1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. SURLARİÇİ’NDE BİRKAÇ SAAT…
SURLARİÇİ’NDE BİRKAÇ SAAT…

SURLARİÇİ’NDE BİRKAÇ SAAT…

Tayfun Çağra: Bir öğle üzeri Lefkoşa’nın Surlariçi’ni dolaştık. Okulların da tatil saati olduğu için sokaklarda mutlaka ki o sokakları oyun alanı olarak mesken edinmiş çocukları görecektik.

A+A-

 

Tayfun Çağra

 

Bir öğle üzeri Lefkoşa’nın Surlariçi’ni dolaştık. Okulların da tatil saati olduğu için sokaklarda mutlaka ki o sokakları oyun alanı olarak mesken edinmiş çocukları görecektik.

Sosyal Hizmet Uzmanı Barış Başel ve fotoğrafçımız Burçin Aybars’la önce Atatürk İlkokulu önünde durduk. Okulun demir kapısından okulun bekçisi tarafından çıkarılan ve isimlerinin sonradan Nuri, Halit ve Abdulla olduğunu öğrendiğimiz çocuklarla sohbet ettik biraz…

TC Elçiliği’nin yenileyerek güzel bir okul binası ortaya çıkardığı Atatürk İlkokulu’na giden çocuklar, sokakları oyun alanı yapmak durumunda çünkü, okulda oynamaları okul idaresi tarafından yasaklanmış. İdarenin gerekçesi okul camlarının kırılması gibi doğal bir gerekçe…

Çocukların anneleri ev hanımı, babaları ise genelde bir yerde işçi… Bölge genellikle Hatay göçmeni… Bazı çocuklar birkaç aylık gelmişler Ada’ya, bazıları burada doğmuşlar. “Nerelisin?” diye sorulduğunda kimisi Hataylı, kimisi Kıbrıslı olduğunu söylüyor.

Hayalleri var. “İleride ne yapmak istersiniz?” diye sorarsanız, size araba almaktan, bahçeli ev almaktan sözederler. Doğallıkla şimdi özlemini duydukları şeyler onların gelecek tanımlamalarıdır.

Okulun bekçisi Süleyman Atlar da söze giriyor ve Surlariçi’ndeki yaşamdan bahsediyor. İşlerse ve kazanırsa bölge insanının genelde asgari ücret aldığını ama oturduğu eve de 600-700 TL gibi kira verdiğini söylüyor. Çoğuna da ev demeye şahit ister. Hemen yakındaki bir barakayı gösteriyor Atlar ve kirasının 600 TL olduğunu söylerken, birilerinin buna engel olmasını istiyor.

Yolumuza devam ediyor ve Surlariçi’nin başka bir bölgesinde bu kez Arabahmet denilen bölgede dolaşıyoruz…

 


 “Yaramazlık yoksa dayak da yok”

Sosyal Hizmetler Uzmanı Barış Başel’e gezdiğimiz Arabahmet bölgesinden sonra uzmanlığıyla ilgili sorular sorduk. Tecrübelerini aktardı bize Başel;

T.Ç.:Özelde Surlariçi, genelde ‘göçmen’ nüfusu tanımlar mısınız?

B.B.: Yaşadığı bölgeden ayrılmak, yeni bir toprak parçası üzerinde kök salmak, bu büyük değişikliğe uyum sağlamak, yaşama tutunmaya çalışmak ve alıştığı yaşam tarzını, değerler sistemini korumak göç eden her aileyi ciddi anlamda zorlayan koşullardır. Bir arada durmayı başarabilmek, ailenin dağılmaması, çocukların değerler sisteminin dışında yetişmemesi gibi önemli kaygılar ön plana çıkmaktadır.

Ülkemizde bulunan ve Eski Lefkoşa dediğimiz bölgede yaşayan göçmenlerin çoğunluğu ağır beden-kas gücü gerektiren, uzun çalışma saatlerine yayılmış ve sosyal güvencesi olmayan, hastalık riski yüksek, düşük ücretli marjinal işler dediğimiz işlerde çalışan ve yaşam mücadelesi veren kimselerdir. Çoğunluğumuzun oturduğu evlerin inşaatlarında; gün boyu tozlu topraklı ortamlarda, güneş altında duvarları ören, mermerlerini döşeyen, yemek yediğimiz restorantlarda saatlerce ayakta bekleyen ve hizmet edenlerin çoğu bu marjinal işlerde çalışan dezavantajlı göçmen nüfusu temsil etmektedir.

SOSYAL DIŞLANMA

T.Ç.:Yaşam standartları nasıldır?

B.B.:Kıbrıs’ta genel yaşam biçiminden farklı olarak asgari yaşam standardını sağlamakta zorlanan göçmenlerin çoğu özellikle de çocuklar temel bir insan hakkı olan eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşmak konusunda ciddi sıkıntılar yaşamakta ve koruyucu-önleyici tedbirlerden uzak bir yaşam sürdürmektedir. Geçmişte sosyolojik bir terim olarak karşımıza çıkan ancak günümüzde vatandaşlık temeline dayandırılarak sosyo-politik bir kavram haline dönüşen “sosyal dışlanma” yaşayan göçmenlerin yaşamın getireceği sorunlarla baş etmek, kadın ve çocukların karşılaşabileceği şiddet, istismar gibi sosyal risklerden korunabileceği, profesyonel hizmet alabilecekleri sosyal hizmet kurumları bulunmamaktadır. Göçmenlerin Kıbrıs’a uyum sağlamasını kolaylaştıracak entegrasyon politikalarının olmaması gerek yerli nüfusun gerekse gelenlerin birbirini gerçek düzeyde algılamasına  olanak tanımamaktadır. Nasıl olsa gelenler gidecek yaklaşımı ön planda tutulduğundan değişimin ve toplumsal dönüşümün önü tıkanmış fakat buna rağmen aradan yıllar geçmiştir. Gelenlerin çocukları büyümüş, etnik kimlik algıları farklılık kazanmıştır. Şimdi bu çocuklara nerelisin sorusu yöneltildiğinde kendilerini “Kıbrıslı” olarak tanımlamaktadırlar.

ÖFKE ARTIYOR

T.Ç.:Kendilerini topluma adapte edebildiler mi veya edebilirler mi?

B.B.:Bölgede yaşayanların çoğu kendilerini ötekileştirilmiş olarak görmektedir. Aktardıklarım için benim de onları ötekileştirdiğimi düşünenler olabilir. Bu en son yapmamız gereken şeydir. Çünkü  ciddi bir şekilde bu insanların neler yaşadığını oturup konuşmamız ve sorunlarını görmezden gelmemizin toplumu nereye götürdüğünü tartışmamız lazım. Hizmetlerden uzak kalmaları, sadece seçim dönemlerinde akıllara geldikleri, vatandaşlık vaadleri ile oyalandıkları, işverenlerin bazıları tarafından sigortaları yatırılmadığı için bir nevi emek sömürüsüne uğramaları nedeni ile her geçen gün sisteme karşı dirençleri güçlenmekte ve öfkeleri çoğalmaktadır. Milli gelir içerisinde büyük payları olmasına karşılık kendi emeklerinin karşılığını alamadıkları için daha kapalı bir alt kültür haline dönüşmektedirler. Çoğunluğu geldikten bir süre sonra iş imkanı çok diye diğer akrabalarının gelmesine öncülük etmiş ve gündelik sosyal yaşam içerisinde yine bu yakın akrabalarla görüşmektedirler. Özellikle kayıt dışı olanlar büyük bir huzursuzluk ve belirsizlik içerisinde yaşamlarını sürdürmekte, her kapı çalındığında sınır dışı edileceğiz korkusu yaşamaktadırlar. Hayat koşullarının getirdiği gerginlik bazen çocuklar üzerinden gideriliyor. Sorduğunuzda bir yetişkinin bağırması ve dayak yemek yaramazlığın sonucudur. Küçük bir çocuk için yaramazlık gibi soyut kalan bir kavrama bile neden gösterebilme yeteneğini geliştirmiştir kimi göçmen çocuklar. Yaramazlık yapmazsanız dayak da yoktur.    

“SALGINDA GÜNDEM OLURLAR”

T.Ç.:Yaşam tarzları nedir? Çelişkileri nelerdir?

B.B.:Çocuklar göç edilen yere daha kolay uyum sağladıkları için farklı bir yaşam tarzı seçmeye yönelse bile ebeveynlerinin değerlerine sıkı sıkıya tutunmak istemelerinden dolayı kimi zaman aile içerisinde çatışma ortamı oluşabilmektedir. Örneğin Ali Usta’nın oğlu Osman küpe takamaz, babası için ölümle eşdeğer bir durumdur bu ama Osman küpe takmazsa veya dövme yaptırmazsa arkadaşları tarafından kabul göremez, kendini o gruba ait hissdemez. Ayşe de diğer yaşıtları gibi Dereboyu’na gidip arkadaşları ile dolaşmak isteyebilir ancak evde anneye yardım etmesi gerekmektedir. Ayşe ve Osman da pahalı marka lastik ayakkabılar giymek, birer laptop sahibi olmak isterler ama eve giren düşük ücret ve çocuk sayısının fazla olması gibi nedenlerle bu hayallerine ulaşmaları zordur. Oyun oynayacak bir alanları yoktur, bütün mahalle bir oyun parkıdır onlar için. Sinema, tiyatro gibi imkanları olmasa da kendi sanat anlayışlarını geliştirmiştirler. Her çocuk gibi onların da hayalleri vardır ve bu düşler kimi zaman kaderci, bazen de öfke dolu bir yaklaşımla semtteki bazı duvar yazılarına ya da gençlerin yazdığı rap tarzı şarkı sözlerine  yansıyabilmektedir. Çocukların hangi ilköğretim okuluna başlayacakları sonrasında hangi orta okula devam edecekleri önceden bellidir. Kast sistemi gibi bir yapının mevcut olması nedeni ile bu döngüyü kırmak zordur. Hatta hiç bir ilgili bakan onların okuduğu okulları ziyaret etmemiştir. Salgın hastalık riski, krizler yaşandığı zaman gündeme gelir bu okullar. Ve çoğunlukla bu çocukların yaşamlarını sürdürmeye çalıştıkları koşullar konu edilmez sadece mağdur, kurban ya da bir olayın faili oldukları zaman manşetlerde yer alırlar. Kurban olmuşlarsa suçluları ararız, bize verin; geliştiremediğimiz adalet duygumuzla biz cezasını verelim deriz. Olayın faili  ise korku ve öfke besleriz. Ellerinden tutmaz, başlarını okşamaz, ne yeyip ne içtiklerini düşünmeyiz. Çok azımız hepimizin bu çocuklardan sorumlu olduğunu bağırırız.

 

 


 

 

Öfkeli kadın Hüseyin’i kovalıyor

Karşıdan bir çocuk koşa koşa üzerimize doğru geliyor… Korku içinde… Arkasından bir kadın çıplak ayakla onu yakalamaya çalışıyor. Kadın bizi görünce “yakalayın o çocuğu, bırakmayın, kaçmasın” diye bağırıyor… Biz çocuğun önünü kesiyoruz ama kadına teslim etmek için değil korumak amaçlı… Onu arkamıza saklıyoruz. Kadın oldukça öfkeli… Yanımıza geliyor. Çocuğu dövmeye çalışıyor. Boğazına sarılıyor, engel oluyoruz, bir taraftan da olayın ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

POLİS VE BELEDİYE

Kadının bağıra bağıra anlattığına göre çocuk bir köpeği kovalıyor, arkasından koşturuyormuş. Köpek de kadının küçük çocuğu üzerinden atlamış. Çocuk da kadın da çok korkmuş. Bunu yaratmakla sorumlu tuttuğu çocuğu biz olmasak neredeyse dağıtacak. Çocuğun korkudan ağlaması bitmiyor. Bir taraftan kadını, diğer taraftan çocuğu yatıştırmaya çalışıyoruz. Mahalle sakinleri de toplandı. Kadın ille de köpeğin sahibi çocuk diye suçlamaya devam ediyor. Çocuk, korkuyla “benim değil” diyor.

Sonunda polis arıyor mahalleli, köpeği yakalatmak için… Polis de belediyeyi aramalarını istiyor. Ama daha önce de aramışlar köpekler için belediyeyi ancak ilgilenen olmamış, onun için de aramadılar. Mahalleli ne yapacaklarını düşünüp, kendi aralarında bazı hesaplar yaparlarken biz fırsattan istifade çocuğu kaçırıyoruz oradan…

KÖPEKLERİ KORUMAK İÇİN POLİS OLMAK

Korkudan duvarın dibine bıraktığı bisikletini de alarak başka bir sokakta çocuğa su verip içmesini, yüzünü yıkamasını, biraz kendine gelmesini bekliyoruz. Adı Hüseyin’miş. Arabahmet İlkoklu’nda 5. sınıfta okuyor. 6 kardeşler… İki abisi sabahları okulda, öğleden sonra da çalışıyorlarmış. Büyüyünce polis olmak istiyormuş. Neden “polis” diye soruyorum. Köpekleri korumak için diyor. Halbuki az önce başı bir köpek yüzünden derde girmişti ama yanıtını hiç beklemeden vermişti. “Köpekleri korumak için…” “Bunun için polis olmaya gerek yok ki… Veteriner olursun, onları iyileştirirsin, başak bir meslekte olursun, onlara yine yardım edersin” diyorum ama Hüseyin ille de polis olmak istiyormuş. Barış Başel, çocuklara sorduğu sorularla aile hayatlarını, varsa şiddeti öğrenmeye çalışıyor.  Çocukların verdiği yanıtlarda şiddetin ‘normal’ olduğu gibi yanıtlar alıyoruz.

Az sonra yanımıza Hüseyin’in okuldan arkadaşları, bir sınıf küçükleri Ömer ve Doğukan geliyor. Futbol antrenmanına gidiyorlar. Onlar bizden, biz onlardan bilgiler alıyoruz. Onlar antrenmana, Hüseyin bisikletiyle güvenli bir şekilde herhalde! evine gidiyor. Evlerin önünde, sokaklara bakan cephelerde asılı çamaşırlarla dolu sokaklardan geçip Surlariçi turumuzu bitiriyoruz o gün… Köpek olayı dışında o gün için çok hareketli değildi! Surlariçi…. 

 

Fotoğraflar: Burçin Aybars

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1239 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler