1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. SÜLEYMAN ULUÇAMGİL ve ŞİNASİ TEKMAN’I SAYGIYLA ANIYORUZ…
SÜLEYMAN ULUÇAMGİL ve ŞİNASİ TEKMAN’I SAYGIYLA ANIYORUZ…

SÜLEYMAN ULUÇAMGİL ve ŞİNASİ TEKMAN’I SAYGIYLA ANIYORUZ…

İkisini de Temmuz ayında yitirdik… Süleyman’ı, 21 Temmuz 1964’te Dillirga savunmasında Boğaz köyünde şehit vererek… Şinasi Tekman’ı ise 23 Temmuz 2005’te… SÜLEYMAN ULUÇAMGİL “Bir özgürlük yaptım kendimden

A+A-

 

 

İkisini de Temmuz ayında yitirdik…

Süleyman’ı, 21 Temmuz 1964’te Dillirga savunmasında Boğaz köyünde şehit vererek… Şinasi Tekman’ı ise 23 Temmuz 2005’te…

SÜLEYMAN ULUÇAMGİL

“Bir özgürlük yaptım kendimden / kentlerimin acı katran sokaklarına / serptim gülerekten / Adımı taşına yazdılar / “öldü” dediler…”

***

20 yaşında genç. Bir üniversitelinin – Süleyman Uluçamgil’in – kaleminden çıkmış yukardaki dizeler. Yirmi yaşın yüreğine, kalemine, heyecanına takılarak… Neredeyse, ‘O yaşa pek de yakışmadı’ dedirtircesine…

Ne ki, Süleyman sanki, acı gerçeğini biliyormuş denli yaşadı ve yirmi yıllık kısacık ömrüne, güzel, sımsıcak bir ‘insani destan’ sığdırmayı başardı…

Fota (Dağyolu) köyünde başlayan yaşam çizgisi, İstanbul Hukuk Fakültesi’nin ikinci sınıfında – 21 Aralık 63 çarpışmalarında, birden bire yön değiştirerek, onu, çok sevdiği vatanı için cankavgasına yöneltmiş…

“İstanbul’da, izbe bir evin tavanarasında / yarım kalmış şiirler”… ve, ona, “siz kızlar, kızanlar, kızağanlar / bilirim hepinizi hepinizi / Tanrı şahidim / Severim güzellerinizi / ama ille de, ille de / içinizden birini” dedirten, sevdiği kızı da bırakarak, Dillirga Dağları’na koşacak, 21 Temmuz 1964’te, saatli bir .‘bomba tuzağına’ kurban gidip şehit olacaktı…

***

Koskocaman ömrürlerine, sadece, yemek, kazanmak ve yaşamak eylemlerini sığdıranların yanında… 20 yıllık kısacık bir ömre onca üretkenlik sığdırabilen, Süleyman Uluçamgil’e… sonsuzluğa büyüdüğü (68.) yılında… Sevgi ve saygıyla “Merhaba…” diyor, uğruna şehit olduğu vatanında rahat ve huzur içinde uyumasını diliyoruz…

 

ŞİNASİ TEKMAN

23 Temmuz 2005 yılında yitirdiğimiz Şinasi Tekman, ülkemizde,”heykel dalında” bir öncü mükemmel bir sanatçıydı. 42 yıl sürdürdüğü, “ağaç yontu” alanında gerçekten de usta bir sanatçıydı.

Aldığı bir bursla, İngiltere’de, “ağaç işleri” konusunda gördüğü eğitim sonucunda atandığı, “Lefke Teknik Okulu”nda, öğrencileriyle yoğunlaştığı, “Ahşap – Doğadaki Nesneler ve Zeytin Ağaçlarının ona taşıdığı heyecanla” sanatını yoğunlaştırarak “yontu” çalışmalarında, zamanla, “figüratif anlayışa” kaynak, bir sanat çizgisinde çalışmaları ve sergileriyle, hem kendini geliştirmiş hem de, toplumumuzda “bir ilke” adını yazdırmıştır…

Her sergisini merakla izlediğim Tekman’a, kupkuru bir kütüğü bir sanat eserine  dönüştürebilmesine şaştığımı şöylediğimde, bana: “Çünkü, sadece bakmıyorum, görüyorum da” diyerek uzun uzun anlatıma giriştiğini hiç unutmadım…

Evet, onun bir özelliği de, “sanat ve sanatı” konusunda sohbetiydi…

***

Ölümünün (7.) yılında, Onu sevgi ve saygı ile anıyoruz.

 

 


 

O UZAKLARDA… O ŞEHER’DE TAA

Annem bizi çamaşır teknesinde yıkardı çocukken

ilk çıplaklığımız ilk utanmamızdı bu…

Biz çıplak, o giyinik, tarih milattan önce

gün orak sonu ikindisi, arkası sarı bir gece…

 

Sonra, nenemin meselleri gelirdi

yüz kere, bin kere tekrar

ama bir avuç su gibi hep taptaze…

Nenemin yüzünde iki kalın çizgi

iki dipsiz tünel… hiç belli değil

nereden gelir o apansız telaş

o ıssız trenler nereye gider…

 

‘Ekinler rüzgara karşı savrulur’ derdi dedem

ama, rüzgara karşı yürünmez…

Yumurtadan yeni çıkmış sapsarı bir civciv

ısınırdı yüreğimizde… Dünya bize çok uzak

bizse içinde düşlerin

 

Damda yatırdık geceleri… Şeher’i seyrederdim

ışıkları çekerdi beni…

Kim bilir ne kocamandı lambaları…

oyuncakları, bisikletleri, her şeyleri vardı…

Kim bilir ne mutluydu çocukları…

 

Hiç görmemiştim, bilmiyordum…

Nasıldı o Şeherli çocuklar…

 

O uzaklarda, o Şeher’de taa, hiç görmemiştim

ama biliyordum sanki, güzel mi güzel

çok şeyler vardı…

II.

Ve, neredeyse her gece, başımı alıp alıp

o uzaklara gidiyordum, rüyalarımda uçarak…

Hep kehanetlerde bulunurdu koca nenem masallarda

“Sabreden sonunda ererdi muradına

acele eden zehri, sabreden şerbeti içerdi sonunda.”

 

Ben zehire de razıydım, bir gün düşe kalka da olsa

görsem Şeheri, düşe kalka…

 

Suya, havaya, ateşe, bostandaki kargalara…

Sık sık yağan yağmurlara

O güzelim rüzgarların taşıdığı serinliğin kokusunda

tınısında, usunda, tepelerde ovalarda…

Boydan boya eşkiyanın tuttuğu dağlarda…

Şarkılarda, seslerde, renklerde… ve, ille de

kokularda kendini tekrarlayan hayatta…

Sesi – söze, sözü-cesarete katamamanın aczi içinde

Bir taşa, bir bakışa, bir umuda bağlayarak her şeyi…

Eteklerinde martılar, böcekler, karıncalar, serçeler, kırlangıçlar

ceplerinde her derde deva yaban otları

örgülü saçlarında heyecanlar,umutlar, yarınlar

gizli, o bir yudum küçük kız, o dağ keçisi…

 

Aradan geçen onca zamanda

hayat denen o merdivende hâlâ aynı merak ve heyecanla

Şeherde ama Şehersiz…

Lefkoşe’de ama Lefkoşasız…

Yavaş adımlarla sürdürüyor yürümeyi

Hayatın artık sevgisiz geçtiği bir dünyada…

Neriman CAHİT 

 

 

  

 

 

 

 

Bu haber toplam 896 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler