1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Suçluyuz...*
Suçluyuz...*

Suçluyuz...*

Sevgili Sevgül Uludağ’ın ‘kayıplar’ ve yazılı olmayan tarihimizle ilgili araştırmalarını takip edip, bu çabasını, inadını fazlasıyla takdire değer buluyorum. O günleri yaşamış suskun insanlara, ister Türk ister Rum, ister katil ister kur

A+A-

 

 

Sevgili Sevgül Uludağ’ın ‘kayıplar’ ve yazılı olmayan tarihimizle ilgili araştırmalarını takip edip, bu çabasını, inadını fazlasıyla takdire değer buluyorum. O günleri yaşamış suskun insanlara, ister Türk ister Rum, ister katil ister kurban olsun, konuşma fırsatı verdi. On yıllarca konuş/ul/mamış, anlat/ıl/mamış hikayeleri (gerçekleri), saklı oldukları çukurlardan, kör kuyulardan çıkarıp günışığına taşıdı. Geç olmadan, hala anlatılacak hikayeler, ve bu hikayeleri ilk ağızdan anlatacak kişiler hayatta iken. Kimbilir kaç hikaye, anlatıcısı ile birlikte, hiç anlatılamadan karışıp gitti bu topraklara...

Benim o günlere dair hiç bir kişisel anım yok (savaş sonrası doğdum), savaşta ölen ya da kaybolan bir yakınım da yok, hatta göç de etmedik biz. Ancak bu adada yaşayan herkes gibi, ben de suçluyum...

 

Konu ile ilgili olduğu için Gür Genç’in yazdığı ‘Suçluyum’ adlı, hem öykü hem de deneme olarak okunabilen metnine yer vermek istiyorum bu hafta...

 

 

SUÇLUYUM

 

“Suçlu ya da suçlular ayağa kalkmalıdır. Suçluyum, sen de suçlusun.”- M.Kansu

 

Görmedim. Olay olduğunda ben henüz doğmamıştım. Sonradan duydum. Duyduğum kişi de bir başkasından duymuş. Kaynak kişi, katillerden birinin akrabasıymış. Duyduğu suçluluğun yükünü, olayı tekrar tekrar anlatarak, hikayeleştirerek hafifletmeye çalışıyormuş. Gidip de Kayıplar Komitesi’ne olanları anlatamıyormuş, çünkü ona bunları anlatanı gammazlamak, milletine ihanet etmek istemiyormuş. Bu işin başına açacağı belalardan korkuyormuş.

Duyduğum an, daha önce orda olduğunu bilmediğim bir delikten içeri düşmeye başladım ve h-a-l-a düşmekteyim.

Savaştan önceki iç savaş zamanı, Mesarya’daki köylerini terketmek zorunda kalıp Güney’e geçmeye çalışan dokuz kişilik bir gurubu (üçü çocuk) durdurup, oraya kadar taşıma zahmetine girmesinler diye fazla derin olmayan kör bir kuyunun başına kadar yürütmüşler. Yalvarmalarına yakarmalarına aldırmadan, çocuklardan başlayarak, teker teker vurup kuyuya atmışlar hepsini; sonra da taşla doldurmuşlar, toprakla kapatmışlar üstlerini...

        

Öykünün özeti bu. Duyduğum andan beri rahat edemiyorum. Kırk yıldan uzun bir süredir, dokuz kişinin o kör kuyuya üstüste atılışını, çürümesini, iskelet kalana kadar geçirdikleri evreyi çıkaramıyorum aklımdan... Öyküyü duyduğumdan beri; o kör kuyuyu doldurmak için kullandıkları kadar taş ve toprak oturdu üstüme... Şimdi sürekli suçluluk duyarak kuyudan içeri d-ü-ş-ü-y-o-r-u-m!

(Öldürülmüş olanların hayali, başka öldürülmüşleri hatıra getiriyor.)

Bir de, öldürülen bu dokuz kişinin ailelerinin, onların öldüklerine inanmayışı ve hala geri dönecekler diye beklemeleri takılıyor aklıma... Bekleyişleri, kendi bekleyişimmiş gibi sıkıştırıyor içimi.  

 

Öteki’ye karşı saygılı ve hoşgörülü, ama suçlulukla dolu bir günün ardından yorgun, yatağa yatıyor, gözlerimi kapattıktan kısa bir süre sonra uykuya dalıyorum. Rüyamda, kayıplara gömüt olmuş o kör kuyunun başında buluyorum kendimi. Kulak veriyorum. İniltili bir ses bir şeyler söylüyor, ama anlaşılmıyor. Yere yatıp, kuyunun içine doğru uzatıyorum kulağımı. “Kaldırın, kaldırın bu insanları üstümden!” diyor ince bir ses. Daha kalın bir tanesi: “Yaralıyım, ölmedim, kurtarın beni”. Bir başkası: “Burdayız, ne zaman bulup çıkaracaksınız bizi?”. İçimi parçalayan başka sesler de yükseliyor kuyudan. Türkçe, Rumca, Ermenice, Kürtçe, Süryanice, İbranice, Arapca, hepsi birbirine karışıyor, anlaşılmaz bir uğultu haline geliyor... Uyanıyorum! Kulaklarımdan sıcak bir sıvı akmış yastığa, ağzım zehir gibi, başım zonkluyor, omuriliğim titriyor.

Nasıl bir türün devamıyım ben???

 

İnsanı hayvandan (ikinci anlamıyla) ayıran bir diğer özellik de suçluluk duygusu. Hayvanlar yaptıklarından dolayı suçluluk duymazlar, ama insanlar duyar, duymalı.

P. Kropotkin’in deyişini ödünç alacak olursam: “Tarih, günümüze dek yazıldığı haliyle, teokrasinin, askeri gücün, otokrasinin ve sonraları da zengin sınıf hakimiyetinin kurulma ve sürdürülme yollarından ve araçlarından biridir.” Yirmi yaşımdan hemen sonra, merak saldım tarihe. Ve anladım ki Doğu tarih tutmaz. Tarih Batı’dan öğrenildi. Son yıllarda da geçmişi bilen tek tanrıymış gibi tapınılıyor ona. Araştırdıkça tarih denilen olgudan gurur değil, utanç duymaya başladım. Tarihte olanlardan, kendi ırkımdan, milletimden olsun ya da olmasın, hiç tanımadığım silahlı insanların, yine tanımadığım savunmasız insanlara ve diğer canlılara yaptığı kötülüklerden dolayı suçluluk duyuyorum. Suçlu olduğumu haykırmak için ayağa kalkmama gerek yok. Oturduğum yerde de suçluyum. ‘Bana ne, ben yapmadım, neden suçluluk duyayım’ demiyorum (Siz isterseniz eski moda bir hümanistlik veya saflıkla suçlayın beni.) Bir insan olarak, insanlığın yaptığı iyi şeyleri kabullendiğim gibi, kötülükleri de kabulleniyorum. Katiller adına da suçluluk duyuyorum. Hayır, hasta etmiyor beni bu, başa çıkabiliyorum bununla ve tüm bunlardan çıkardığım ders, daha insancıl, sevecen ve duyarlı olmamı sağlıyor. Suçluluk duymak, savaştan ya da ateşkesten sonraki durumlardaki barış çalışmalarım ve gelecekte atacağım adımlar için ivme kazandırıyor.

Uzak ya da yakın zamanda, atalarımızın yaptığı kötülüklerden, özellikle bu coğrafyada işlenen suçlardan dolayı payımıza düşen suçluluğu cesaretle üstlenmeliyiz (‘Babaların günahları çocuklarda açığa çıkar’ sözünü kim demişti?) Belki de bundan dolayı gerçek iç-huzuru bulamayız, bulamayacağız, ama barışı, paylaşarak azaltabileceğimiz bu suçluluk temeli üzerine inşaa edebiliriz.

Tanıdığım en büyük suçlu benim (özellikle de çevre konusunda yapılması gerekenleri yapmadığımdan dolayı.) Bu coğrafyada bütün o olanlardan sonra nasıl suçlu hissetmeyim ki kendimi? Ve suçluluğun hissedildiği yerde utanç da var – eylemsizliğin utancı! Olanları bilmesem de, bilmediğim kadar suçluyum. Sussam sustuğum kadar suçluyum. Bundan kurtuluş yok. Suçluluğumu hafifletmek istiyorsam öğrenmeli, gerçekleri bilmeli ve harekete geçmeliyim. İnsan çalışıp çabaladığı oranda azalıyor suçluluk duygusu.     

Öğreneceğimi öğrendim, yan çizemem artık.

Önüne geçebileceğim, değiştirebileceğim bir başlangıç değil, sonrası için mücadele edebileceğim bir sonuç miras kaldı bana, bize. Bundan sonrasını bireysel düzeyde de olsa ben belirleyeceğim. Birtakım kurum ve kuruluşlar, ya da toplumun çoğunluğu beni irademin dışına çıkmaya ve milliyetçi bir mantık çerçevesi içinde davranmaya zorlasa da, kesinlikle uzlaşmaya yanaşmayacağım.

Bu coğrafyada, yakın tarihte babasının yaptığından/yapmadığından dolayı herkes birazcık suçluluk duysa, bu ada, ülke, dünya daha yaşanır bir hale gelebilir ve kuşaktan kuşağa azalabilir suçluluk!

 

Devlet ve devlet politikası suçu, suçluluğu daima ötekine yükleyip, kendini ve vatandaşlarını, sürüdeki koyunlar kadar ak pak ve suçsuz göstermeye çalışır.

Devlet dost olduğunu iddia ediyor. Devletin tarihçilerinin yazdığı tarih, katillerin kahraman olduğunu söylüyor bize. Katiller konuşmuyor, hep kurbanlar ve yakınları konuşuyor. Pis mi pis bir koku ifade ediyor şimdi tarihin ruhunu ve en gizli yerlerimize kadar giriyor bu koku. Gerçeklerle yüzleşemediğimiz, kabullenmediğimiz ve affetmediğimiz sürece cesetlerden daha da kötü kokuyoruz.

 

 

 


*Bu yazı daha önce 28 Temmuz 2007 tarihli Yenidüzen Sanat ekinde yayınlandı.

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 592 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler