüzyıllar içinde teknoloji gelişti, üretim çoğullaştı ve yaygınlaştı, insanın aynası olabilecek nitelikte yüzlerce yapıt ortaya çıktı. Peki, tarihin bilinen en eski sanatlarından biri olan tiyatro hiç mi değişmedi? Elbette ki belirli değişim, dönüşüm ve gelişim süreçlerinden geçti, eleğinden benzetmeci üslubu süzdü, deneysel tiyatro adı altında başlayan farklı akımlar (epik, absürd, alternatif vs.)doğrultusunda yeni anlatım biçimleri geliştirdi. Televizyon veya sinemadan farklı olarak tiyatro bugün artık kendine yeni bir dil edindi. Çok uzun yıllar tiyatro, yapısal/benzetmeci/yansıtmacı anlayışla üretimini gerçekleştirdi, neredeyse hep hayatımızın aynası olma görevini üstlendi. Başka bir deyişle bu yapıtlar, kişiyi tek boyutlu bir anlatının içine sürüklediler. Yani kişi, yapıta ancak seyirci kalarak sadece duygusal özdeşleşme yaşadı. Tiyatro yapıtlarında açık ve yalın anlatımlar tercih edildi; böylece sanatçının otoritesi azımsanmayacak derecede belirginleşti. İzleyici/Okura, seyir halinde, kendini yapıtın içine koyarak söyleneni ve gösterileni düşünmekten başka bir şans verilmedi. Yapıt okur/izleyiciye göre ya haklıydı ya haksız; ya doğruydu anlatılanlar ya yanlış. Ya inanıp ardına düştü anlatılan fikrin, ya da inanamayıp karşı durdu. Bu ikiliğin dışına da çok uzun zaman çıkılamadı. Ama şimdi hayat artık bambaşka akıyor, tiyatro da anlatım biçimini bu yeni akışa göre şekillendiriyor. Tüm bu süreci algılayış ve onu sunuş şeklini önce metinlerindeki değişikliklerle ortaya koydu. Yeni üretilen hemen her metin, var olandan ve bilinenden yola çıkarak, daha önce üretilen yapıların eksik veya sallantılı taşlarını bulup ya da yaşamın içerisindeki içselleştirerek inandığımız bazı ideolojilerin görmezden geldiklerini görerek, bu fikirleri yıkıma uğratıp, sonra da bu bilindik yapıdan yeni bir yapı üreterek kendi biricikliğini/benzersizliğini ortaya koyabildiği durumda farklılaşmayı başarabildi. Buna da yapı söküm yöntemi adı verildi. Yapı söküm tekniği uygulanarak üretilen yapıtlar hiç görülmemiş/bilinmedik oluşlarından ziyade, yapıtın multi-disipliner bir çalışma kullanılan yaratımı ve kendini ifade ediş biçiminin emsalsizliğinden dolayı çekim merkezi oluşturdu. Bu görme biçimi, yapısöküm (deconstruction) tekniği uygulayarak alışılmışın dışında, izleyicisini derin sularla tanıştırdı. İzleyicisine boğulmadan ama kesinlikle düşünerek ve yaratımın tam da içinde olabileceği, yeni bir anlatım biçimi oluşturdu.

 

Yeni yapıtlar “seyirciyi” seyir halinden çıkarıp, yarattığı boş alanlar sayesinde “izleyici” konumuna getirmeyi başarır. Yani sanat yapıtı kanıksanmış olanı şaşırtarak göstermek suretiyle bir “yabancılaştırma etkisi” kullanıp, izleyicinin–öyküden ve özdeşleşmeden yoksun kalmadan–uzaktan bakabileceği, kendi çözümünü üretebileceği ortam yaratır. Bu yeni anlayışta izleyiciye sunulan bu düşünsel alan, ancak yansımanın üretilmemesi koşuluyla oluşur. Böylece sanatçı, baskıcı ve otoriter bir tavır yerine, izleyiciye düşüneceği, sorgulayacağı, hesaplaşacağı, kurgulayacağı, yaratıya katkıda bulunacağı boş alanlar oluşturarak, sanatında ifade çeşitliliğini sağlamış olur.

        

Önceleri insanı ikna edici bir niteliğe ve misyona sahip olan sanat, teknolojinin zuhuruyla tüm yapısal üretimlerini reforma uğratır ve önceleri geliştirdiği misyonunu teknoloji çağı sanatlarına ihale eder. Böylece yaratısını artık (teknolojinin cihazlarında kullanarak) oluşturduğu yeni dil ve anlayışla oluşturur; izleyiciyi düşünselliğe iten, hatta neredeyse izleyeni kendi kadar yaratıcılığa sürükleyen yapıtlar çıkarır ortaya. Belki günümüzde yeni akımların oluşturduğu söylemler izleyiciye çarparak, izleyicinin empati kurmasına izin vermiyordur; ama bir yaratma cesareti ve yapıtın içinde yeni bir varoluş biçimi verdiği kesin. Bu süreçte sanatın öldüğünü söylemek pek mümkün görünmüyor. Ne fotoğrafın hayatımıza bu denli hızlı girişi, ne de televizyonun bir parçamız oluşu, sanatın yok oluşuna sebep ol(a)mamıştır. Bilakis sanat kendine yeni söylemler, anlatım biçimleri yaratmış, alışıldık mecralardan çıkıp, etkileyici ve düşünsel bir sürecin üretimlerini ortaya koymayı başarmıştır. Günümüzde kitleler yeniden üretilebileni, rahatlıkla tüketirken, çoklu bakış açılarıyla kurgulanan bir sanat yapıtı, bıraktığı boş alan doğrultusunda izleyeni algılayan ve sorgulayan konumuna ulaştırır. Böylece bu yeni dönemde teknoloji ve tekniğin kullanımı bizi bir yandan tembelliğe ve hazırcılığa itermiş gibi görünüyor olsa da, diğer yandan Alternatif görme biçimiyle üretilen sanat yapıtı, prizmatik bir sanat anlayışı kullanıldığı takdirde, kitleyi de kendi gibi çoklu bakış açılarını görmeye davet eder.

 

Genel anlamda tüm bu anlatılanlara göz attığımızda aslında iki temel farktan söz etmiş olduk. Birincisi sanat yapıtının şimdi ve burada olma özelliği yani biricik oluşu; ikincisi ise sanat yapıtlarının teknolojinin ürete bildiği sanat yapıtlarına yapısal formunu havale etmesiyle girdiği yeni yaratıcı dönem. Bu iki olgu üzerinden sanatları değerlendirdiğim zaman ise dedikodusu yapıldığı veya korkulduğu gibi tiyatronun ölmediğini hatta yeni bir görme biçimi ve anlatım şekli geliştirdiğinden asıl şimdi başladığını öngörüyorum. Yani öznel fikrimi sorarsanız, televizyon tiyatroyu öldürmedi bilakis yeniden doğuşuna sebep oldu derim.

 

 

 

 

        

 



[i] Nural Gündüzalp’in  Sanat Felsefesi ders notlarından faydalanılmıştır.

[ii] Benjamin, Walter, Pasajlar, (Çev. Ahmet Cemal) Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları. İstanbul 2007, s.50.

[iii] a.g.e. s.53

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 723 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler