1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Taklitten dehaya doğru değişen sanat algısı ve sanat sınıflandırmaları
Taklitten dehaya doğru değişen sanat algısı ve sanat sınıflandırmaları

Taklitten dehaya doğru değişen sanat algısı ve sanat sınıflandırmaları

Nimet Keser: Günümüzde sanatın kapsamı o kadar geniştir ki sanat kavramının ne olduğunu ya da sanatçının kim olduğunu kesin olarak tanımlayabilmek neredeyse mümkün değildir

A+A-

Nimet Keser

nimetkeser@gmail.com

 

 

 

 

 

Günümüzde sanatın kapsamı o kadar geniştir ki sanat kavramının ne olduğunu ya da sanatçının kim olduğunu kesin olarak tanımlayabilmek neredeyse mümkün değildir. Bu nedenle sanat tarihçisi Robert Rosenblum, sanatın tanımlanabilmekten çok uzak bir kurum olduğuna ve kimsenin de kolay kolay buna cüret edemeyeceğine inanır. Aynı şekilde sanat felsefecisi Arthur Danto, bir şeyin sanat olup olmadığını söylemenin çok zor olduğunu söylüyor.

Neyin sanat neyin sanat olmadığına ilişkin sorgulamalar antik dönemlerden itibaren var oldu ve bu sorgulamalar sanatların sınıflandırılması sorununu ortaya çıkardı. Söz konusu dönemden itibaren birçok filozofun sanat meselesi üzerine düşündüğünü ve kendi düşünce sistemine bağlı olarak sanatın kapsamını belirlediğini ve sanatı sınıflandırdığını biliyoruz. Bu nedenle de bilinen ilk sınıflandırmalar Antik Yunan filozoflarına aittir. Bu sınıflandırmaların en ünlüsü kuşkusuz Antikitenin en ünlü filozoflarının başında yer alan Platon (M.Ö 427-347) tarafından belirlenen sınıflandırmaydı. Platon için matematik önemli bir bilimdi ve sanatı sınıflandırırken matematiği merkezi konumda tutarak matematiğe dayalı sanatlar ile daha basit deneyimlere dayalı sanatlar olarak iki kategoriye ayırmıştı. Bu sınıflandırmada bizim bugün sanat olarak kabul ettiğimiz sanat dalları arasında, matematik temelli olduğu için bir tek müziğe yer vermişti. Çok daha fazla tartışmaya yol açan sınıflandırması ise sanatların gerçeklikle ilişkisi bakımındandı: gerçeklikten yararlanan sanatlar, yeni bir gerçeklik yaratan sanatlar ve gerçekliği taklit eden sanatlar olmak üzere üç sınıfa ayırmıştı. Burada temele alınan üreticilik ve mimesis/taklitçilik kavramlarıydı. Platon'a göre sanat yapıtı bir mimesis olduğu için, taklit ettiği objesinden daha aşağı bir değerdeydi. Asıl gerçek varlıklar olan idealar zihinsel alandaydı ve bu dünyadaki nesneler, ideaların birer taklidi, gölgesiydi. Bu kopya dünya, varlık bakımından ikinci sıradaydı. Mimesis olarak sanat yapıtı ise, ikinci sıradaki bu nesnelerin bir taklidi, bir kopyası olarak düşünüyordu. Örneğin, bir sedirin resmini yapan bir ressamın üretimini, zaten taklit olan şeyin taklidi olarak görüyordu. Bu durumda sırasıyla tanrı, marangoz ve ressam üç sedir türünün üç ustasıydı. Platon’un taklit kuramı esasında Herakleitos’a dayanıyordu. Herakleitos (M.Ö 535-475) da, sanatın, doğanın bir taklidi olduğunu şöyle ifade ediyordu: "Sanat da bunu (karşıtların birleşmesini), besbelli, doğanın taklidiyle başarır". Antik dönemin en ünlü bir diğer filozofu olan Aristoteles‘in (M.Ö. 384-322) sanat sınıflandırması ise Platon’dan biraz farklıydı. O, sanatları doğayı temel alarak sınıflandırdı. Sanatları, doğayı tamamlayan ve doğayı taklit eden sanatlar olarak iki kategori oluşturdu. Bugün güzel sanatlar olarak kabul ettiğimiz resim, heykel ve şiiri ‘taklitçi sanatlar’ olarak adlandırdı. Bu sanatlar, güzelliğe ve duyguları ifade etmeye değil; gerçekliği taklit etmeye eğilimli oldukları için onları diğer sanatlardan ayırdı. Ancak Aristoteles ve Platon’un bu sınıflandırmaları bilinen ilk sınıflandırmalar değildir. Sınıflandırmaların ilki yine Antik Yunan filozoflarından sofistlere (M.Ö. 5. ve 4. yy) aitti. Sofistler sanatı faydaya ve zevke yönelik olmak üzere iki sınıfa ayırmıştı: diğer bir deyişle sanatlar arasında yaptıkları ayrım yaşam için ya da eğlence için gerekli olmasına bağlı olarak yapılmıştı. Buna göre mimari, yaşam için faydalı; resim ise zevke hizmet eden bir sanattı. Sofistler daha sonra bu iki sınıflandırmaya bir başka grup daha ekledi. Bu üçüncü grup; mükemmelliğe hizmet eden sanatlar ve matematik, astronomi gibi bilimleri kapsamaktaydı. Bu grup, sınıflandırmanın en önemli basamağı olarak kabul edilmişti. Antikite’nin bir diğer önemli filozofu olan Çiçero (M.Ö. 106-43) ise sanatları önemine bağlı olarak yüksek, vasat (ortalama) ve düşük olmak üzere üçe ayırıyordu.

         Yüksek Sanatlar (artes maximae): Savaş, Politika

          Vasat Sanatlar (arte mediocres): Felsefe, şiir, oratoryo,

          Düşük Sanatlar (minores): Resim, heykel, müzik.

          Galen’in (M.S 129-216) sınıflandırması ise çok bilinen, yaygın kabul gören bir sınıflandırma oldu ve çok uzun bir dönem etkisini sürdürecek bir sanat algısının temellerini oluşturdu. Galen’den itibaren belirgin özellik, bazı sanatların bayağı/vulger, bazı sanatların ise liberal olarak etiketlenmesiydi. Bu sınıflandırma, sanatların üretim biçimine bağlı olarak yapılmıştı. Fiziksel çabaya dayalı olarak ürün ortaya konduğuna inanılan sanat alanları vulger yani bayağı, aşağı; zihinsellik gerektiren sanatlar ise liberal yani şerefli, üstün sanatlar olarak görülmüştü. Antikitenin çok erken dönemlerinde görülmesine karşın bu sınıflandırmayı kabul eden filozoflardan sadece son dönem filozofların adı bilinmektedir. Bu sınıflandırmaya göre liberal sanatlar; retorik, geometri, aritmetik, astronomi ve müziği kapsıyordu. Galen, resim ve heykeli liberal sanatlar arasında düşünmekten çekindi ama ‘isteyen, bu sanatları liberal sanatlar olarak düşünebilir.’ diye yazdı. İlk olarak Galen’in kullanmış olduğu liberal sanatlar tanımlamasındaki ‘liberal’ terimi, Latince ‘liberalis” teriminden gelir ve sosyal, politik elitler olan “özgür kişilere uygun” anlamında kullanılıyordu. Liberal sanatlarla özgür kişiler olarak kabul edilen asiller ilgileniyordu ve herhangi bir gereksinim, tatmin ya da meslek olmaktansa özgürleşmiş bir zihnin arayışına uygun olan sanatlardı. Liberal sanatlar daha dar bir biçimde felsefe çalışmalarını ya da daha geniş bir kapsamla tüm genel kültürü kapsıyordu. Bu sanatlar entelektüel ve ahlaki bilgeliğe katkı olarak görülüyordu. Liberal sanatların, insan zihnini zevklere düşkünlükten ve cehaletten uzaklaştırdığına ve özgürleştirdiğine ve insan düşüncesini iyiliği, gerçeği, güzelliği kapsayan ideal dünyaya, entelektüel şeylere yükselttiğine inanılıyordu. Diğer taraftan antik dönemde ikinci kategorideki (bayağı) sanatlar, zengin doğanlar için değersiz mesleklerdi. Antik dönem filozoflarının bu kavrayışı daha sonraki dönemlerde de devam etti. Kimi antik dönem filozofları, liberal ve bayağı sanatlara başka gruplar da ekledi. Antikitenin son döneminde Plotinus (M.S 203-270)’un sanat sınıflandırmasında her ne kadar liberal etiketlemesi ile karşılaşmasak da sınıflandırmasının en üst basamağındaki sanatları entelektüel olarak adlandırdığını görüyoruz.  Dolayısıyla Galen’in liberal sanatlara biçtiği işlevi onun da bazı sanatlara yüklediğini görebiliriz. Plotinus’un beşli sanat sınıflandırması şu şekildeydi:

1. Saf entelektüel sanatlar: Geometri, aritmetik, vs.

2. İnsan eylemini geliştiren ve süsleyen sanatlar: Retorik, Politika, Strateji, Ekonomi,

3. Doğaya yardım eden sanatlar: Tıp ve ziraat

4. Fiziksel nesneler üreten sanatlar: Mimari, çömlekçilik, mobilya yapımı, vs.

5.Doğayı taklit eden sanatlar: Resim ve heykel, pandomim, dans,

Plotinus’un bu sınıflamasına bakıldığında sadece Galen’den değil, Platon ve Çiçero’dan da çok etkilendiğini görebiliriz. Nitekim M.S 3. yüzyılda Platon’un öğretileri üzerine biçimlenen Neo-Platonist okulun kurucusu da yine Plotinus’tur. Plotinus da tıpkı Platon gibi betimleyici sanatları mimesis olarak değerlendirdiği için sınıflandırmanın en alt basamağında görüyordu. Martianus Capella (M.S 5. yy) ise, Galen’in liberal sanatlar adlandırmasını geliştirerek yeni bir sanat sınıflandırması oluşturdu:

 Liberal Sanatlar:

  Üçlüler: gramer, retorik, diyalektik

  Dörtlüler: aritmetik, geometri, astronomi, müzik

Capella’nın yedi liberal sanatları arasında yine resim ve heykel sanatları yer alamadı. Buraya kadar yapılan sınıflandırmalarda belirgin özellik; resim ve heykel gibi sanatların, sınıflandırmanın en alt katında yer alması ve taklitle ilişkili olarak algılanmasıydı. Yunanlarla başlayan ve antik dönem boyunca da devam eden sanatları bu biçimde sınıflandırma teşebbüslerinin temelinde, insan üretimini değerlendirirken estetik kavrayışın merkeze alınmaması yatmaktaydı. Capella’nın sanat sınıflaması biraz değişmiş olarak Ortaçağda da geçerli oldu. Sanatın kapsamı oldukça genişti ve beceri gerektiren her şey sanat olarak kabul edildi. Bayağı sanatlar olarak tanımlanan ikinci kategori mekanik sanatlar olarak değişti. Bu sınıflandırmayı savunanların başında St. Victorlu Hugh (1096-1144) vardı. Hugh’a göre nasıl ki yedi liberal sanat varsa yedi tane de mekanik sanat olmalıydı ve mekanik sanatlar; dokumacılık, maden işlemeciliği, tarım, avcılık, teçhizat (silah yapımcılığı, dövmecilik, mimarlık) hekimlik, sahne sanatlarını (güreş, dans, destan okumaları, kukla oyunları) kapsıyordu. Ona göre, Tanrı liberal sanatları insan cehaletinin ilacı, mekanik sanatları da fiziksel zayıflığın ilacı olarak verdi. Sanat, güzellikle ilgili olmayan ve genel faydalı bir ustalık/yetenek anlamına geliyordu. Yine, entelektüel bilginin araçları olarak kabul edilen liberal sanatlar, entelektüellerin ve okuryazarların; yani üst tabakadaki özgür bireylerin meşgul olabileceği değerdeydi. Çömlekçilik ve mobilya yapımı gibi zanaatlar ise bayağı sanatlar olarak görülmekteydi. Çünkü günlük pratik yaşama yönelik yarar sağlayan işler, bayağı olarak algılanıyordu. Hugh’un bu sınıflandırmasına baktığımızda Ortaçağ sanat algısının en temel özelliğinin, resim ve heykel alanlarının sanat kategorisinde ele alınmaması olduğunu görüyoruz.

Görüldüğü gibi Galen temelli sınıflandırmalarda resim, heykel gibi güzel sanatlar olarak kabul ettiğimiz sanatların liberal olarak kabul edilen sanatların arasına ya da sanatlar hiyerarşisinin üst basamaklarına alınmadı. Ortaçağın sanat algısının temsili olan St. Victorlu Hugh ise resim ve heykeli mekanik sanatlar arasına dahi kabul etmedi. Sanatın gelişim sürecinde çok önemli bir dönem olarak kabul ettiğimiz Rönesans döneminde, resim ve heykel sanatlarının algılanmasına ilişkin değişimler gerçekleşti ama bu sanatların statüsünde tam anlamıyla yerleşik bir gelişme olduğu söylenemez. Ancak, kabul edilmelidir ki bu alanların sanatlar hiyerarşisindeki yeri Ortaçağda olduğundan daha iyi bir durumdaydı. Çünkü hümanistler resim ve heykeli dokumacılık, maden işlemeciliği gibi bugün zanaat olarak kabul edilen uğraşlarla aynı statüde kabul ediyordu. Dolayısıyla Rönesans döneminde yaygın olan sanat sınıflandırması aşağıdaki gibiydi:

1. Liberal Sanatlar

  Üçlüler: Gramer, retorik, diyalektik

  Dörtlüler: Aritmetik, geometri, astronomi, müzik

  Studio Humanitatis: Şiir, tarih, ahlak felsefesi.

2. Mekanik Sanatlar: Resim, heykel, dokumacılık, maden işlemeciliği, tarım, avcılık, teçhizat, hekimlik, sahne sanatları.

 

Aydınlanma çağının önemli filozoflarından biri olan Denis Diderot (1713-1784), sanatların bu şekilde sınıflandırılmasını şöyle açıklıyordu: “Ürünleri incelendiğinde, sanatların bazılarının elden çok zihinsel etkinliğe ve karşıt olarak bazılarının da zihinden çok el ve kol çalışmasına bağlı olduğu görülür. Bazı sanatların öteki sanatlardan üstün tutulması ve yine sanatların, liberal sanatlar ve mekanik sanatlar olarak bölünmesinin kökeni, bir bakıma, işte buradadır.” Ancak, bugün bizim, resim ve heykel başta olmak üzere, güzel sanatlar olarak adlandırdığımız sanatların mekanik sanatlar kategorisinde düşünülmesi Rönesans sanatçısının yetinebileceği bir durum değildi. Çünkü Alberti, Leonardo da Vinci gibi düşünür sanatçılar sanat eserinin yaratıcı zihnin görsel kayıtları olduğu görüşünü yaygınlaştırmaya çalışıyordu. Bu kavrayış sanatın sınıflandırmada zanaatçılık standartlarıyla yargılanmaması gerektiği anlamına geliyordu. Ne de olsa başta Leonardo da Vinci ve Dürer’in yer aldığı bu yüzyılın sanatçılarının okur-yazar olmanın ötesinde entelektüel bir kimliğe ulaştığını, bilimle uğraşan yönlerinin çok güçlü olduğunu;  şiir, biyografi ve bilimsel incelemeler yazdıklarını, tasarımlara odaklandıklarını biliyoruz. Dolayısıyla, sanatlar sınıflandırmasında şiirin yer aldığı Studio Humanitatis basamağında yer almaları gerekiyordu. 16. yüzyılda Vasari, arti del disegno (tasarım sanatları) terimini kullandı. Bu terim ve algılama biçimi; resim, heykel ve mimari sanatlarının tasarıma dayalı, yani elden çok yaratıcı zihnin ürünü olarak kabul edildiğinin göstergesiydi. Bu kavrayış sanatçıların zanaatla olan bağlarını koparmaya başlamasına neden oldu.

Görüldüğü gibi Antik dönemlerden itibaren, sanatın kapsamı öylesine genişti ki kurallara göre yapılan bütün işler sanat olarak kabul ediliyordu. Sanat sadece resim, şiir, heykel, müzik gibi alanları değil; erdem, doğruluk, eylem ve düşünceyi de kapsıyordu. Bunun yanında, sanat sadece estetik güzellikle değil moral güzellikle ilişkili olarak da düşünülüyordu. Bugün sanat olarak kabul ettiğimiz alanlardan bir kısmı dışında, zanaatçılar ve bilim adamlarının uğraşları da sanat olarak kabul ediliyordu. Bütün bu alanlar sanat olarak kabul edilmesine karşın tüm alanlara eşit derecede değer verilmemekteydi. Bütün bu dönemler boyunca bugün modern anlamda kullandığımız bir sanat kavramı yoktu. Ortaçağ düşüncesine göre, kurallar belirli bir ürünün doğru biçimde üretilmesini sağlamaktaydı. Bu düşünceye bağlı olarak neyin estetik haz verdiği neyin kullanıma yönelik olduğu ayırt edici değildi. Günümüzde kullandığımız güzel sanatlar fikri de oluşmamıştı. 18. yüzyıl, bu bağlamda, dönüm noktası oldu. Bu yüzyılda sanat sınıflandırmalarına artık yeni bir kategori eklendi. Bir retorik profesörü olan Charles Batteux (1713-1780), 1746 yılında Les beaux arts réduit à un même principe (Tek bir ilkeye indirgenmiş güzel sanatlar) adlı kitabında beaux-arts (güzel sanatlar) terimini kullandı. Batteux’ye göre güzel sanatlar, deha ve beğeni temelli olduğu için diğer sanatlardan ayrılıyordu. Dehayı, güzel doğayı taklit etme kapasitesi; beğeniyi ise güzel doğanın ne ölçüde taklit edildiğini takdir etme olarak kabul etti. Les beaux arts réduit à un même principe adlı kitabında Batteux, sanatları üç kategoriye ayırdı:

1. Beaux arts (güzel sanatlar)

2.  Mekanik sanatlar (zanaatlar)

3. Karışık Sanatlar

Batteux’ye göre bunlardan birinci kategorideki sanatlar, öncelikle haz vermeye hizmet eden sanatlardı. Resim, heykel, şiir, müzik ve dans mükemmel güzel sanatlardı. İkinci kategorideki sanatlar insanın gereksinimlerini sağlamayı hedefleyen sanatlardı. Batteux, bu sanatların, doğayı taklit ederek haz oluşturduğuna inanıyordu. Üçüncü kategoride yer alanlar hem kullanıma ve hem de haz vermeye yönelik olan sanatlara dâhil edilebilecek sanatlardı. Retorik, mimari bu kategoride yer alıyordu. Batteux, bu sanatların güzel sanatlarla olan ilişkisini şöyle açıklıyordu: “Onlar (Mimari ve retorik), ortaya çıkışlarını öncelikle gereksinime borçludur ama hoş süslemelerle nasıl örtüneceklerini bildikleri için güzel sanatlar olarak adlandırdığımız sanatların yanında yer aldılar”.  18. yüzyılın sonunda artık güzel sanatlar terimi tam anlamıyla yerleşti ve önce bayağı olarak görülen sonra da zanaat statüsüne yükselebilen resim, heykel, şiir, müzik, dans, tiyatro ve mimari; deha ve beğeni kavramlarıyla ilişkili olan güzel sanatların kapsamındaki birincil sanatlar statüsünde yer aldı ve artık güzel sanatlar sistemi inşa edildi. Batteux’nün güzel sanatlar sınıflaması daha sonra da etkili oldu. Örneğin Oxford Sanat Sözlüğü’nün 1997 baskısında da ‘güzel sanatlar’ terimi, faydaya yönelik olmayan sanatlar olarak açıklandı ve Batteux’nün üçlü sanat sınıflandırması alıntılandı. Bütün bu değişimler sonucunda, 19. yüzyılda güzel sanatlar zanaattan, sanatçı ise zanaatçıdan kesin olarak ayrıldı.

 

 

 

 


Kaynaklar:

Diderot, D ve D’Alembert, J.R. (1996). Ansiklopedi ya da Bilimler, Sanatlar ve Zanaatlar Açıklamalı Sözlüğü. (çev. Selahattin Hilav). İstanbul: YKY, s. 257

Haakonssen, Knud (2006), The Cambridge History of Eighteenth-Century Philosophy, New York: Cambridge University Press. S. Haakonssen, Knud (2006), The Cambridge History of Eighteenth-Century Philosophy, New York: Cambridge University Press. s. 517

Janson, Horst Woldemar ve Janson, Anthony F. (2003), History of Art: The Western Tradition, New Jersey: Prentice Hill PTR.

Pocios, Gerald L. (1995). Art. The Journal of American Culture. Vol.108. no:430. 413-431. S. 415

Shiner, L. (2004). Sanatın İcadı, Bir Kültür Tarihi (Çev. İsmail Türkmen). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. S. 64.

Soykan, Ö. N. (1992). Sanatın Neliği - Sanatçının Kimliği Sorunu: Il. Mimesis-Mimetes, Felsefe Dünyası, 3 . s. 22-42.

Tatarkiewicz, W. (1963). Clasifications of Arts in Antiquity. Journal of  the History Ideas. 24, 2, 231-240

Tatarkiewicz, W. Harrell, J., Barrett, C, Petsch, D (2005), History of Aesthetics, New York: Continuum International Publishing Group. s. 311

Torres, Louis ve Kamhi, Michelle Marder (2000), What Art is: The Esthetic Theory of Ayn Rand, Illinonis: Open Court Publishing. s. .191-192

Whitney, E.H (1990), Paradise Restored: The Mechanical Arts from Antiquity Through the Thirteenth, American Philisophical Society. S. 68.

Ayrıca Benzer Bir Çalışma İçin Bkz. Keser, İ. ve Keser, N. (2008), Sanatsal Altınçağ Miti ve Sanatçının Sosyal Konumu, Sanat Yazıları,  18. s. 113-124.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 2013 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler