1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Surlariçi Çocukları 2- Kirli Eller
Surlariçi Çocukları 2- Kirli Eller

Surlariçi Çocukları 2- Kirli Eller

Celal Özkızan: Ali’yi uzunca bir süre izliyorum. Gözlerinde ve hareketlerinde, daha önce hiçbir çocukta – ne gerçek, ne roman karakteri ne de hayalimde canlandırdığım çocuklarda – olmayan bir şey var

A+A-

Surlariçi Çocukları 2- Kirli Eller

 

* Bu yazı, Bağımsız Medya Merkezi’nin İnternet adresinde (www.medyamerkezi.org)  28 Haziran 2011’de yayımlanmıştır.

 

Celal Özkızan

celalozkizan@yahoo.com

 

 

 

Ali’yi uzunca bir süre izliyorum. Gözlerinde ve hareketlerinde, daha önce hiçbir çocukta – ne gerçek, ne roman karakteri ne de hayalimde canlandırdığım çocuklarda – olmayan bir şey var. Bir karışım, belki imkansız bir karışım... Boyalara atlayan o büyük özgüven ve kararlılığın yanında gözlerinde belli belirsiz bir korkaklık ve çekingenlik var. Bazı insanlar daha özgüvenli bazıları ise daha özgüvensiz doğarlar. Yetiştikleri ve sosyalleştikleri çeşitli süreçler sırasında benliklerinde bulunan özgüven aşınabilir de, büyüyebilir de. İşte Ali, özgüvenin genetik kodlarında bolca işlenmiş olduğu bir çocuk; fakat yetiştiği ortam öylesine aşındırmış ki o özgüveni... Dışavuramıyor benliğindeki cesareti özgürce; hışımla atılırken bile ileriye, temkinli ve titrek elli...

   

‘’Gezmeye gidiyor musunuz hiç?’’ diye soruyorum, ‘’Evet’’ diyor Meral. ‘’Nereye?’’ diye sorduğumda ise ‘’Bakkala’’ diyor. Meral dördüncü sınıfa gidiyor. Surlariçi’ndeki diğer pek çok çocuk gibi o da Arabahmet İlkokulu’nda okuyor. Büyüdüğünde Pamuk Prenses olmak istediğini o kadar güçlü bir şekilde dile getiriyor ki, kendimi yedi cücelerden biri gibi, küçücük hissediyorum karşısında. Sonra boğuk ve hasta bir öksürük sesi geliyor Ali’den. Burnundan aşağıya doğru yavaşça süzülen koyu renkli ve hastalıklı sümüğü, tişörtüne siliyor aldırmaksızın. Benim yüzüm buruşuyor bu sahne karşısında önce. Kirliliği ve hijyensizliği bu denli rahat bir şekilde yaşamaya alışkın olmadığımı fark ediyorum. Sonra aklıma Özdemir Asaf’ın dizeleri geliyor :

 

Kirli eller daha temiz.

Temiz elli

Kirli gönüllerden.

Ne dersiniz ?

 

Caner tam bir fırlama... Kendi içinde taşıdığı enerji çoğu zaman taşıp, etrafındakilerin üzerine ‘’Caner yapma, rahat dur!’’ nidaları ile birlikte taşıyor. Caner hakkında pek bir şey öğrenemiyoruz; zira bizi kaale almıyor pek. Özgür ruhlu bir çocuk ve bunu hissedebilmeniz için elinden geleni yapıyor. Aklına estikçe konuşuyor Caner ve bir anda oturdukları evi tarif etmeye başlıyor. Evin balkonunu gösterip ‘’Bulliler var pistirler’’ diyor. ‘’Bulli’’ kelimesini bırakın bir çocuktan, bir gençten bile duyduğumu hatırlamıyorum uzun zamandır. Bulli Kıbrıs’a özgü bir kelime; ve değerlerimizi ve kültürümüzü yozlaştırmak ile suçladığımız insanların ağzından, bizim artık hiç umursamadığımız kelimelerimizin çıkması aklımı karıştırıyor.

 

İsim Değiştirmek

Ayrılmamız gerektiğini ve diğer çocuklar ile de sohbet etmek istediğimizi söylüyoruz. Caner külüstür bisikletini alıp, bizi arkadaşlarına götürebileceğini söylüyor. Yeni gittiğimiz yer, bir apartman katı. Alçıları düşmüş ve boyası dökülmüş eski bir apartman... Betondan bir ‘’bahçesi’’ var. Caner apartmanın girişinden içeriye doğru sesleniyor ve üç kardeş çıkıyor dışarıya : Serkan, Sultan ve İbrahim.

    

Serkan bizi görür görmez yüzü kıpkırmızı kesiliyor ve can havliyle apartmanın girişine koşuyor. Caner’in çabaları ile zor da olsa Serkan’ı dışarıya çıkarıyoruz. Serkan’ın gözleri, bir ressamın, en önemli eserine attığı en kritik fırça darbesi gibi duruyor. Açık yeşil, yemyeşil, okyanus dibinin yeşili... Nasıl isterseniz öyle adlandırın; ama Serkan’ın bakışları kadar iyi anlatamazsınız onun gözlerini. Sadece gözleri değil, tüm yüzünde kocaman bir utangaçlık ve kocaman bir şefkat duygusu var. Şefkat göstermeye bile utanan güneş yüzlü bir çocuk Serkan. Buğday teni güneş ışığında öyle güzel parlıyor ki, eğer bir masal kahramanı olsaydı Serkan, üzerinde hep bir yağmur bulutuyla dolaşırdı.

 

Serkan bize önce anaokulu bitirdiğini söylese de, bir süre sonra birinci sınıfı bitirdiğini söylüyor. Yaşını kesin bir biçimde öğrenemeyeceğimizi anlayınca, büyüyünce ne olmak istediğini soruyorum, insanları korumak için polis olmak istediğini söylüyor. Sonra aklıma, az önce Caner’in de aynı soruya polis cevabını verdiği geliyor. Sosyal gerçeklik öyle olmasa da, bir çocuğun düşüncelerindeki ‘’polis’’ figürü, ‘’korumak’’ eylemi ile eşdeğerdir. Bu da bana, korumaya gönüllü insanların çoğu zaman güvenlikten ve huzurdan yoksun insanlar arasından çıktığını hatırlatıyor; Surlariçi Çocukları güvende hissetmiyor. Kıbrıs’ın kuzeyindeki güvensiz ve  kriminal ortamın mağdurları ve kurbanları olmayı tek başına temsil ettiğini düşünen ‘’Kıbrıslı Türk’’ toplumunun, toplumumuzun, güvende olmama duygusu karşısında ne kadar bencilce davrandığını anlıyorum o anda. Korku ile yaşayan bir tek ‘’biz’’ değiliz anlaşılan.

 

Sultan altı yaşında, onun da parlak ve renkli gözleri var. Ailecek bir göz geleneğine sahip olmalılar. Sultan’ın üst dişlerinin en ortadaki ikisi eksik; ancak bu eksikliği ve kusuru gülümsemesinde öyle güzel taşıyor ki, iki dişinin olmaması sanki bilinçlice tasarlanmış estetik bir hal alıyor. Sultan hayat dolu bir çocuk. Gülümsemesi enerji dolu. O küçücük bedeni ile bile insana güven vermeyi başarabiliyor. Sultan Beşiktaş taraftarı. Ondan kağıda ‘’Beşiktaş’’ yazmasını istiyorum. Yazmayı yeni yeni sökmeye başlamış anlaşılan. Buna rağmen bizim de ufak yardımlarımız ile başarılı bir şekilde ‘’Beşikta’’ yazıyor ama sondaki ‘ş’ harfini bir türlü yazdıramıyoruz Sultan’a. Alt alta yazılmış ‘’Beşikta’’lar ile doluyor kağıt. İşin ilginci kelimenin üçüncü harfi olan ‘ş’yi yazabiliyor, ama paşa gönlü sondaki ‘ş’yi koymayı istemiyor. Sultan büyüyünce öğretmen olmak istediğini söylüyor. Bunun yanında, büyüdüğünde adını ‘’Ayten’’ olarak değiştireceğini söylüyor. Şaşırıyorum, hayatımda ilk kez böyle bir şey duyuyorum çünkü. ‘’Niye?’’ diye sorduğumda, ‘’Çünkü okuldaki öğretmenimin adı Ayten’’ diyor. Ciltler dolusu özlü sözler kadar etkili bir söz bu. Küçük Sultan, gittikçe büyümeye devam ediyor gözümde. Böyle güzel insanları nasıl ötekileştirebildiğimizi, onları nasıl tehlike olarak görebildiğimizi düşünüp duruyorum. Kulaklarımız onların ağızlarına uygun değil, duyamıyoruz; ve en kötüsü, suçu hep ağızlarında arıyoruz, kulaklarımızı onarmayı hiç düşünmüyoruz. Oysa ki,

şarkılar değil de / hep kulaklar bitiyor, / onarmak zordur

diye yazdığında şair, yalan söylemiyordu.

 

Üçüncü çocuk olan İbrahim ile bir türlü konuşamıyoruz. Biz Sultan ve Serkan ile konuşurken, İbrahim ve Caner oyun oynuyorlar. Oyun da şu : Caner bisikleti son sürat sürüyor, sonra aniden aşağıya atlıyor ve bisiklet kendi başına birkaç metre daha gidiyor yalpalaya yalpalaya. Sonra Caner’in canı sıkılıyor ve İbrahim’i kovalamaya başlıyor...

 

Devam Edecek

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 841 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler