1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. St. Hilarion bölgesinde, 'kayıplar'ın izinde
St. Hilarion bölgesinde, kayıpların izinde

St. Hilarion bölgesinde, 'kayıplar'ın izinde

Yolun kenarından vadiye doğru, mantar toplamak için aşağıya doğru inmişti... St. Hilarion bölgesinde, askeri nöbet noktası olan “Kartal Yuvası”nın çevresinde, bütün bir bölgede çam ağaçları vardı, çam ağaçlarının altında kış aylarında büyüyen

A+A-

Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...

 

Bir Kıbrıslırum okurumuz, bize ve Kayıplar Komitesi yetkililerine, 1964 “kaybı” bir Kıbrıslıtürk’ün olası gömü yerini gösterdi...

 

St. Hilarion bölgesinde, “kayıplar”ın izinde...

 

Yolun kenarından vadiye doğru, mantar toplamak için aşağıya doğru inmişti... St. Hilarion bölgesinde, askeri nöbet noktası olan “Kartal Yuvası”nın çevresinde, bütün bir bölgede çam ağaçları vardı, çam ağaçlarının altında kış aylarında büyüyen lezzetli, harika, kırmızı mantarlar vardı! 1966 yılının Aralık ayında, burada zorunlu askerliğini yapan genç bir Kıbrıslırum asker olarak, boş bir zamanında, mantar toplamak üzere vadiden aşağıya iniyordu...

10-15 metre kadar aşağıya indikten sonra, doğal bir düzlükte bir ceset görmüştü...

Cesedin yakınına gidince, bu cesedin en az birkaç yıldır olduğu yerde yattığını, bu bedende yalnızca kemiklerin kaldığını görmüştü... Bulduğu ceset, askeri üniforma giyen bir Kıbrıslıtürk’e aitti... Askeri botları hala ayağındaydı bu “kayıp” Kıbrıslıtürk’ün – askeri üniforması ise haki renkteydi, rütbe falan görünmüyordu... Parmaklarında yüzük, kolunda saat yoktu bu “kayıp” şahsın... Onun kimliğini gösteren herhangi bir şey yoktu...

Yukarılarda bir yerde öldürülmüş olmalıydı, herhalde onu yolun kenarından aşağıya doğru yuvarlamıştı öldürenler... Yuvarlana yuvarlana buraya düşmüş olmalydı ceset, bu doğal düzlükte artık yuvarlanacak herhangi bir yer kalmadığından orada kalakalmıştı, tek başına, çam ağaçlarının, çalılıkların, bu güzelim vadinin kenarında...

Onu bulan genç Kıbrıslırum asker, kendini çok tuhaf, çok kötü hissetmişti... Onu öylece orada, açıkta bırakmak istememişti... Hayvanlar gelip bu kemikleri dağıtmasın diye, üzerini toprakla örtmeye çalışmış, bu “kayıp” Kıbrıslıtürk’ü gömmeye çalışmıştı... Orada bulduğu bir kafatası parçası ile bir bacak kemiğini alıp yukarıya, “Kartal Yuvası”ndaki askeri nöbet noktasındaki küçük evciğe götürmüştü... Buraya götürdüğü kemikler çok uzun süre orada kalacaktı...

Bu kemikleri neden alıp oraya götürmüştü? Belki de gördüklerinin gerçekten de gerçek olduğuna kendi kendisini inandırmak için... Belki de hayatında ilk kez bir cesetle karşılaşıyordu, bu yüzden görüğünün bir hayal değil, gerçekten de ölü bir insan olduğuna kendi kendini inandırmak için... Kimbilir aklından, yüreğinden neler geçmişti? Ölüm, kolaylıkla yüzleşebileceğimiz bir şey değil – en azından insani duyguları olanlarımız için ölüm, hayatın sona erebilirliğini, gerçekten de sona erdiğini ve işte sonuçta böyle bir iskelete, bir kemik yığınına dönüşebileceğimizin göstergesi olmuştu belki onun için... Genç bir Kıbrıslı olarak, o cesedi öylece açıkta bırakmak istememişti – onu örtmeye, toprakla örtmeye, gömmeye çalışmıştı... Hayvanlar gelip bu kemicikleri teker teker oraya buraya taşımasın diye yapmıştı bunu... İnsani duyguları olduğu için böyle yapmıştı... Bu ceset karşısında “kayıtsız”, “ilgisiz”, “vurdumduymaz” kalmamıştı – 1964’te bu tepelerde olan olmuştu belki ama 1966’nın Aralık ayında işte bu genç, en azından bulduğu cesede saygılı davranmıştı – onun bir Kıbrıslıtürk olduğunu anlamış olmasına karşın, saygılı davranmıştı... Çünkü iyi bir aileden geliyordu, ilerici bir aileden geliyordu, insancıl bir aileden geliyordu...

Bundan yaklaşık bir ay kadar önce Londra’dan gelen Kıbrıslırum okurumun bizi “Kartal Yuvası”na götürmüş olduğunu ve bize “Kartal Yuvası”nın Lefkoşa’ya bakan tarafında kayalar arasında bir başka gömü yeri göstermiş olduğunu yazmıştım... Londralı bu okurum da 1966’da “Kartal Yuvası”nda zorunlu askerliğini yaparken, aşağılarda, büyük bir kayanın arkasında bir başka “kayıp” Kıbrıslıtürk’ten geride kalanları bulmuştu... Yine bu Londralı okurum bana, “Kartal Yuvası”nın St. Hilarion’a bakan tarafında aşağılarda bir yerde bir başka Kıbrıslırum gencin bir başka Kıbrıslıtürk’e ait bazı kemikler bulduğunu ve bunları “Kartal Yuvası”ndaki karargahlarına getirmiş olduğunu, bu kemiklerin uzun zaman orada kaldığını, bir kafatası parçası ile uzun bir kemiğin orada kaldığını anlatmıştı... Londralı okurum “Kartal Yuvası’nın aşağısındaki alçak bölgeleri de araştırmanız lazım, o kemiklerin geldiği yeri belki bulabilirsiniz” demişti...

Geçen hafta içerisinde bir başka Kıbrıslırum okurum aradı beni – o da 1966 yılında “Kartal Yuvası”nda askerliğini yapmıştı. Yazdıklarımı okumuştu ve “O kayıp Kıbrıslıtürk’ü ben gömdüm” diyerek beni aramıştı... Vadideki kemikleri alan, orada bulduğu “kayıp” Kıbrıslıtürk’ün cesedini toprakla örtüp onu gömmeye çalışan, Londralı okurumun sözünü ettiği o zamanın genç Kıbrıslırumu’ydu bu... Mantar toplamaya gitmiş ve vadide bir cesetle karşılaşmıştı... “Sana bu yeri gösterebilirim” demiş, bunu büyük bir hevesle söylemişti... Böylece ben de hemen Kayıplar Komitesi yetkililerini arayarak birlikte gitmemizi önermiştim, böylece bu Kıbrıslırum okurumun göstereceği nokta da, kazılması gereken yerler listesine konulabilirdi...

Anlatşığımız gibi 5 Temmuz 2011 Salı sabahı, St. Hilarion’a gitmek üzere bu Kıbrıslırum okurumla Ledra Palace barikatında buluşuyoruz. Kayıplar Komitesi yetkilileri Murat Soysal ve Okan Oktay da benimle birlikte, Kıbrıslırum okurumun yanında ise Ksenofon Kallis var – o da Kayıplar Komitesi yetkililerinden... Hep birlikte St. Hilarion’a doğru yola çıkıyoruz...

St. Hilarion bölgesini avucunun içi gibi bilen bir Kıbrıslıtürk okurumu da arıyorum – ondan da buraya gelmesini ve bize “Akkilisecik” denen “Profiti İlias”ı göstermesini istiyorum. Bu kilisecik kısmen yıkılmış, yanına kolay kolay yaklaşılamıyor çünkü askeri bölgede kalmış gibi duruyor... Oysa Girneli okurum bize, askeri bölgelere girmeksizin, askeri bölgenin dışında kalarak bu kiliseciğe nasıl ulaşabileceğimizi gösterecek...

“Akkilise”nin önemi, bu bölgede de bir “kayıp” Kıbrıslıtürk’ün olması... 1964 yılının 23-24 Nisan akşamı, burada nöbette olan Girneli bir Kıbrıslıtürk genç olan Özkan Salim Eminağa “kayıp” edilmiş... 24 Nisan 1964’te Kıbrıslırum askerler bu bölgeye saldırdığı zaman, Özkan Salim Eminağa’nın bu kiliseciğin oradaki nöbet noktasında olduğu söyleniyor... Burasına ilişkin henüz bize somut bir yer gösteren olmadı ama belki bu kiliseciği gördükten sonra yazacağım yazıları okuyacak olan Kıbrıslırum okurlarımdan birisi umuyorum ki bize bu bölgede de olası bir gömü yeri gösterebilir. Çünkü mutlaka birşeyler hatırlayan insanlar olmalı...

Girneli okurum kendi arabasıyla geliyor ve hep birlikte öncelikle “Akkilise” yani “Profiti İlias” kilisesini görmeye gidiyoruz... Okurum, askeri bölgelerin dışında kalarak, askeri bölgelere girmeksizin bu küçük kiliseciği görebileceğimiz bir noktaya nasıl gidileceğini biliyor... Oraya gidiyoruz ve küçük kiliseciğe uzaktan bakıyoruz – bir tepenin üzerinde, kısmen yıkılmış durumda bu kilisecik...

Girneli okurum burada bize başka bir şey daha göstermek istiyor: Akkiliseciğin bulunduğu tepenin hemen altında büyük bir mağara var...

“Bu mağara, bütün dünyada bulunan ilk manastırdır” diye anlatıyor bize. “Hilarion, dördüncü yüzyılda Sina’dan çıkıp buraya gelmiş ve bu mağaracığa sığınmıştı” diyor.

“Neden böyle bir yer seçmiş ki?”

“Çünkü mağaranın önünde bir pınar vardı... Tümüyle yalnız kalmak ve dua etmek istiyordu... Manastırını işte bu mağaranın içine kurdu... Pek çok kişi bunu bilmiyor” diyor. Wikipedia’dan edindiğimiz bilgilere göre Aziz Hilarion ya da yaygın deyişle St. Hilarion, Gazze’de dünyaya gelmiş – Filistin kökenliymiş... İskenderiye’de eğitim görmüş... Burada Hristiyanlığı seçmiş... Servetini kardeşlerine ve yoksullara dağıttıktan sonra yollara koyulmuş. Yanında bir keten gömlek varmış, göçebeler gibi yaşamaya başlamış, akşamları kuru incir yiyormuş, yalnızca kuru incir yiyerek yaşamaya başlamış... Sonra tüm dünyevi zevklerden vazgeçerken, kuru incir yemeyi de bırakmış, bitkilerin özsuyuyla yaşamaya başlamış. Sepet örüyormuş, toprakla uğraşıyormuş ve hala dünyevi zevklerden tümüyle nasıl vazgeçebileceğini hesaplıyormuş... Gözlerini kapadığında gözünün önüne ziyafetler ve çıplak kadınlar geldiği için, yaşamını giderek daha da basitleştirmeye, çok az şeyle yetinmeye, pek az yemek yemeye başlamış... Bir deri bir kemik kalmış... Bir keresinde onu soymaya giden hırsızlar hayretler içinde kalmışlar çünkü çalınabilecek hiçbirşeye sahip değilmiş, üstelik ölmekten de korkmuyormuş! Hilarion bir süre sonra hastalara şifa dağıtmaya başlamış – kısır bir kadın, doğurgan olmuş, gözleri görmeyenlerin gözleri açılmış, felçli bir arabacı kalkıp yürümüş – atları ve develeri de tedavi ediyormuş... Gazze’de kendi inşa ettiği mezara benzeyen hücrenin çevresine özellikle ondan şifa dilemeye gelen kadınlar yoğunlaşınca, oradan kaçmış... Kıbrıs’a gelmiş... Milattan Sonra 371 yılında Kıbrıs’ta ölmüş... O dönem Salamis’in piskobosu, Hilarion’un mucizevi iyleştirici güçlerinden söz eden bir mektup yazmışmış...

Girneli okurum, “Herkes St. Hilarion Kalesi’ni bilir oysa Hilarion’un esas manastırı işte bu mağara” diyor...

Hilarion’un mağarasının karşısında Lüzinyan devrinden kalma bir taş bina bulunuyor...

“Ve bu da” diyor, “Lüzinyanlar’ın iletişim merkeziydi... Lüzinyan Kralı, St. Hilarion’da olurdu ancak adayla iletişim kurulan yer burasıydı, gündüzleri aynalarla, geceleri ateşlerle... Aynalarla bir noktadan diğerine haberleşirlerdi...”

Burada manzara nefes kesici – fotoğraf çekiyorum, kiliseciğin, mağaranın ve Lüzinyanlar’dan geriye kalmış bu yıkık binanın fotoğraflarını...

Bölgeden ayrılıyoruz ve geriye dönerken, askeri bölgenin dışında bir toprak yol keşfediyoruz – bu toprak yoldan doğrudan “Akkiliseciğe” gidebiliriz. Girneli okurum, “Gidelim mi oraya şimdi?” diye soruyor.

“Hayır” diyorum, “başka zaman geliriz buraya... Belki Akkilise’de neler olup bittiğini hatırlayan bir Kıbrıslırum şahit bulabiliriz, o zaman buraya geliriz... Bize buraya askeri bölgelere girmeden nasıl ulaşabileceğimizi gösterdiğin için çok teşekkürler... Ama şimdi Kıbrıslırum okurumun bize göstereceği yere gidelim...”

Geçen ay “Kartal Yuvası”na geldiğimiz noktada duruyoruz... Kıbrıslırum okurum St. Hilarion’dan Kozanköy’e (Larnaka-tis-Lapithiou) giden asfalt yol üzerinde aşağı yukarı yürüyor... Yukarıya bakıyor, aşağıya vadiye doğru bakıyor, o “kayıp” Kıbrıslıtürk’ü tam olarak nerede görmüş olduğunu hatırlamaya çalışıyor...

Bir noktada vadiden aşağıya inmeye karar veriyor... Bu çok dik yamaçtan aşağı inmeye başlıyor Kallis, tam arkasında da okurum... Saat öğlen 12 oldu, ortalık kavruluyor... Lefkoşa’da sıcaklık tam 40 dereceydi, burada belki birkaç derece daha düşük bir sıcaklık var ama yine de hava dayanılmayacak kadar sıcak!

Birden, dik yamaçta okurum aşağıya doğru kaymaya başlıyor – bereket versin yamaçta bulunan çalılıklar, daha da aşağıya doğru yuvarlanmasını önlüyor...

“Çabuk!” diyor Girneli okurum Okan Oktay’a, “arabamın arkasında değnekler var, onları al da adama uzatalım ki ucunu tutsun, onu yukarıya doğru çekelim!”

Okan koşup değnekleri getiriyor, Kıbrıslırum okuruma uzatıyor birini, sonra kendisi de bu dik yamaçtan aşağıya doğru dikkatle inerek, okurumu olduğu yerden kurtarıyor, yukarıya çıkması için ona yardım ediyor...

Ben koşup arabadan su getiriyorum, okurum nefes nefese kalmış – 60 yaşlarındaki okurum, açık kalp ameliyatı geçirmiş olduğu için kızgın güneş altında fenalaşmış, suyu içiyor, onu gölgede bir kayanın üstüne oturtuyoruz, yol kenarına...

“Aşağıya inmeyeceksin, burası inmek için fazla dik” diyorum okuruma...

Ancak beş-on dakika sonra kendini iyi hissetmeye başlayınca, tekrar aşağıya inmek istiyor ama onu durduruyoruz... Kallis her zamanki gibi ortalarda yok – çoktan aşağılarda çalılıkların arasında yitip gitmiş... Kazılar Koordinatörü Okan Oktay aşağıya iniyor Kallis’i bulmaya, birlikte bölgeyi tarayabilsinler diye... Okurumun gösterdiği alanı birlikte tarayacaklar...

Kayıplar Komitesi Kıbrıslıtürk üye yardımcısı Murat Soysal, ben, Girneli okurum ve Kıbrıslırum okurum yukarıda kalıyoruz, fotoğraf çekiyorum, bölgenin koordinatlarını alıyorum... Eğer Kayıplar Komitesi bu bölgede kazı yapmaya karar verirse, o zaman genç arkeologlarımız bu bölgeyi dikkatle tarayabilirler – belki 1964 “kaybı” Kıbrıslıtürk’ten geride kalanları bulabilirler...

Bir süre sonra Okan Oktay’la Kallis, dik yamaçtan yukarıya doğru tırmanıyorlar – Okan, terden sırılsıklam olmuş, çok zorlu bir tırmanış yapmış, bu belli...

Bölgeden ayrılırken Kallis, “Çok iyi iş çıkardık bugün” diyor, “Bu bölgenin 1964’te havadan çekilmiş fotoğraflarını bulacağım, böylece vadideki düzlükleri de, Kıbrıslırumlar’ın mevzilerini de fotoğraflarda görebiliriz ve böylelikle taramamız gereken alanı iyice daraltabiliriz...”

Yüzünde her zaman doğal bir gülümseme olan okurum memnun... Onun da 1974’te Bellapais’ten sevgili kardeşi “kayıp”... Kardeşi zorunlu askerliğini yapıyormuş 1974’te, Bellapais’te – henüz 22 yaşındaymış, savaşta “kayıp” edilmiş... İster Kıbrıslıtürk, ister Kıbrıslırum olsunlar, tüm “kayıp” insanların nereye gömülmüş olduğunu bulmanın ne kadar önemli olduğunu bu yüzden çok iyi anlıyor Kıbrıslırum okurum... İşte bu yüzden sağlığı hiç elvermese de, gelip araştırmamız ve 1966 yılında gömmüş olduğu o “kayıp” Kıbrıslıtürk’ten geride kalanları bulmamız için bizimle buralara kadar gelmiş – bir “kayıp” ailesini daha huzura kavuşturmak için yapıyor bunu...

Bunu yaptığı için ona sonsuz teşekkürler diyorum ve 1964’te bu bölgede yaşanmış olanları hatırlayacak başka Kıbrıslırum okurlarımın da ortaya çıkıp bize neler olup bittiğini anlatmalarını bekliyorum...

 

 

 

 

Bu haber toplam 1327 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler