1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Surlariçi Çocukları 3
Surlariçi Çocukları 3

Surlariçi Çocukları 3

CELAL ÖZKIZAN: Son durağımız, iki kardeş olan Ömer’in ve Özge’nin evi. Birazdan bize üç kardeş olan Hasan, Hüseyin ve Zeynep de katılacak

A+A-

Surlariçi Çocukları 3

 

* Bu yazı, Bağımsız Medya Merkezi’nin İnternet adresinde (www.medyamerkezi.org)  5 Temmuz 2011’de yayımlanmıştır.

 

Celal Özkızan

celalozkizan@yahoo.com

 

 

 

Kapı

Son durağımız, iki kardeş olan Ömer’in ve Özge’nin evi. Birazdan bize üç kardeş olan Hasan, Hüseyin ve Zeynep de katılacak.

 

Evin giriş kapısı açık. Dışarıdan bakılınca, tabanı taş döşeli geniş bir hol görünüyor. Holün ötesinde başka bir oda –muhtemelen oturma odası– ve onun kapısı da açık. “Eskiden kapılarımızı kapamaya ihtiyaç bile duymazdık, kilit yoktu üzerinde kapılarımızın” serzenişini sık sık duymaya başladığım geliyor aklıma. Kiminin kapattığı kapılar, kimisinde açık kalıyor. Bir güven duygusu mu bu, yoksa zaten kaybedecek bir şeyi olmayışın boş vermişliği mi? Yok oluş tehdidi kaplarken ülkemin semalarını, var oluşun kapılarını açık tutmaya çalışıyoruz toplum olarak. Kişisel kapılarımız kapalı artık belki, ama toplumsal var oluşun kapılarını elimizden geldiğince açık tutuyoruz. Böylesi daha iyi belki de. Yaşanan olayların ve toplumsal gelişmelerin iyi taraflarına da bakabilmeliyiz aslında. Son zamanlarda yaşanan olaylar belki bu adaya emek ve gönül vermiş pek çok insanın kapılarını kapamasına, kapılarına kilit vurmasına sebep oldu; ama öte yandan son zamanlarda yaşananlar, 1974’ten beridir çok az kez hatırladığımız şeyleri, toplumsal dayanışmayı, başkalarının mücadelesini de paylaşmayı, başkalarının adına üzülmeyi, bu toprakların geleceği adına kafa yorup ter dökmeyi, kolektif bir şekilde hareket etmeyi hatırlattı bize. Bireyselciliğin hüküm sürdüğü, bana dokunmayan yılanların cirit attığı bu adada, artık “birliktelik”, “dayanışma” ve “ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganlarını yükseltebiliyoruz... Çocukların odak noktası olduğu bir yazıda, mevcut toplumsal koşullara değinmek biraz şaşırtıcı ve hatta rahatsız edici olabilir; ama çocuğu, yaşadığı toplumdan kopartamazsınız… Tankın önünde duran Filistinli çocuk, elinde taş Kürt çocuk, Tayland’da para karşılığı etini satmaya zorlanan kız çocuğu, Çin’de karanlık ve oksijensiz fabrikada günde 16 saat çalışan çocuk,  Afrika’da açlıktan ölen çocuk...

 

Ömer’in ve Özge’nin annesi görünüyor oturma odasından belli belirsiz, sesleniyoruz; sonra çocuklar çıkıyor odadan ve çocuklarla birlikte, evin önüne, soğuk taşların üzerine oturuyoruz. Neyse ki Ömer’in ve Özge’nin annesi imdadımıza yetişip “zahmete gerek yok” tevazularımız eşliğinde altımıza seriyor kilimi. Ömer özgüveni yüksek bir çocuk; hayatta ne yapması gerektiğinden emin ve o gerekliliği yerine getirmek için kararlı bir şekilde yaşayan bir görüntüsü var. İlkokul üçüncü sınıfı henüz bitirdi ve geleceğini şekillendirmek konusunda da hiçbir sıkıntısı yokmuş gibi duruyor. Asker olacak, hem de komutan. Bir çocuk ve komutanlık hayali... Ömer taş koleksiyonu yapıyor, bir de benim hiç beceremediğim bir şeyi: İki parmağını ağzına sokup ıslık çalmayı... Hayatında birçok kez Türkiye’ye gitmiş, Türkiye’de akrabaları var. Anlaşılan Surlariçi Çocukları, Surlariçi ve Türkiye arasında gidip geliyorlar. Kıbrıs onlar için Surlariçi’nden ibaret. Aramıza almak istemiyoruz onları ne de olsa; çünkü “biz”den değiller, “biz”e benzemiyorlar. Onları, Surlariçi ve Türkiye arasındaki gidiş gelişlere hapsediyoruz. Onları aramıza almadan, “biz”i onlara sunmadan yaşıyoruz. Sonra da onları “biz” gibi olamadıkları için suçluyoruz. Dondurmayı güneşin altına bırakıp, sonra da onu erimekle suçlamak gibi... Gettolaştıkça “biz” olmayanlar, aslında biz kendi insanlığımızı gettolaştırıyoruz... Ömer, çok güzel resim çiziyor, bir de çok güzel futbol oynuyor ama Beşiktaşlı olmasına rağmen Fenerbahçe’nin Kıbrıs’taki altyapısına girmiş, birazdan da antrenmana gidecek. Kolundaki sahte dövmesini tutku ile gösteriyor bize.

 

         Özge’nin de bir dövmesi var, dövme cipsten çıkmış. Özge’nin ayrıca altın olduklarını iddia ettiği bileziği ve yüzüğü de var. Diğer çocuklarınkilere nispeten daha varlıklı bir aileleri var anlaşılan. Özge de Arabahmet İlkokulu’nda okuyor ve birinci sınıfı tamamlamış. Ortaokula devam edebilmek için ninesinin yanına gideceğini söylüyor bize (Bildiğim kadarı ile Surlariçi’nde sadece bir ilkokul var). Özge büyüyünce öğretmen olmak istiyor. Birazdan bize katılacak olan küçük Zeynep’e karşı sergileyeceği eğitici ve anlayışlı tavır karşısında, gelecekte çok iyi bir öğretmen olabileceğini düşündürecek bana. “Bakkala gidip ekmek al, yemek hazır olacak birazdan” diye sesleniyor annesi Ömer’e. Bu sırada, iki ev ötede, kapının önüne üç çocuk çıkıyor. Çocuklar Ömer ve Özge’nin yakın arkadaşları olduklarından, birazdan yanımızda beliriyorlar.

 

Buralı

Üç çocuk geliyor yanımıza, ama sadece iki tane farklı yüz var karşımızda. Hasan ve Hüseyin ikiz. Sarı saçları ve yeşil gözleri var. Saçları açık parlak renkte; güneş yanığı tutmamış saçlarını anlaşılan. Gözlerinde ise parlak olmayan, kupkuru bir yeşil var. Akdeniz ikliminin renkliliğinden ziyade, kuru ve karanlık bir coğrafyadan gelmişler gibi sanki. Sonradan öğreniyoruz ki Mardin kökenliler. Çocukluğu ile ilk gençlik yılları Mardin’de geçen Murathan Mungan’ın ‘’Ben 50 yıldır çocukluğuma ‘çocuğum’ gibi baktım’’ cümlesi geliyor aklıma hemen. Hasan ve Hüseyin çok ama çok utangaç; ağızlarından çıkan her kelime başına ömürlerinden bir gün eksiliyormuşçasına, hiç denecek kadar az konuşuyorlar. Neyse ki Ömer onları bize anlatıyor biraz biraz. Hasan ve Hüseyin seneye ilkokula başlayacaklarmış. Hüseyin büyüyünce asker, Hasan polis olmak istiyormuş. Surlariçi’nde konuştuğum erkek çocuklarından hiçbiri, askerlik ve polislik dışında bir gelecek hayali söylememişti zaten. Hasan ve Hüseyin ile birlikte de seri tamamlanmış oluyor böylece. Bu arada Ömer kendilerinden bahsederken, Hasan’ın ve Hüseyin’in çillerle kaplı olan yüzleri, manasız ve umursamaz bir ifade takınmaya devam etmekte.

 

Biz zihinlerindeki sözcükleri paylaşmak konusunda Hasan ve Hüseyin’i cömertleştirmeye çalışaduralım, Özge çoktan işe koyulmuş ve resim çizmeye uğraşan Zeynep’e yardımcı oluyor. Dürüstçe de eklemek gerekirse, Zeynep’in resminin çoğunu Özge kendisi çiziyor yardım ayağına. Zeynep sohbet ettiğimiz çocukların en küçüğü. Anaokula bile başlamamış henüz, önümüzdeki dönem başlayacak. Zeynep’in kimlikteki adı Derya imiş ama nedenini bir türlü öğrenemiyoruz. Bu arada Ömer’in annesi bir kez daha sesleniyor arkadan: “Ömer, ekmek!”. Anlaşılan Ömer pek umursamıyor zira Hasan’ın getirdiği futbol topunu alıp yolun yanındaki boş arazide bana meydan okuyor. Karşımda bir çocuk, bende ise alaycı bir özgüven var; ama sonuç hüsran oluyor; zira bacaklarımın arasından yuvarlanarak geçen topa ve yanımdan koşarak geçen çocuğa kederle bakarken ben, kenarda bizi izleyen çocukların kahkaları sahneyi olabildiğince trajik kılıyor…

 

Artık yavaş yavaş ayrılma vakti. Ömer’e ve Özge’ye bakkal yolunda eşlik ederken, sormayı unuttuğum bir soruyu soruyorum hemen: “Siz nerede doğdunuz peki?”. “Burada” diyor Ömer. Ben de burada doğdum, diye geçiriyorum aklımdan, ama benim için “burası” demek, Kıbrıs demek; Ömer için “burası” ise Surlariçi... İkimiz de “buralıyız” ama “oralı” olmuyoruz birbirimizin hislerine, yaşamlarına, varlıklarına...

 

  Son Söz Yerine

Bilinmelidir ki, ülkemizde “nüfus sorunu” diye adlandırılan demografik yozlaşma, sistematik bir sorundur. Tek tek insanlar veya tek tek işlenen suçlar üzerinden yorum yapmak ve ithamlarda bulunmak hem sorunu daha da çetrefilleştirir, hem de bu adada sadece yaşam ve geçim gailesi olan insanları da ötekileştirir. Yukarıda tepinen “fillere” itiraz ve isyan etmeye gücü yetmeyenler, maalesef asimilasyona uğrayan kültürel ve sosyal yapının acısını Türkiye kökenli insanların tümünden çıkarmakta, hiçbir vicdan borcu olmayan “çimenlere” ağır bedeller ödetmektedirler. Henüz fiziksel bir boyuta geçmese de bu bedel ödetme -ki umarız hiçbir zaman geçmez- psikolojik olarak gittikçe yaygınlaşmaya başlamıştır.

 

Çoğu zaman “Bizim sitemimiz sadece suçlu insanlaradır, masum insanlara ya da tüm Türkiye kökenlilere değil” gibi bir savunma mekanizması geliştiririz ırkçılığımızı kamufle etmek için. Hatta insan haklarına ve halkların kardeşliğine en çok önem veren gazetelerimizden birinde bile, bir köşe yazısında “Unutmayalım ki Kıbrıslıtürkler Türkiye’den gelen kaliteli ve doğru insanlara hep kucak açmıştır. Ancak son dönemde taşınan; buranın kültürel yapısına hiç uymayan, bu minicik adanın sosyal huzurunu ve sınırlı kaynaklarını darmadağın eden insan grupları herkesi dehşet içinde bırakmaktadır.” gibi cümleler geçebilmektedir. “Kaliteli” ve “Doğru” insanlık kriterlerini belirlemenin verdiği rahatlık(!) ile insanları keyfince kategorize eden bu anlayış, tüm bir etnik grubu -Kıbrıs’ta yaşayan Türkiye kökenli insanları- zan altında bırakmaktadır.

 

Surlariçi Çocukları’nın seslerine kulak verdiğimizde, onların yaşantılarını daha yakından incelediğimizde, itiraz ve isyanlarımızı yönlendireceğimiz odakları, hepimizin yeniden değerlendirme imkanı olacaktır diye umuyorum.

                                                

SON

 


Not: Surlariçi’ne benimle birlikte giden Nehir Özkızan’a ve yazıdaki eksiklerin ve yanlışların giderilmesi konusunda katkılarda bulunan Mehmet Erdoğan’a yürekten teşekkür…

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 894 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler