1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sussak Daha mı İyi?
Sussak Daha mı İyi?

Sussak Daha mı İyi?

Geride bıraktığımız hafta sonunu, Schopenhauer’in Eristik Diyalektik’ini (Haklı Çıkma Sanatı’nı) okuyarak geçirdim. Kitap, daha ilk cümlesinden, Kıbrıslı Türklerin hâllerini getirdi aklıma. Şöyle başlıyor Schopenhauer eserine: “Eri

A+A-

 

 

Geride bıraktığımız hafta sonunu, Schopenhauer’in Eristik Diyalektik’ini (Haklı Çıkma Sanatı’nı) okuyarak geçirdim. Kitap, daha ilk cümlesinden, Kıbrıslı Türklerin hâllerini getirdi aklıma. Şöyle başlıyor Schopenhauer eserine: “Eristik diyalektik tartışma sanatıdır, mutlaka haklı çıkmak amacıyla tartışma sanatı; yani per fas et nefas (hem haklıyken hem de haksızken)”.[1]

Sosyal medyadaki tartışmalara hemen hemen hiç katılmadım bugüne kadar. Ama zaman zaman onları izledim. İzledikçe, katılmamakla son derece hayırlı bir iş yaptığıma karar verdim her defasında. İnsanların, objektif olarak en haksız oldukları durumlarda dahi, Schopenhauer’in kitabında anlattığı hilelerden[2] birçoğuna başvurmak suretiyle, rakiplerini alaşağı etmek için harcadıkları zamana mı, yalnızca karşılarındakilere değil, kendilerine de, yalan ya da yanlış olanı kabul ettirmek için sarf ettikleri olağanüstü enerjiye mi yanayım bilemedim.

İtiraf etmek gerekir ki yazarın kitabının ilk cümlesinde sözünü ettiği sanatın en önde gelen icracıları arasında yer alıyor sosyal medyada at koşturan Kıbrıslı Türklerden bazıları. Memleket meselelerinin, hiçbir sınır tanımadan, fütursuzca tartışıldığı bu ortam, ilk bakışta son derece demokratik, hatta verimli bulunabilir. Ama bu konu üzerinde biraz daha fazla kafa yorulursa, bu tartışmaların pek çoğundan verim almanın aslında hiç de mümkün olmadığı kavranacaktır. Tabii bu biraz da nasıl bir verim arayışı içerisinde olunduğuna bağlıdır. Eğer beklentiniz, karşı tarafı aşağılamak, yenmek, (hadi biraz daha kabul edilebilir bir tabir kullanalım) “ikna etmek” ise, bir biçimde böyle ya da buna benzer bir sonuca varmak mümkündür elbette. Ama hedeflenen, eşit koşullarda, belli ilkelere sadakat göstererek ve muhalifinize saygı duyarak görüş alış verişinde bulunmak, diyaloğa girmek ve bu diyaloğun sonunda “gerçek”i ya da “doğru”yu ortaya çıkarmak ise, bu hedefe ulaşmak hemen hemen imkânsızdır. Çünkü burada, tam da Schopenhauer’in sözünü ettiği eristik diyalektikin işleyişi söz konusudur. İcra edilen, mutlaka haklı çıkmak için tartışma sanatıdır bu ortamda. Böyle bir tartışmanın amacı, “gerçek”i ya da “doğru”yu bulmak değil, ne pahasına olursa olsun haklı çıkmaktır. Kitabının bir başka kısmında, kılıç ustalarına benzetir yazar bu tip tartışmacıları. “Bir kılıç ustası dövüşürken düelloya yol açan olayda kimin haklı olduğuyla ilgilenmez, tek dikkat ettiği şey, hamle yapıp isabet ettirmek ve hasmının hamlesini savuşturmaktır. Diyalektikte de aynen böyledir” der.[3]

İşin kötüsü, bizim tartışmalarımızın, yalnızca sosyal medyada değil, günlük hayat içerisinde de böyle gerçekleşiyor olmasıdır. Kahvehanede, meyhanede, toplantılarda ve belki de özellikle Meclis’te yapılan tartışmalar, “gerçek”i veya “doğru”yu bulmak ya da öğrenmek için yapılmaz bu ülkede. Tartışmacının amacı, ne kadar çok şey bildiğini ortaya koymaktan ve sonuç itibarıyla karşısındakini yenerek, haklı çıkmaktan ibarettir.

Bu bağlamda, beni ilk başlarda güldüren ama son zamanlarda düşündüren ve umutsuzluğa gark eden, çok karşılaştığım cümle başlangıçlarından biri şudur: “Geçen gün televizyonda izledim seni (ya da geçen gün yazını okudum). Çok doğru şeyler söyledin AMA...”. Bu cümle, hemen her zaman, karşınızdakinin size, televizyonda konuşan, gazetede yazan siz olmanıza karşın, sizin de bilmediğiniz ve onun çok iyi bildiği birtakım sırlar bulunduğunu söylemesiyle ve sizi tamamen susturup, bu sırları anlatmaya başlamasıyla devam eder. Aslında, size yönelik iltifata benzer bir şeyle başlar “diyalog” ama sonradan sizin ne kadar cahil olduğunuzun ima edilmesiyle gelişir. Dahası, siz gaflet ve dalalet içinde bulunup bir tartışmaya girerseniz muhatabınızla, o, başta size iltifat ettiğini falan unutup, sizi yenmek, mağlup etmek, haklı çıkmak için her yola (çoğu zaman türlü hileye) başvurmaya başlar.

İlk başlarda gaflet ve dalalet içinde bulunduğum çok olmuştur bu tip “diyalog”larda ama yavaş yavaş bu toplumda yaşamayı öğrenmeye başlıyorum. Şimdi, “konuşmanı (ya da yazını) çok beğendim” diye başlayan “sohbet”ler sevindirmiyor, hatta tedirgin ediyor beni. Becerebilirsem, “çok teşekkürler” falan deyip sıvışmaya çalışıyorum ortamdan. Beceremediysem bunu, susuyorum. Karşımdaki anlatıyor, ben dinler gibi yapıp başka şeyler düşünüyorum. Zaman ve enerji harcamaktan korkarak, hani bilgisayarlar gibi, hemen tasarruf moduna alıyorum kendimi. “Sin da gülle geçsin” diyorum ve mümkünse sabırla bekliyorum. Bunu her zaman başardığım söylenemez tabii. Bazen unutuyorum bildiklerimi, gaflet ve dalalete düşüp, kaptırıyorum ve sonuçta tel tel olmuş sinirlerle, “doğru”dan, “gerçek”ten falan vazgeçip, karşımdakinin mutlak haklılığını kabul ederek, evime dönüyorum.

Sanırım Eristik Diyalektik’i okuduktan sonra artık daha donanımlıyım bu konuda. Umarım daha az düşeceğim gaflete ve dalalete; susmayı daha fazla becerebileceğim. Gerçeği ve doğruyu bulmak için susmak ve mümkün olduğunca yalnız kalıp okumak, tartışmaktan daha yararlı bu toplumda. En azından, buralarda birileri, prensipleri reddederek[4], karşısındakini eşit kabul etmeden, ona saygı duymadan, bazı durumlarda bilmediğini kabullenmenin erdem olduğunun farkına varmadan tartışmanın manasızlığını anlayana kadar!        

 

 

 



[1] Arthur Schopenhauer, Eristik Diyalektik (Haklı Çıkma Sanatı), çev. Ülkü Hıncal, İstanbul, Sel Yayınları, 2012,  s. 5.

[2] Yazar, ne olursa olsun haklı çıkmak için tartışanların başvurabilecekleri hileleri, tek tek, örnekler vererek açıklar. Bunların ortaya konulmasının, “hem kendimiz kullanmak hem de bize karşı kullanıldıklarında bunu boşa çıkarmak” açısından önemli olduğunu söyler.  Schopenhauer, Eristik Diyalektik, s. 15.

Schopenhauer’in sözünü ettiği hileler için bkz. Schopenhauer, Eristik Diyalektik, s. 19-75.

[3] Schopenhauer, Eristik Diyalektik, s. 13.

[4] “Contra negantem principia non est disputandum (prensipleri reddeden biriyle tartışılamaz)” der Schopenhauer. Bkz. Schopenhauer, Eristik Diyalektik, s. 18.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 977 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler