1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Tarihin Sonu' ve Efendi-Köle Diyalektiği
Tarihin Sonu ve Efendi-Köle Diyalektiği

'Tarihin Sonu' ve Efendi-Köle Diyalektiği

Niyazi Kızılyürek:Ünlü düşünür Hegel’den günümüze en çok yansıyan belki de Efendi-Köle Diyalektiği adlı kuramıdır. Efendi-Köle Diyalektiği’ni anlamak için Hegel’in üç ayrı mantıksal momenti bir arada taşıyan Aufheben kavramına değinmek ş

A+A-

 

 

                                                                                     Niyazi Kızılyürek

                                                                                     niyazi@ucy.ac.cy

 

 

Ünlü düşünür Hegel’den günümüze en çok yansıyan belki de Efendi-Köle Diyalektiği adlı kuramıdır. Efendi-Köle Diyalektiği’ni anlamak için Hegel’in üç ayrı mantıksal momenti bir arada taşıyan Aufheben kavramına değinmek şarttır. Aufheben -Türkçeye Dolayımlamak olarak çevrildi- tek süreç içinde üç ayrı uğrağın olduğuna işaret eder: Aşmak, yadsımak ve korumak. Aynı anda düşünce kendini aşar, kendi halini yadsır ve yeni bir oluşum içinde yeniden ortaya çıkar. Verili olanın -toplumsal, siyasal, doğal vs.- değiştirilmesi ise üç araçla gerçekleştirilir: İrade, düşünce, eylem! İnsan, irade düşünce ve eylem yoluyla dünyayı, doğayı, verili koşulları herhangi bir “şey” olmaktan çıkarıp bir “nesne” haline getirir. İradem, aklım ve eylemim sayesinde ele geçirdiğim “şey” artık o “şey” olmaktan çıkar ve benim ilişki içinde olduğum bir “nesne” haline gelir. Özne-Nesne ilişkisi böyle kurulur.

Felsefenin baş yapıtlarından sayılan Tinin Fenomenolojisi adlı eserinde Hegel, insanın maddi dünyayı dolayımlayarak aşmasını (Aufheben) iradesini kullanmasına bağlar. İrade gelişmedikçe, insan maddi dünya karşısında pasif bir özne olmaktan kurtulamaz. İradesini kullanmaya başlayan insan, kendi bilincine de ulaşmaya başlar. Fakat bu süreçte başkası tarafından tanınmak (Anerkkenung, Recognition) şart olur. Tanınmaya gereksinim duyan İradeler (kendinde bilinç) arasında ise yoğun bir çatışma başlar. Bu çatışmada ölümü göze alan İrade üstünlük sağlar ve Efendi konumuna yükselir. Yenik düşen ise köleleşir. Fakat çatışma sona ermez. Yeni aşamada devam eder. Köleleştirilen irade iradesini kaybettiğinden Efendi’nin varlığı için ihtiyaç duyduğu tanınmayı ona bahşedemez. Efendiyi tanıyan artık iradesiz bir “hiç” olduğu için ondan gelecek tanınma Efendi’yi tatmin etmez. Köle, içine itildiği yabancılaşmış dünyada kendisini kendisi olarak görmeden başkası için çalışırken, emeği sayesinde kendi bilincine ulaşma şansını yakalar, Efendi ise tanınma ihtiyacını bir türlü gideremez. Buradan çıkış, iki tarafın eşit statüye kavuşarak birbirlerini karşılıklı olarak tanımalarıyla mümkün olur.

Hegel’in Efendi-Köle Diyalektiği’ni dünyada ilk popülerleştiren düşünür Aleksandre Kojev oldu. Rusya’da doğan ve ünlü ressam Vasili Kandinski’nin kuzeni olan Kojev, 1930’lu yıllarda Paris’te “Hegel Felsefesine Giriş” başlığı altında bir dizi konferans verdi. Bu konferanslar sayesinde Parisli entelektüeller Hegel’in düşünceleriyle tanıştılar. Kojev’in öğrencileri arasında sonradan ünlenen pek çok isim vardı. Raymond Aron, Maurice Merleau-Ponty, Eric Weil, Andre Breton, Georges Bataille ve Jacques Lacan bunların başında gelir. Fakat Kojev’in Hegel üstünden yazdıkları en çok Francis Fukuyama’yı etkiledi. Fukuyama, “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı ünlü kitabını yazarken Kojev’in Hegel okumalarından yola çıktı.

Aleksandre Kojev, Paris konferanslarında Efendi-Köle Diyalektiği’ni özünde Tanınma mücadelesini barındıran ve ölüm ile yaşam arasında süren savaş alanı olarak gördüğü dünya tarihini açıklayan bir alegori/metafor olarak kullandı. Kojev özetle şu görüşlere yer veriyordu:

İnsanın arzu ve özlemlerini hayvanlarınkinden ayıran özellik, insanın arzusunun maddi-olmayan bir nesneye yönelmesidir. Yani, insanda özlemin nesnesi özlemin kendisidir. Örneğin, sevilme özlemi olarak aşk, özlemin özlemidir. Karşılıklı Tanınmaya dayalı bu özlem toplumların kurucu unsuru olduğu gibi, insan olmanın ve hayvandan farklılaşmanın da en temel nedenidir. Karşılıklı Tanınma arzusu, değerlerimin başkaları tarafından tanınması anlamına gelir. Özerk ve özgür bir şahsiyet olarak tanınmak istiyorum. Gelgelelim, insanlar karşılıklı olarak birbirlerini öldürmemek, yok etmemek için birilerinin tanınmaya erişmeden diğerlerini tanıması şarttır. Hayatını tehlikeye atmamak için diğerini tanıyan kişi artık tanınmadan yoksun biridir; yani bir köledir. Bu durum, toplumların Köleler ve Efendilerden oluşmasına yol açtı. Yani, insanlar insan olma sürecinde Köle ve Efendi olarak ikiye ayrılmış oldular ve insanlaşmanın basamaklarını çıkıp tarihe girdiklerinde artık bu iki özellikten birini taşıyorlardır. Yani, tarih, Efendi-Köle diyalektiğinin bir aşamasıdır. Bu aşama, tanınma hakkının evrensel bir şiar olarak yaygınlık kazanmasıyla sona erdiğinde, insanlık da tarihten çekilecektir. Fakat insan bilimi olarak tarihin evrensel bir değer olması için bu sürecin mutlaka tamamlanması gerekir. Efendi-Köle aşamasında kaldığımız sürece tarih evrensel bir bilim olamaz. İşte, tam da bu yüzden tarih ancak sona erdiği zaman, yani, karşılıklı tanınmanın evrensel olarak hayata geçmesiyle evrensel bir bilim olarak var olabilir, ki bu da “tarihin sonu” demektir.

Kojev’e göre, Napolyon istilaları ve modern, “homojen evrensel devletin” doğuşuyla insanlık aslında “tarihin sonuna” gelmiştir. Hegel 1808 yılında Jena kasabasındaki evinin penceresinden muzaffer Napolyon’u atının üstünde görüp de Napolyon’un Fransız İhtilali’nin fikirlerin i evrenselleştirdiğini düşündüğünde, aslında tanınma savaşlarının olduğu gibi, tarihin de sonuna gelinmişti. Bundan sonra dünyada olup bitenler “son gerçek tarihsel olay” olan Fransız İhtilali’nin yansımaları ve geri kalan dünyanın buna uyum sağlamasıdır. Kojev, 1917 Ekim Devrimi ile Çin Devrimi’ni de bu gözle görür. Çin Devrimi ile ilgili bir soruya şu cevap verir: “Napolyon Kodu’nun Çin’e giriş yapmasından başka bir şey değildir”.

Fukuyama, kabaca özetlemeye çalıştığımız Kojev’in Hegel yorumundan yola çıkarak, önce 1989 tarihinde yazdığı bir makaleyle, sonra da 1992 yılında kaleme aldığı “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı eseriyle “tarihin sonu”nun geldiğini ilan etti. Fakat bu sefer “tarihin sonu” liberal demokrasiyi işaret ediyordu. Kojev gibi Fukuyama da tarihin sonunun başlangıç noktası olarak “evrensel hakların tanındığı” Fransız İhtilali’ni görür ve ondan sonra yaşanılanların hep aynı istikamete aktığını düşünür: 1790 yılında üç demokrasi varken, 1990 yılında bu sayı 61’e ulaştı. Bu da bize insanlığın ideolojik gelişiminin son noktasının liberal demokrasi olduğunu gösteriyor. Teknoloji, piyasa ve iletişimin globalleşmesiyle liberal demokrasi yayılırken, dünya da daha seküler bir yere doğru evriliyor. Bundan sonra yaşayacağımız tarihsel olaylar ve alt-üst oluşlar, “evrensel homojen devlete” ilerlerken, dünyanın geri kalan kesimlerinin liberal demokrasiye “uyum” sağlamasından başka bir şey olmayacaktır. Fukuyama’ya göre “evrensel homojen devlete”, yani liberal ekonomi ve liberal demokrasinin evrensel bir değer olarak bütün insanlığa yayılmasının iki lokomotifi vardır: Modern teknolojik gelişme (ekonomi) ve tanınma mücadeleleri (ideoloji). Her ikisi de bir ve tek istikamete akıyor”.

Fukuyama’nın “tarihin sonunu” ilan etmesinin üstünden yirmi yıl geçti. Fakat geçen yirmi yılda “tarihin sonu”nun gelmediği net olarak anlaşıldı. Yunanlı tarihçi Antonis Liakos’un da belirttiği gibi, Afganistan, Irak ve Filistin’de yaşananları liberal demokrasiye “uyum” olarak adlandırmak imkansızdır. Ayrıca, yine Liakos’un belirttiği gibi, Fransız İhtilali evrensel hakları tanımadığı gibi, sömürgecilik üstünden Efendi-Köle ilişkilerini bütün dünyaya yaydı. Bu noktada Napolyon’un Mısır seferini hatırlayalım; Napolyon Mısır’a evrensel değerleri taşımaya değil, Büyük Britanya ile sömürgecilik rekabeti yüzünden gitmişti. Ya o teknolojik ve ekonomik gelişme ile liberal ve seküler değerlerin yükseldiği tezine ne demeli? Günümüzde üç büyüyen ekonomiye bakınca tam tersini görüyoruz. Çin örneği, ekonomik kalkınma ile demokratikleşme arasında birebir bir ilişkinin olmadığının en açık göstergesidir. Rusya ve Türkiye’de ekonomik kalkınma demokrasiyi derinleştirip kökleştirmediği gibi, toplumların sekülerleşmesine de pek bir katkı koymadı. Liberal ekonomiye dayalı globalleşmenin dünyanın her yerine refah götürmediği ise apaçık ortadadır. Bırakın dünyanın periferisi sayılan bölgeleri, metropollerde bile işsizlik ve fakirlik yaygın bir olgu haline geldi. Yanan Atina ile kaynayan Madrid ve Roma bunun en açık örneğidir.

Efendi-Köle diyalektiğine gelince… Tanınma Savaşları sonlanmadığı gibi, her zamankinden daha yaygın hale geldi. Başkaldıran sömürgeler, kimlik hareketleri, feminist başkaldırının ataerkil yapılara meydan okuması, azınlıkların ayaklanması, süre giden etnik çatışmalar, emek-sermaye çelişkisi Tanınma Savaşlarının bütün hızıyla devam ettiğini gösteriyor.

Evet, tarihin sonuna gelmedik. Her şey buna işaret ediyor. Şükür ki gelmedik! İçinde yaşadığımız dünyanın “son” olduğunu  bir düşünsenize…  

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 2072 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler