1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Şubat 2013 Sonrası Çözüm Arayışları ve Solun Misyonu
Şubat 2013 Sonrası Çözüm Arayışları ve Solun Misyonu

Şubat 2013 Sonrası Çözüm Arayışları ve Solun Misyonu

Cemal Mert: Yerel Rum ve Türk gazeteleri, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un Kıbrıs Özel Temsilcisi Sayın Downer’in, Kıbrıs müzakere sürecini alt düzeyde canlı tutmaya çalıştığını ve esas müzakerelerin “2013 Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı”

A+A-

 

 

Cemal Mert

mertcemal@kibrisonline.com

 

 

 

Yerel Rum ve Türk gazeteleri, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un Kıbrıs Özel Temsilcisi Sayın Downer’in, Kıbrıs müzakere sürecini alt düzeyde canlı tutmaya çalıştığını ve esas müzakerelerin “2013 Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı” seçimlerinden sonra tekrar başlayacağını yazmaktadırlar. Ayrıca BM’nin 2013 sonrasına yönelik alternatif çözüm senaryoları için zemin yokladığı ve zihin cimnastikleri yaptığı ifade edilmektedir.

17 Ocak, 2010 tarihli Gaile Dergisi’nde yayımladığım ve Onuncu Köy[i] isimli kitabımda da aktardığım, “Küreselleşmenin Kıbrıs’a Dayatması: Kıbrıs NATO’ya, Türkiye AB’ye”[ii] başlıklı makalemda şöyle bir paragraf vardı: “Seçimlerde[iii], Sayın Talat’ın cumhurbaşkanlığını kaybetmesi gibi bir talihsizlik olması ya da Kıbrıslı Rumlar’ın çeşitli gerekçelerle çözümü ötelemesi gibi nedenlerle şu an devam etmekte olan çözüm süreci sekteye uğrarsa, yeni bir çözüm sürecinin gündeme gelmesi 2015-2020’lere kadar ertelenebilir. Niçin 2015-2020 diyorum? Bana göre o tarihlerde iki büyük düğüm üst üste kesişecektir. Bunlardan biri Türkiye’nin AB üyeliği, diğeri ise “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin NATO ve Batı Avrupa Birliği (BAB) üyeliğidir. 2015’ten itibaren Türkiye’nin AB üyeliğine hazır bir duruma geleceği varsayımını akılda tutarsak, “Kıbrıs”ın NATO ve BAB üyeliği ile Türkiye’nin AB üyeliğinin, Kıbrıs’ta yeni ve gerçek bir çözüm dinamiği yaratacağını söyleyebiliriz.”

Yazının yayımlandığı tarihten sonra Sayın Talat, seçimi kaybetti ve şimdilerde, beklendiği üzere müzakere süreci çökmüş bulunuyor.

Kıbrıs’ın hem kuzey hem de güneyinde statükonun sürdürülemezliği ayan beyan ortaya çıkmışken acaba Kıbrıs Sorununun çözümsüzlüğü daha ne kadar devam edecek?

Kıbrıs Sorununun kökeninin İngiliz kolonyalizmi ve yerel milliyetçiliklere dayandığını söyleyebiliriz. Ama günümüzde yaşananları yalnızca bunlarla açıklamak yeterli olmaz. Ya da başka bir deyişle bu argümanlar, Kıbrıs Sorununun yalnızca geçmişini açıklar. Bu argümanlar üzerinden siyaset yapanlar hâlen geçmişte yaşıyorlar kanımca.

Kıbrıs Sorununun içinde bulunduğu “atmosferi/konjonktürü” iyi analiz etmeden soruna kalıcı bir çözüm, hele hele Kıbrıslıların yararını gözeten bir çözüm bulmak; çözüm koşullarına müdahale etmek olası değildir.

Kıbrıs Sorunu başından beri hep uluslararası bir sorun olmuştu zaten. Soğuk Savaş yıllarında, Anglo-amerikanların, NATO’nun, Türkiye ve Yunanistan’ın parmağı hiç eksik olmadı. Kıbrıslılar da yabancı güçlerin soruna burunlarını sokmalarına fırsat yaratacak tüm imkânları onlara sağladılar.

İki binli yılların başından bu güne gelinen aşamada, Kıbrıs Sorunu, küreselleşme olgusunun tam merkezinde bir soruna dönüşmüş bulunmaktadır. Küreselleşmenin dinamikleri, sorunun dışsal boyutunun ana düğümleri olmuştur.

Küreselleşmenin ekonomik ihtiyaçları karşısında, siyasal, sosyal ve kültürel çözümler yetersiz kaldığı oranda küreselleşme süreci krize giriyor. Buna örnek olarak Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerini ele alabiliriz. Bir diğer konu Kıbrıs’ın NATO üyeliği meselesidir. Küreselleşmenin reel ihtiyacı, Avrupa havzasında geniş ekonomik ve siyasal bir entegrasyondur. Avrupa Birliği bu ihtiyaç için oluşmuştur. Ancak, Avrupa’daki siyasal ve kültürel realite bu entegrasyonun aksamadan ilerlemesine bu aşamada engeldir. Avrupa entegrasyonunun, küresel rakipleri[iv] -Amerika,, Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya, Güney Kore, Japonya vb.- karşısında ilerleyebilmesi için Türkiye’nin AB’ye üyeliği kaçınılmaz iken, siyasal ve kültürel gerekçeler ile bu süreç sekteye uğramış durumdadır. Yine Avrupa’nın stratejik güvenliği bakımından Kıbrıs’ın NATO üyeliği kaçınılmaz iken, gerek Hristofiyas’ın gerekse Türkiye’nin vetoları ile bu süreç de sekteye uğramış durumdadır.

Küresel ekonomik kriz nedeniyle zaten sarsılmakta olan Avrupa entegrasyonu, bizim örneklerimizde olduğu gibi geçen yüzyıldan kalma kültürel ve siyasal sorunlarla da boğuşmak zorunda kalmaktadır. Avrupa’da muhafazakâr ve milliyetçi siyasetlerin öncülüğünü yapan Merkel ve Sarkozy gibi liderlerin bu krizlerin aşılamamasında büyük rolleri olduğunu da unutmamamız gerekir. Küresel gelişimi iyi okuyan Türkiye’nin yükselmekte olduğu; bu gelişime öncülük edemeyen Sarkozy ve Merkel’in siyasetlerinin çöktüklerini de görmekteyiz. Hristofiyas da küresel eğilimleri yeterince dikkate almadığından olacak ki - ya da ideolojik ve siyasal nedenlerle – Kıbrıs’ın NATO’ya katılım kararını veto ettiğinden, Mari’de küçük bir kaza’ya(!)[v] maruz bırakılarak, siyaseten bitirilmiştir.

Şubat 2013 sonrasında yeni seçilecek “Kıbrıs Cumhurbaşkanı’nın”, NATO’cu çözüme evet diyecek bir lider olacağı kesinleşmiş durumdadır. Fransa’da sosyalist Hollande seçilmiş, Almanya’da ise sosyal demokratlar iktidara hazırlanmaktadırlar. Bu süreç, Türkiye’nin uzun zamandır dondurulmuş AB üyelik sürecinin yeniden hızlanacağı bir süreç olacaktır. Kuzey Kıbrıs’ta müzakere sürecini çökertmekte kendi rolünü başarı ile oynayan Sayın Eroğlu’nun ise Şubat 2013 sonrası başlayacak yeni müzakere süreci dışında tutulacağı rivayetleri ortada dolaşmaktadır. Hatta UBP’deki kurultay hesaplaşmasının perde gerisi faktörlerinden birisinin de bu konu olduğu dillendirilmektedir.

Kıbrıs Sorunu konusunda başından beri, Kıbrıs’ta federalist bir çözümü savunan barışçı Kıbrıslı Türk Solu bu atmosferde nasıl bir rol üstlenecektir?

Kıbrıslı Türk Solunun ana akımları, başta CTP olmak üzere, güncel uluslararası hukuk ve siyaset kuralları içinde Kıbrıslıların haklarını koruyan bir çözüme destek vermektedirler. 2002 – 2004 Annan Plânı süreci bunun en bariz pratik örneğidir. Kıbrıslı Türkler özelinde ise 1964’den bu yana süregiden yalıtılmışlığın aşılıp, uluslararası hukuk, siyaset ve ekonomiye entegrasyon sağlanması konusu, solun, neredeyse varlık konusu hâline gelmiştir. Kıbrıslı Türkler bakımından, Avrupa Birliği üyeliği yoluyla uluslararası hukuka, ekonomiye ve siyasete entegre olmak, temelde toplumsal varoluşun önkoşulu hâline dönüşmüştür.

Şubat 2013 sonrası başlayacak yeni tur Kıbrıs müzakere sürecinde, Kıbrıslı Türk Solu etken olmak zorunluluğundadır. Bu süreç çetin pazarlıklarla geçecektir ve masada Kıbrıslıların, özellikle de Kıbrıslı Türklerin hakları iyi korunmalıdır. Bunun güvencesi ise barışçı, çözüm yanlısı ve AB üyeliğini savunan Kıbrıslı Türk Solunun hükümette güçlü bir şekilde yer almasıdır. Bu toplumun kaçırılacak bir şansı daha olduğunu düşünmüyorum.

19 Nisan 2009’dan bu yana hükümette ve 18 Nisan 2010’dan bu yana ise cumhurbaşkanlığında bulunan Ulusal Birlik Partisi’nin ülkemizde yarattığı iç ve dış tahribatın haddi hesabı yoktur. Özellikle ekonomik ve siyasal kriz dönemlerinde ülkemizde solun hükümette olmamasının ağır faturalarının halk tarafından ödendiğini ve toplumsal varoluşumuzun tehdit altına girdiğini herkes başını çarpa çarpa da olsa öğrenmiş olmalıdır.

Bu durumda, hem içteki sosyo-ekonomik krizin aşılması ve hem de Kıbrıs Sorununun artık çözülmesi için Kıbrıslı Türk solu misyon yüklenmek üzere hükümete gelmeyi zorlamak durumundadır.



[i] Cemal Mert, Dokuz Köyden Kovulanlar İçin Onuncu Köy Kıbrıs Solu İçin Farklı Düşünceler, syf. 48. Lefkoşa, Ekim 2010.

[ii] Gaile Dergisi, 17 Ocak, 2010.

[iii] Nisan 2010, KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri kastedilmektedir.

[iv] Paydaşları ya da ortakları da denilebilir.

[v] Güney Kıbrıs’ta Mari bölgesindeki patlama gerçekten de bir kaza olmuş olabilir. Ama kaza sonrası yaşanan süreç, NATO’cu güçler tarafından, AKEL ve Hristofiyas’ın siyaseten bitirilmesi için çok başarılı bir şekilde kullanılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 802 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler