1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sözün Bittiği Bir Yer Vardır
Sözün Bittiği Bir Yer Vardır

Sözün Bittiği Bir Yer Vardır

İnsanın her durumda ve her koşulda söyleyecek bir sözü var mı? Ya da olmalı mı? Derin bir sessizliğe bırakılacak bir an, bir yaşantı ya da bir yaşantısızlık olamaz mı? Adı konmamış bir duygu? Sözcükler her şeyi söyleyebilseydi hayat sefil bir uğraş olup

A+A-

 

 

İnsanın her durumda ve her koşulda söyleyecek bir sözü var mı? Ya da olmalı mı? Derin bir sessizliğe bırakılacak bir an, bir yaşantı ya da bir yaşantısızlık olamaz mı? Adı konmamış bir duygu?

Sözcükler her şeyi söyleyebilseydi hayat sefil bir uğraş olup çıkardı. “Hayat” sadece ağızlarda dolaşan bir sözcük olurdu. Matematikle yatar kalkardı insan evladı ve bakkal-hesabı-hayatlar yaşardı. Ya da felsefe, sanat ve şiirin ve bütün bu marifetlerin derin anlatımlarındaki gibi müphem, muğlak, adı konamayan, ikircikli, kaygan ve kayan bir şey olarak tanımlanıp, estetik izahlara tabi olurdu.

Çoğu zaman “sözün bittiği yer” diye başlayan ya da biten cümleler kurarız. Aslında küçümseyici bir deyiştir bu. “Aklın bittiği yer” demek istiyoruz. Bazen de “sınırsız bir arsızlıkla” karşı karşıya olduğumuzu ifade etmek istiyoruz. Fakat bu her iki seçenek dışında da sözün bittiği bir yer vardır. Hem de ne “aklın bittiği” bir yeri, ne de “görgüsüz bir arsızlık” hailini kast etmeden. Şair “bilmezdim sözcüklerin bu kadar kifayetsiz olduğunu” derken tam da böyle bir yere işaret ediyor. Betimlenemeyen o yere, adı konamayan duygu haline…

Fazla mı metafizik? Olabilir…Fizik-Ötesi olmadan olabilen bir insani varoluş olabilir mi?

Cennet ve cehennem arasında gidip geldiğini düşünen bir inanan ile, yaşam ve ölüm arasında yolculuk eden Tanrı-Hükmünden kurtulmuş bir fani arasında benzeşen bir endişe yok mu? Beş vakit namazında veya komşusunu kendisi kadar sevme gayreti içinde olan bir kul ile yeryüzünde “cennet” arayan “kopuk” bir birey arasında gerçekte yaşamsal bir endişe-farkı var mı? Her ikisini de hayatın adı konamayan ve sözcüklere dökülemeyen iç-gerilimleri yönlendirmiyor mu? Her ikisi de bir şeyleri, aslında kendi hayatlarını anlamlandırma derdinde değil mi? Ve her ikisinin de anlamlandırma çabaları karşısında sözcükler, ne kadar cömert olursa olsunlar, her zaman bir miktar cimri davranmıyor mu?

Sözcüklerin cimri olması kaçınılmazdır. İster kakofoniye dönüşen bir bağrışma, isterse şairin kaleminden çıkmış yerli yerince söylenmiş olsunlar, çaresizliğe ses veremedikleri anlar vardır sözcüklerin. Sözcükler de biliyor ki, ne kadar derin olursa olsunlar, ne kadar akıllı, içten ve hassas dizilirlerse dizilsinler, işe yaramadıkları bir yer vardır. Şair, zaten tam da böyle bir yere konuşur. Yerinden fırlar ve sözcükleri ustalıkla yan yana dizer. Sonra, derinlik, uyum, incelik, çağırışım mükemmel mi diye bakar ve yanıt “evet” ise onları haykırmaya başlar: “Ölüm, adın Kalleş Olsun!”, “Her Ölüm Erken Ölümdür”, “Hiç bir veda…” vs. Şair değilse bu uğraştaki kişi, başka türlü söyler aynı şeyi: “Aman aman, gitti da gitti…”

Gelin görün ki, mezarın sessizliği sözcüklerin sesinden daha güçlüdür. Tam da bu yüzden, şairi yaratan ölüm, aslında şairin öldüğü yerdir de. Ve belki bu yüzden, insan evladının tarihinde ölüleri özenle gömmek ile sanat ve aşkın doğuşu aynı döneme rastlar.

Evet, Eros ile Thanatos’u birbirine bağlayan bir köprü olan ve hayat adı verilen süreçte sözün bittiği bir yer vardır. Sessizlik kendini en çok köprünün iki ucundan birinde, ölümde ve aşkta olduğumuzda belli eder.

Bu yazıyı lütfen bir “sessizlik-yazısı” olarak okuyun… Ölümün çaresizliği karşısında sözün bittiği yer olarak! Ya da aşkın yarattığı “siren-sessizliği…”

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1353 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler