1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ‘Tarihselleştirilmiş’ Bir Dönem ve 'İnsanlaştırılmış' Bir Lider Olarak Rauf Denktaş’ı Okumak
‘Tarihselleştirilmiş’ Bir Dönem ve İnsanlaştırılmış Bir Lider Olarak Rauf Denktaş’ı Okumak

‘Tarihselleştirilmiş’ Bir Dönem ve 'İnsanlaştırılmış' Bir Lider Olarak Rauf Denktaş’ı Okumak

Hakkı Yücel: Siyasal mücadelesine çok genç yaşlarda başlayan Denktaş’ın, yirminci yüzyıl ortalarında Kıbrıslı Rumların “Enosis” taleplerine karşı Kıbrıslı Türkler arasında bir karşı direnişin başlatılmasında belirleyici bir rol oynadı

A+A-

 

 

Hakkı Yücel

yucelh@kibrisonline.com

 

 

 

Sabah Gazetesi’nde haftalık yazılar yazan değerli tarihçi Şükrü Hanioğlu’nun, 13.11.2011 tarihinde yayınlanan yazısı, “Tarihselleştirilemeyen Geçmiş, İnsanlaştırılamayan Kurucu” başlığını taşımaktadır. Türkiye’de bir süredir Atatürk’ün siyasi liderliğinin tartışıldığı -şimdilerde buna ulusal bayramların kutlanma biçimlerine yönelik tartışmalar da eklendi- ve bilinenin ötesinde sergilenen farklı yaklaşımlar nedeniyle oldukça da gürültü koparan gelişmeleri yorumlarken Hanioğlu, yaşanan gerilimli sürecin temel nedeninin, toplumun “geçmişini tarihselleştirememe”si ve “devletin kurucusunu insanlaştıramama”sı olduğunun altını çizmektedir. Dediği şudur: “Ulus-devletin kuruluş dönemini altın çağdaşlaştırmamız ve kurucu lider kültü yaratmamız bizi tarihsizliğe mahkûm etmekle kalmamakta, bunların terk edilmesi isteğini ‘kutsala hakaret’ olarak algılayan geniş bir toplum kesimiyle çatışma zemini yaratmaktadır.”

Uluslaşma ve ulus-devletleşme sürecinin yaşandığı dönemlerde -özellikle yirminci yüzyılda- bu genel tabloyu çok yerde görmek mümkündür. Burada, bir yanda “mükemmellik” kılıfı ile kuşatılan bir süreç (uluslaşma süreci)  -Türkiye gerçeğinde Hanioğlu bu süreci geçmişin “tarihselleştirilmesi” yerine “altın çağdaşlaştırılması” olarak nitelendirmektedir-, diğer yanda ise bu süreci ulus-devlet’le noktalayan ve bundan dolayı “kutsanan” kurucu lider (lider kültü) vardır.  Aynı anda devreye giren resmi tarih ise bu tablonun ideolojik-kültürel çerçevesini çizmektedir. Siyaset adına her şey bu alan içinde anlam kazanmakta ve yeniden üretilmektedir. Siyasal meşruiyet, sınırları belirgin bu alan tarafından belirlenmekte, bu sınırları aşmak, değiştirmek çabası ise kabul görmediği gibi, suçlanmak -sık görüleni “hainlik-ihanet” suçlamasıdır- şiddet ve baskının hedefi haline gelmek demektir. Denilebilir ki “kutsallık” ve “mükemmellik” zırhını kuşanan siyaset kendini her türlü eleştiriden “münezzeh” kılarken, bu siyasetin işleyişi de, onu sahiplenenin kendisinden -bu liderin kendisi ya da onu temsil eden siyasal gücün kendisidir-  topluma doğru tek yönlü seyreden, onun otoritesine (otoriterleşmesine) ve denetimine tabi olan bir mahiyet arz etmektedir. Bu tablonun değişmesi, yani siyasetin tek yönlü seyrinin ortadan kalkması, toplumdan “kutsal” ve “mükemmel” olana doğru ters yönde değişmesi, daha açık bir ifadeyle demokrasinin genişlemesi ve yerleşmesiyle mümkün olmaktadır. Türkiye’de şu an itibarıyla yaşanan sancılı sürecin, hayli gecikmiş ve ağır aksak olsa da başlayan bu değişimden kaynaklandığını söylemek ise yanlış olmasa gerektir. Buna bir de yirminci yüzyıl sonu itibarıyla evrensel ölçekte yaşanan gelişmeler eklenecek olursa, Hanioğlu’nun, temel karakteristiğini “tarihselleştirilemeyen geçmiş, insanlaştırılamayan kurucu” olarak nitelendirdiği bir dönemin artık sona erdiği -en azından geçerliliğini büyük oranda yitirdiği-, onun yerine “geçmişin tarihselleştirildiği”, kutsiyet mertebesine yükseltilerek dokunulmaz bir “tabu” hâline dönüştürülen kurucunun “insanlaştırıldığı” ve de siyasetin de başta özgürlüklerin genişletilmesinden ve eleştiriden güç alarak demokrasiden yana mahiyet değiştirmeye başladığı aşikârdır.

Buradan bakınca, Kıbrıs’ın yakın tarihinde önemli bir siyasal aktör olarak yer alan ve Kıbrıslı Türklerin kaderlerinin belirlenmesinde birinci derecede sorumlu olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın, 13 Ocak 2012 tarihinde sona eren 88 yıllık yaşamı, siyasal serüveninin başlangıcı, seyri ve sonu itibarıyla, yukarıda çizilen tabloyla benzerlikler gösteren ilginç bir örnektir. Adada milliyetçilik rüzgârlarının estiği ve milliyetçi hareketlerin giderek hız kazandığı yirminci yüzyıl ortalarında çok genç yaşlarda başlayan bu çalkantılı serüvenin hikâyesi, içinde bulunduğumuz  hafta boyunca, gerek iç gerekse Türkiye yazılı ve görsel medyasında çeşitli veçheleriyle tekrar tekrar dile getirilmiştir. Genelde yoğun bir duygusallığın ve abartının hâkim olduğu bu söylemleri bir ölçüde doğal karşılamakla beraber, aşikâr olan şudur ki artık tarihe mal olan, üstelik o tarihin akışını etkilemiş bir lider olarak Denktaş ve onun siyasal serüveni üzerine, duygusallıktan, dahası onu “kutsiyet” mertebesine çıkarıp dokunulmaz kılmaktan öte “insanlaştıran”, içinde bulunduğumuz dönemin koşullarını da kuşatıp gözeterek, daha gerçekçi ve eleştirel yaklaşımlarla konuşulup yazılmak gerekmektedir. Bu yazının amacı da, Hanioğlu’nun Türkiye’de değişimi ve dönüşümü hedefleyen demokratikleşme süreci çerçevesinde sürdürülen tartışmalarda izlenmesi gereken demokratik bir anlayış ve yöntem olarak öne sürdüğü “geçmişi tarihselleştirmek” ve “kurucuyu insanlaştırmak” açılımından ilham alarak, Kıbrıs’ta Denktaş parantezine dâhil geçmişi “mükemmellik” zırhından arındırıp “tarihselleştirmek” ve de onun kurucu lider “kutsiyeti”iyle üzerine örtülmesi muhtemel “dokunulmazlık” şalını çekip alıp “insanlaştırarak”, doğruları ve yanlışlarıyla, hataları ve sevaplarıyla, eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini hatırlatmaktan, bu bağlamda kimi tespitler yapmaktan ibarettir.

Bu gerçeklikten hareketle, siyasal mücadelesine çok genç yaşlarda başlayan Denktaş’ın, yirminci yüzyıl ortalarında Kıbrıslı Rumların “Enosis” taleplerine karşı Kıbrıslı Türkler arasında bir karşı direnişin başlatılmasında belirleyici bir rol oynadığını, siyasal bir proje olarak “Taksim” tezini gündeme getirdiğini, bu tezini, Kıbrıs konusunda henüz net bir politikası olmayan ve gel-gitler yaşayan Türkiye’ye de süreç içinde kabul ettirdiğini, uzun vadede bu projenin bir “mili dava”ya dönüşmesini ve öyle algılanmasını sağladığını ve nihayet kendisinin de bu davanın bir numaralı insanı -tek lider, tek adam- konumuna yerleştiğini söylemek mümkündür. Bu noktada Denktaş’ın tarihsel-siyasal serüveni bağlamında altı çizilmesi gereken ve geçerliliğini yirminci yüzyılın sonlarına kadar sürdüren iki önemli husus vardır. Bunlardan birincisi, sürdürülen siyasal mücadelenin ve projenin “milli dava” olarak nitelendirilmek suretiyle “aşkınlaştırılması” ve “kutsanmasıdır”. Bir başka ifadeyle “aşkınlaştırılarak” her koşulda ve dönemde, her şeye rağmen, gizli ya da açık geçerli kılınması, “kutsanarak” da dokunulmazlık kılıfıyla kuşatılmasıdır. İkincisi ise, “milli dava”nın sahiplenilmesinde ve sürdürülmesinde “tek lider-tek adam” (bu “tek lider-tek adam” Denktaş’tır) anlayışının giderek yerleşmesi ve konsolide olmasıdır. Bu tespitlerin yapılmasının önemi şuradadır: “Milli dava”, sürdürülen siyasal mücadelenin alanını ve sınırlarını belirlerken, “tek lider-tek adam”ın hâkimiyeti ise siyasetin işleyiş yönünü çizmektedir ki o yön de liderden topluma doğru -yukardan aşağıya ya da buyurandan buyrulana doğru- seyreden bir mahiyet arz etmektedir. Öyle midir?

Kıbrıs Sorunu’nun özellikle yirminci yüzyılın sonlarına kadar geçen tarihsel seyri içinde, özü “taksim” olan “milli dava”nın siyasal bir proje olarak varlığını her dönemde koruduğu ve belirleyici olduğu aşikârdır. Bunun böyle olduğunun belki en açık göstergelerinden birisi, 1960 yılında kurulan ve ilgili tarafların tümü tarafından kabul edildiği deklare edilen Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde yaşananlardır. Hâkim Rum siyasetinin bunu kolaylaştırması bir yana, bu dönemde her şeye rağmen kalıcı bir çözüm olarak cumhuriyetin yaşatılması için mücadele eden muhalif Kıbrıslı Türk aydınların bu yolda katledilmelerine neden olan gerekçe, “milli dava”ya ihanetleridir (!). Bugünün geçerli jargonu ile dile getirecek olursak “milli dava”ya “dokunan yanmaktadır”. O hâlde şunu söylemek mümkündür: Kıbrıslı Türklere tanınan ve kabul edilebilir olan siyasetin alanı ve sınırları bellidir; bu alan “milli dava”nın kapsadığı ve tanımladığı yer ve anlam kadardır, buna ters düşenler ihanet içindedir ve de cezalandırılmaları vaciptir. Peki ya “tek lider-tek adam” olgusu?

Rauf Denktaş’ın vefatının ardından konuşanların onun özelliklerini dile getirirken ısrarla bir “halk adamı” olduğuna vurgu yaptıkları, kendisinin sürdürdüğü hayat tarzı, insanlarla ve hatta muhalifleriyle gündelik yaşam içinde kurduğu ilişkiler, espritüel mizacı ve benzeri örnekler göz önüne alındığında, bir gerçekliği ifade eden bütün bu tespitlerle, onun gücü kendinde toplayan otoriter ve gerektiğinde baskı ve şiddet yöntemlerini kullanan “tek lider-tek adam” olduğu tanımlaması arasında, ilk bakışta bir paradoks olduğu söylenebilir. Ancak bu noktada fotoğrafı tamamlamak için, Denktaş’ın zeki ve kurnaz politikacı kimliği teslim edilerek şunları ilave etmek gerekmektedir: Onun yirminci yüzyılın ortalarında siyasal mücadeleye başladığı ve kısa sürede “tek lider” olarak sivrildiği dönemde, Kıbrıslı Türkler henüz bir azınlık cemaati düzeyinde yaşayan, günden güne gelişen gerilimli çatışma ortamı içinde can güvenliklerini tehdit altında hisseden bir topluluktur. Pre-modern diyebileceğimiz ve henüz özne olamamış, daha çok kendi içine kapalı kitle dayanışması ve ruhu ile hareket eden böyle bir topluluğun sosyolojisi, onu bu badireden kurtaracak güce iradesini büyük oranda “gönüllü” devretmeye müsaittir ve nitekim henüz genç yaşına rağmen Denktaş bu iradeyi devralmakta ve gücü kendisinde toplamakta tereddüt göstermemiştir. Üstelik bu irade devri teslimini kolaylaştıran, bu konuda hemen herkesin hemfikir olduğu, çok belirgin bir faktör vardır ki o da genç Denktaş’ın, birlikte hareket ettiği çalışma arkadaşlarının hiç birisinde olmayan -hâliyle onlar arasında da kendini “tek” kılan- ve de bir lider için gerekli olan “karizmatik” bir kişiliğe sahip olduğudur. Burada Weber’in siyasette otorite ve meşruluk bağlamında dile getirdiği unsurlardan birisi olan “karizmatik otorite” tespitini hatırlayacak olursak, Denktaş’ın büyük oranda bu otoriteyi Kıbrıslı Türklerden “karizmatik” kişiliğiyle aldığını ve meşruluğunu da buradan sağladığını söylemek mümkündür. Yine de ona meşruluğunu sağlayan sadece bu değildir. Bunun eksik kaldığı yerde kendisinin bir numaralı kurucusu olduğu yer altı örgütü TMT devreye girmektedir ki, eğer “karizmatik” kişiliğiyle ve de büyük oranda “gönüllü” devredildiği için “demokratik” mahiyet taşıyan meşruiyet hâli ve buradan geliştirdiği sıcak insani ilişkiler onun sıklıkla dile getirilen “yumuşak-halkçı” yüzünü ifade ediyorsa, baskı ve şiddeti bir yöntem olarak benimseyen TMT’den gerektiğinde aldığı güçle sağladığı otorite ve meşruiyet de şimdilerde çok hatırlanmayan -daha çok muhaliflerinin hatırladığı- “sert-acımasız” yüzünü ifade etmektedir. Bu nedenledir ki Rauf Denktaş’ı “tek lider-tek adam” konumuna getiren sadece onun insancıl ilişkilerle çoğalttığı “karizmatik” kişiliği değildir, aynı zamanda şiddetten beslenen otoriter kimliğidir. Süreç içinde “karizmatik” kişiliğin öne çıkması ise onun politik zekâsı ve ustalığı kadar koşulların da yarattığı bir durumdur. Sonuç olarak dönemin toplumsal sosyolojisi gereği gücü kendisinde temellük eden ve yine bu sosyolojinin ve “karizmatik” kişiliğin kesişmesi sonucu, genelde “karizmatik” liderlere atfedilen özellikler olan “olağandışı, adeta olağanüstü yetenekler taşıdığı ve onun kutsal bir kişiliğe sahip bir kahraman olduğu inancını” bizatihi toplumun kendisine bahşetmesiyle Rauf Denktaş, Kıbrıslı Türklerin siyasal mücadelesinde, o siyasal mücadeleyi belirleyen ve yönlendiren “tek lider-tek adam” olarak tarih sahnesinde yerini alır. Üstelik bu tarihsel konum sadece içeride değil, Türkiye ile olan ilişkilerde de geçerlidir ve böyle olduğu için de “anavatan-yavruvatan” söylemiyle başka bir kutsiyet kılıflıyla kuşatılan bu ilişkiler sadece Rauf Denktaş üzerinden sürdürülmektedir.

İşte Denktaş’ın siyasal-toplumsal bir aktör olarak tarih sahnesinde yer aldığı günden başlayarak ömrünün sonuna kadar kendini var ettiği, sürekli yeniden üreterek anlam ve güç kazandığı alan, bir yanıyla “milli dava” kutsiyetiyle dokunulmaz kılınan, diğer yanıyla “olağanüstülük” atfedilerek “tek lider-tek adam” kültüyle beslenen böyle bir alandır. Kıbrıs Sorunu’nun içinden geçtiği değişik evrelerde bu temel nitelikler koşullar gereği görece derece farklılıkları göstermiş olsa da, Denktaş’ın geleneksel duruşu hiçbir zaman mahiyet farklılığına uğramamıştır. Toplum lideri ve otuz yılı aşkın süre müzakereci olarak Denktaş, konumunu ve gücünü aynı inanç ve aynı siyasal hedef doğrultusunda hep korumuştur. Bütün bir ömrün adandığı bu ödünsüz duruş, yirminci yüzyıl sonunda evrensel ölçekte yaşanan, Kıbrıs Sorunu’na da doğrudan yansıyarak geleneksel “milli dava” anlayışında yeni parametrelerin gündeme getirmesiyle ve de adada siyasetin çizgisinin toplumdan lidere doğru dönen demokratik dinamiğiyle birlikte onu artık aktif siyasetin dışına çıkarsa da, Denktaş yine değişmemiştir. Aktif siyasetten ayrıldıktan sonra da bir kenara çekilmemiş, ömrünün sonuna kadar yazılar yazarak, konferanslar vererek tarihsel misyonunu yerine getirmeyi sürdürmüştür.

Rauf Denktaş Kıbrıs’ın yakın siyasi tarihinde silinmez izler bırakarak ömrünü tamamlamış ve görkemli bir törenle bu dünyadan uğurlanmıştır. Aşikârdır ki onun kendisinin belirleyici bir aktör olarak yer aldığı ve artık geride bıraktığı tarihsel miras üzerine çok konuşulacak ve yazılacaktır. Kıbrıs Sorunu hâlâ çözülmemiştir ve geleceğini arayan bu sorunlu ülkede kabul edilebilir çözümü ve barışı tesis etmek adına o geçmiş mirastan çıkarılacak çok dersler vardır. Bu nedenledir ki şimdiden sonra yapılması gereken, o geçmişi ve o geçmişin liderini, “kutsiyet” ve “mükemmellik” zırhı ile kuşatıp aşkınlaştırmak, mutlak bir inanç bağlılığıyla ve eleştiriden uzak, hatasız, doğru olarak okumak değildir; o geçmişi dinamik ilişkileri ve diyalektiğiyle “tarihselleştirerek” ve de o lideri “dokunulmazlık” mertebesine çıkarıp hatasız kılmak yerine “insanlaştırarak” eleştirel bir gözle okumaktır.

Kıbrıs’ın bütününü kucaklayacak ve onu Kıbrıslıların ortak vatanı hâline dönüştürecek huzurlu bir geleceği kurmak için gerekli geçmişin tarihsel bilgisini üretmenin yolu budur.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1242 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler