1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Tecavüz haberleri sorunlu
Tecavüz haberleri sorunlu

Tecavüz haberleri sorunlu

Toplumsal Cinsiyet ve Azınlıklar Enstitüsü kurucularından ve aktif üyelerinden Umut Özkaleli ve Ömür Yılmaz, gönderdikleri e-postada gazetelerde yaygın olarak yapılan bir yanlışa dikkat çektiler. Önce Özkaleli ve Yılmaz’ın eleştirilerini okuyalım: &

A+A-

 

 

 

Toplumsal Cinsiyet ve Azınlıklar Enstitüsü kurucularından ve aktif üyelerinden Umut Özkaleli ve Ömür Yılmaz, gönderdikleri e-postada gazetelerde yaygın olarak yapılan bir yanlışa dikkat çektiler. Önce Özkaleli ve Yılmaz’ın eleştirilerini okuyalım: “Enstitü olarak, okur temsilcisi görevinizi çok önemsiyor, ülkemiz gazeteciliğini ileriye götürmekte etkin olacağını umuyoruz. Sıklıkla karşılaştığımız ‘ırza geçme’ sözcüğü en son 24 Mart tarihli Yenidüzen'de haber yapılmıştı. Yasada ‘ırz’ diye geçse de haber yapılırken bunun ‘tecavüz’ olarak ifadelenmesi gerekir. ‘Irz’ kelimesi ‘namus, iffet’ anlamındadır. Aslında ihlâl edilenin vücutsal bütünlük olduğu ve namusa zarar verilmediği gazeteciler tarafından sürekli irdelenmelidir. Hatta haberde, ‘ırza geçme’ tabirinin yasada kullanıldığı ve bunun insan hakları ihlâlini işaret etmekten yoksun olduğu sürekli olarak okura tekrar tekrar hatırlatılmalıdır. Yenidüzen'in bu konuda öncülük etmesi ve yalnızca haberi vermeyi değil, araştırmacı gazetecilik yapmayı ve toplumu dönüştürme işlevini de öncelikli görevi haline getirmesi gerekmektedir. Ayrıca, haberde tecavüz mağdurunun isminin sadece baş harfleri verildi, ancak zanlının ismi ve yüzü ortadadır. Genç kadını korumak için zanlının adının da verilmemesi yerinde olurdu.”

OKUR TEMSİLCİSİNİN DEĞERLENDİRMESİ:

 

MHA mahreçli haber, 24 Mart tarihli gazetenin 8. sayfasında, “Irza teşebbüs zanlısı teminatla serbest bırakıldı” başlığıyla verilmişti. Haberin girişi şöyleydi: “Akdoğan'da ayrılma aşamasında olduğu 17 yaşındaki nişanlısı F.G'nin ırzına geçmeye teşebbüs eden zanlı Mahmut Irmak, almış olduğu tutukluluk süresinin dolmasının ardından dün yeniden Gazimağusa Kaza Mahkemesi'ne çıkarıldı. ‘Irza geçmeye teşebbüs etme’ suçundan dolayı mahkeme huzuruna çıkarılan zanlı Irmak, tutuksuz yargılanmak üzere teminata bağlanarak serbest bırakıldı.” Bu haberde, mahkeme haberlerinde sıklıkla karşılaştığımız bir sorunla karşı karşıyayız. Fasıl 154 numaralı Ceza Yasası’nın İngiliz yönetimi döneminden kalan bir miras olduğunu ve ufak tefek değişikliklerle hâlâ yürürlükte olduğunu belirtelim önce.  Yasa’nın üçüncü bölümü, “Ahlaka Aykırı Suçlar” başlığını taşıyor. 144. maddesi “Irza geçmenin tanımı”nı veriyor; 146. maddesi, “Irza geçmeye teşebbüs”e verilecek cezayı belirtiyor. 151. madde, “Kadınlara karşı namus ve ahlaka aykırı tecavüz” suçunu; 152. madde de, “Erkelere karşı namus ve ahlaka aykırı tecavüz” suçunu belirliyor. 

Bu kavramların ne anlama geldiği konusunda, Kıbrıs Türk İnsan Hakları Vakfı avukatı Ceren Göynüklü’nün internette bulduğum, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kapsamında Ceza Yasası Hükümlerinin Değerlendirilmesi” başlıklı yazısından yardım aldım.  Göynüklü’ye göre, Ceza Yasası’nda “ırza geçme”, kişinin rızası dışında zorla cinsel ilişkiye girilmesini ifade etmektedir. Kadının ırzı/iffeti zarar gördüğü düşüncesinden hareketle bu tabir kullanılmıştır. Aslında bu fiilin tecavüz olarak adlandırılması gerekir. Ayrıca, yasada “tecavüz” olarak tanımlanan eylem, tacizi nitelemektedir. “Örneğin, sarkıntılık, sözlü veya elle taciz gibi durumlar tecavüz kapsamında ve tecavüze ilişkin hüküm çerçevesinde suç sayılmaktadır.”

Yasada öyle geçiyor diye yanlışta ısrar etmek gerekmez. Çünkü “ırza geçme” tabiri, kadın bedeninin ihlâlinden çok, erkekler için kadın bedeninin denetimini sağlayan “namus” kavramına gönderme yapıyor. Kısacası, haberlerde kullanılan “ırza geçme” kavramının “tecavüz”; “ırza teşebbüs”ün “tecavüze teşebbüs” şeklinde ifade edilmesi gerekmektedir.  Haberde isim kullanımına gelince, gazetecilerin, mağdur konumundaki kadınların kimliklerini açığa çıkaracak ve medya yoluyla mağduriyetin pekişmesine ve yaygınlaşmasına yol açacak fotoğraf, görüntü ve isim kullanımından uzak durmaları gerekir.  Tecavüz zanlısı konumundaki faillerin isimlerinin yazılmasında ve fotoğraflarının yayımlanmasında, yaşları 18 yaşından büyük olmak koşuluyla evrensel gazetecilik etik ilkeleri bağlamında bir kısıtlama yoktur. İlkelerin ana amacı, tecavüz mağdurunun daha fazla mağdur edilmemesini güvence altına almaktır. Peki, zanlının kimliğinin açıklanması mağdurun kimliğinin açığa çıkmasına yol açmaz mı? Bence açmaz. Zaten, mahkemeye taşınan bir tecavüz vakasında zanlı ve mağdurun kimlikleri yakın çevre tarafından biliniyor olacaktır. Önemli olan, mağdurun kimliğinin genel kamu tarafından tanınmamasıdır. Eğer zanlıların kimlikleri de açıklanmasın dersek, bu kişilere haksız bir koruma da sağlamış oluruz diye düşünüyorum. Medyanın görevlerinden birisi de, suçluları deşifre ederek, halkı bu kişilere karşı uyarmaktır.    


 

Çatışma gazeteciliği zarar veriyor

DAÜ İletişim Fakültesi olarak 11-13 Nisan tarihleri arasında üçüncü uluslararası iletişim ve medya çalışmaları konferansını yaptık. Fakülte bünyesinde faaliyet gösteren Barış İçin Araştırma ve İletişim Merkezi tarafından organize edilen konferansın ana teması barış çalışmalarıydı. Bildiri sunan akademisyenlerden bazıları medyanın çatışmalarda oynadığı olumsuz rolü gözler önüne serdiler. Yenidüzen gazetesinin de misyon edindiği barış gazeteciliği anlayışının yaygınlaşması gerektiği üzerinde durdular.

Tam da barış konulu konferansın başladığı gün, Türkiye’nin en etkili gazetelerinden Hürriyet’te Kıbrıs kaynaklı çatışma gazeteciliğinin bariz örneklerinden sayılabilecek bir haber yayımlandı. Gazetenin Kıbrıs muhabiri Ömer Bilge imzalı ve “Türk DNA’sına Rum kilidi” başlıklı haberde kayıp Kıbrıslı Türklere ve Rumlara ait kemiklere DNA testi yapan “Rum Genetik Araştırma Enstitüsü”nün BM görevlisi olarak çalışan Türklere genetik verilere ulaşım engeli koyduğu, 8 bin Türk’ün DNA örneğinin bu kurumun elinde kaldığı ifade ediliyordu. Üstelik haberin gazetede yayımlandığı gün KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün de Anadolu Ajansı’na  bir açıklama yaparak, Kıbrıslı Rumları suçladı. Kayıp şahıslar konusunun Rumlar tarafından 1974’te Türk askerinin kayıp birçok Rumu öldürdüğü iddiasıyla ortaya atıldığını, ancak daha sonra birçok kayıp Türkün mezarlarına ulaşınca olayın tersine döndüğünü, Rumların, kendi yaptıkları ortaya çıkınca rahatsızlık duymaya başladıklarını söyledi. Özgürgün, “Türkiye'yi ve Türk askerini suçlamak istedikleri bir olay aleyhlerine dönmeye başlayınca ve daha çok Türk ceset ve kemiğine ulaşılmaya başlayınca bunun ters çalıştığını gördüler. Bu defa bunu engellemek için uğraşmaya başladılar, son adım da bu olsa gerek. Bunu öyle görüyorum" şeklinde konuştu.

12 Nisan tarihli Yenidüzen’de, Kıbrıslı Türk ve Rum kayıpların bulunması için büyük çaba harcayan ve barış gazeteciliği nasıl yapılır sorusuna verebileceğim en önemli örnek olan Sevgül Uludağ,, “Kayıplar’ konusuna politika bulaştırdılar” başlıklı bir yazı yayımladı ve bu yazıda hem Hürriyet’teki haberin yanlışlarını gösterdi, hem de Dışişleri Bakanı’nın açıklamasını eleştirdi. Uludağ, Genetik Enstitüsü’nün elinde bulunan 8 bin DNA örneğinden yalnızca bin kadarının kayıp Kıbrıslı Türk yakınlarına ait olduğunu, geriye kalanların Kıbrıslı Rum kayıp yakınlarından alındığını belirtti. Üstelik, Kıbrıslı Türklerin DNA örneklerinin Lefkoşa’daki Burhan Nalbantoğlu Hastanesi DNA laboratuvarı tarafından alındığını ve DNA örneklerinin asıllarının burada muhafaza edildiğini bildirdi. Alınan örneklerden elde edilen DNA profillerinin Güneydeki Genetik Enstitüsü’ne gönderildiğini söyledi ve Hürriyet’teki iddianın asılsız olduğunu dile getirdi. Ayrıca, Genetik Araştırma Enstitüsü’nde bulunan Kıbrıslı Türk ve Rum genetikçilerin sorunsuz biçimde çalıştıklarını, verilere ulaşmada engelleme gibi bir durumun olmadığını dile getirdi.

PEKI SORUN NEYDI?

12 Nisan tarihinde Anadolu Ajansı’na bir açıklama yapan Kayıp Şahıslar Komitesi’nin Kıbrıslı Türk üyesi Gülden Plümer Küçük, DNA’ların eşleştirilme aşamasında Genetik Araştırma Enstitisü ile bazı sorunlar yaşadıklarını, bu sorunları çözmeye çalıştıklarını, eğer çözemezlerse uluslararası bir genetik laboratuvarıyla çalışmaya başlayacaklarını açıkladı. Enstitü ile sorunların çözümü konusunda görüşmeler devam ettiği için yaşanan sorunla ilgili açıklama yapmayacağını ifade eden Küçük, bu enstitüden sadece hizmet aldıklarını dile getirdi. Küçük ayrıca, kayıplarla ilgili haber yapılırken iyi araştırma yapılması gerektiğini, gazetelerde yayımlanan bazı haberlerin kayıp ailelerini endişeye ve meraka soktuğunu ifade etti.  

KAYIP ŞAHISLAR KOMITESININ ROLÜ

Her şeyden önce, Kıbrıs Kayıp Şahıslar Komitesi olarak bilinen komitenin, Kıbrıs Türk ve Rum yönetimleri tarafından tanınan tek iki toplumlu proje olduğunu belirtelim. Komite Birleşmiş Milletler himayesinde 1981 yılında kurulmuş. Komite, 1 Kıbrıslı Türk, 1 Kıbrıslı Rum ve 1 de BM Genel Sekreteri tarafından atanan üyeden oluşuyor.  Komite 1995 yılında bir karar alarak, 1963-1964 ile 1974 olaylarında kaybolan 1970 kişiyi arama konusunda anlaşmış. Oluşturulan resmi kayıp listesinde 502 Kıbrıslı Türk ile 1468 Kıbrıslı Rum bulunuyor. Kayıpları bulma amacıyla başlatılan kazılar 2006 yılından itibaren hız kazandı.  Kıbrıs Kayıp Şahıslar Komitesi’nin web sayfasında yer alan ilerleme raporuna göre şimdiye kadar 840 kayıp şahsın kalıntılarına ulaşılmış ve bunlardan 314’ünün kimlikleri tespit edilmiş.

OKUR TEMSİLCİSİNİN YORUMU

Öncelikle, Kıbrıs’ta kayıplar konusunun insani bir sorun olduğunu ve gerek Kıbrıslı Türk ve gerekse Kıbrıslı Rum kayıp yakınlarının 30-40 yıldır kayıpların bulunması umuduyla yaşadıklarını belirteyim.  Sevgül Uludağ’ın daha önceki yıllarda kayıp yakınlarıyla yaptığı röportajları okurken, kayıp yakınlarının yaşadıkları acıları derinden hissettim. Hala daha 40 yıl önce kaybolan babasının veya kocasının bir gün çıkıp geleceği hayaliyle yaşayan insanların içinde bulundukları ruh halini tahmin etmek kolay olmasa gerek. Bu insanlar, öldürülmüşlerse bile, yakınlarının kalıntılarının bulunmasını ve kendilerine verilmesini istiyorlar.

Gazetecilerin, iki yönetim tarafından da desteklenen ve büyük özveriyle çalışan Kayıp Şahıslar Komitesi ile ilgili haber yaparken daha dikkatli olmaları ve çalışmalara zarar verecek sansasyonel nitelikteki haberlerden kaçınmaları gerekir. Sevgül Uludağ’ın ifadesiyle, bu insani konuya politika bulaştırılırsa olan yine kayıp yakınlarına olacak ve kayıplar politika malzemesi yapılacaktır. Gazetecilerin daha duyarlı davranmaları ve çatışma gazeteciliği anlayışını terk etmeleri en büyük temennimdir.        

 


     

Göze batanlar

·        12 Nisan tarihli Yenidüzen gazetesinde manşete konulan haberde manşet unutulmuş.  Didem Menteş imzasıyla yayımlanan 5. sayfada yayımlanan haber “Yaz Tahtaya!” başlığıyla verilmiş. Yoksa, başlık içeride var zaten diye mi düşünülmüş acaba?  Dahası, aynı haberin ilk sayfada verilen spotlarında geçen elektrik sözcüğü iki defa yanlış yazılmış. Sayfanın sağında daire içinde verilen duyuruda, EL’SEN’in BRT’nin elektiriğini keseceği belirtiliyor. Doğrusu, elektriğini olmalıydı. Manşet haberin spotunun son cümlesi de “…elektirk yeniden bağlandı” diye bitiyor. Daha dikkatli olmak lazım. Okur, hatasız gazete ister.

 

 

         

 

 

Bu haber toplam 1018 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler