1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sosyo-Ekonomik Gelişme İçin Küresel Sermaye İhtiyacımız
Sosyo-Ekonomik Gelişme İçin Küresel Sermaye İhtiyacımız

Sosyo-Ekonomik Gelişme İçin Küresel Sermaye İhtiyacımız

Cemal Mert: Birinci Dünya Savaşı öncesinde hâkim olan dünya sistemi, erken kapitalistleşmiş ulus-devletlerin[1] emperyalist yöntemlerle/sömürgecilikle dünyayı paylaşıp sömürmesi üzerine kurulmuştu

A+A-

 

 

Cemal Mert

mertcemal@kibrisonline.com

 

 

Birinci Dünya Savaşı öncesinde hâkim olan dünya sistemi, erken kapitalistleşmiş ulus-devletlerin[1] emperyalist yöntemlerle/sömürgecilikle dünyayı paylaşıp sömürmesi üzerine kurulmuştu. Bu sömürü, geri kalmış ülkelerin doğal hammadde ve insan emeğini sömürmek ve yüksek teknoloji ürünü endüstri mallarını onlara satmak üzerine inşa edilmişti. Sistem, hem kendi iç piyasasını ve hem de sömürgelerini sermaye ve meta ihraç ederek sömürmekte idi.

Almanya ve Japonya’nın bu süreçleri yakalamakta geç kalmaları ve toprağa dayalı feodal imparatimparatorlukların[2] ve bakir yeni kıtaların paylaşımından paylarını alamamış olmaları Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının en önemli nedenlerindendi.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’nin, İkinci Dünya Savaşı sonrası ise sosyalist blokun oluşması ve Çin’de sosyalist devrimin meydana gelmiş olması nedeniyle, dünya iki kampa ayrılmıştı: Sosyalist ve kapitalist kamplar. 1960’larda ise yeni bir kamp daha oluşmuştu; 3. Dünya ya da Bağlantısızlar.

Birinci Dünya Savaşı başlayana kadar dünya sisteminin “ilkel küresel bir sistem” olduğunu söyleyebiliriz. “İlkel” dememizin nedeni, Avrupa, Japonya ve ABD dışında kalan coğrafyalarda hâkim sistemin, “toprağa dayalı feodalizm” olmaya devam ediyor olmasıdır. Kıbrıs’ta da bu evrede, erken ve zayıf bir kapitalistleşme olmasına karşın feodal sistem ve kültür hâkimdi.

Dünya Savaşları’nın yarattığı iki sistemli kamplaşma nedeni ile “tek ülkede sosyalizm” ve “tek ülkede kapitalizm” dönemine girilmişti.[3] Bu nedenle “ilkel küresel sistem” sekteye uğramıştı. 1980’lerde sosyalist blokun çökmesi ve Çin’in de küresel kapitalist sisteme entegre olması ile birlikte, dünyamızda “ikinci dalga küreselleşme” başlamıştır.

İşte, Kıbrıs Adası da, İngiliz sömürge idaresi altında iken, Britanya İmparatorluğu toprağı olması bakımından, bu günkü anlamı ile olmasa bile “küresel ekonominin”[4] bir parçası idi. 

Kıbrıs Cumhuriyeti, bir ara Bağlantısızlar Hareketinin öncülerinden olmuşsa da hiçbir zaman kapitalist sistemin dışına çıkmamıştır. Kıbrıslı Rumlar, herşeye karşın sistem içinde kalmayı tercih ederek, Avrupa Birliği üyeliği ile taçlanmışlardır. Bugün, “Kıbrıs Cumhuriyeti” birinci sınıf ülkeler liginde oynayan, kapitalist sistemin tüm kurum ve kuralları ile işlevsel olduğu bir ülkedir.

1964 yılına kadar şöyle ya da böyle sistem içinde yaşayan Kıbrıslı Türkler, 1964’de başlayan toplumlararası çatışmalar ve 1974’te yaşanan savaşın yarattığı sonuçlar nedeniyle, küresel sistemin dışında konumlanmış, Rumlar’dan kalan ganimet, Türkiye’nin finansal, askeri, bürokratik ve siyasal vesayetçi himayesi altında “çarpık bir ekonomik sistemde” yaşayagelmiştir. Bu durum Kıbrıslı Türk emek ve sermaye güçlerinin gelişmesini dumura uğratmış, kapasitesinin, yeteneklerinin ve potansiyellerinin ortaya çıkıp hayat bulmasını kısıtlamıştır. Dünya ekonomik sistemi ile entegre olamayan ve akıldışı ekonomik ve siyasal uygulamalara maruz kalan ülkemiz, sosyo-ekonomik olarak güdük kalmıştır.

2000’li yıllara geldiğimiz zaman, Türkiye ve Avrupa Birliği üzerinden esen sert küreselleşme rüzgârları, nihayetinde Kıbrıs’ın Kuzeyine de ulaşmaya başladı. İlk dalgası, 1985’te Turgut Özal’ın dayatma ekonomik tedbirleri, ikinci dalgası Çiller, Mesut Yılmaz ve Ecevit hükümetlerinin ekonomik uygulamaları ile dayatılan tedbirler, yerel ve Türkiyeli statükocuların işbirliği ile sabote edilerek uygulatılmamıştır. Dayatma paketler yerine yerel inisiyatifle akılcı bir sosyo-ekonomik ve politik proje de üretilemediğinden, Türkiye, “KKTC statükosu’nu” finanse etmeye devam etmiştir.

Ancak artık deniz bitmiştir. 2002 yılından bu yana bütün göstergeler artık bu sürecin geri döndürülemeyeceğini göstermektedir. Bu durumda biz nasıl bir tutum alacağız? Küreselleşmeyi geçici bir olgu olarak algılayıp, bunu savuşturmak için yeniden statükoya sarılıp içimize mi kapanacağız? Mikro-milliyetçi reflekslere mi yöneleceğiz? Biz iyiyiz bizden başka herkes kötüdür mü diyeceğiz? Biz bize yeteriz, “TC parayı yollasın, biz de dağıtalım” mı diyeceğiz?

Yoksa, aklımızı başımıza alıp, yeni koşullarda nasıl bir toplumsal yapı yaratacağız diye “ortak akıl” mı üreteceğiz? Küreselleşme çağında, Kıbrıslı Türkler olarak yer almak niyetimiz varsa bu koşullarda, kendi istek ve ihtiyaçlarımıza uygun bir toplumsal projeyi üretmemiz gerekir.

Bu projenin iki ana unsuru vardır: Kıbrıs sorununun çözümü ve AB’ye katılım için mücadele; Ve Kıbrıs sorunu çözülünceye kadar da “sanki Kıbrıs sorunu yokmuş gibi” yine dünyaya entegrasyon için sosyo-ekonomik ve politik projeler üretmek ve uygulamak.

Bu noktada açık olmakta yarar vardır. Her iki durumda da sosyo-ekonomik gelişmemiz için “küresel sermayaye” şiddetle  ihtiyacımız vardır. Dünyamızda toplumsal üretim (mal, hizmet, bilgi, fikir vb.) için insan emeği[5] başat olmakla birlikte, emeği organize eden ve toplumsal üretim sürecine sokan sermayedir. Ülkemizde bu işlevi tam anlamıyla yerine getirecek yerel bir sermaye henüz gelişmemiştir.[6] Bunu bekleyecek ne zaman ne de olasılık vardır. Küresel sistem bunu bize Türkiye ve AB üzerinden dayatmaktadır.

Peki, bizim sorunumuz nedir? Biz, kırk yıldır dezavantajlıyız, özürlüyüz, engelliyiz. Küresel sermaye bir yana, kendi yerel sermayemiz ve Türkiye sermayesi için bile cazip koşullarımız mevcut değildir. Ülkemizde son kırk yıldır, vur-kaç yapma niyeti olanlar dışında ciddi dış sermaye yatırımları önemsiz boyutlarda kalmıştır. TC kredileri ile hormonlanmış sağlık, turizm ve eğitim yatırımları dışında göze batan en önemli yatırımlar, iletişim ve hava ulaşım sektörüne yapılanlardır. Buna karşın bu yatırımların hâlen sürdürülebilirlik sorunları devam etmektedir. Bunlar karar verdikleri anda ülkeyi terk edebilecek yatırımlardır.

Kuzey Kıbrıs’ın sosyo-ekonomik gelişimi için küresel sermayeye olan ihtiyacımızın kaçınılmaz olduğunu; bu sayede emek güçlerimizin de üretkenliğinin artacağını; iç ve dış pazar sorunlarımızın bu sayede aşılacağını; tarımsal ve küçük sanayi üretiminde çağdaş üretim standartlarını yakalayabileceğimizi; hizmet sektörlerinde pazarlarımızı genişletebileceğimizi; üretim kapasitemiz ve kalitemizin artması ile refahımızın da artacağını; öngörmek ve içselleştirmek durumundayız.

Bu öngörülerimizin gerçekleşmesi için, gerek çözüm öncesi gerekse çözüm sonrasında, politik önderliğimizin ve demokratik sivil örgütlerimizin, küresel sermayenin ülkemizde hangi koşullarda iş yapacağını ve uyması gereken mevzuatımızı belirlememiz/güncellememiz konusunda öncülük etmesi gerekmektedir.

Aksi takdirde bu yapılanma ile küresel sermayenin gelmesinden beklenen yararı sağlayamayacağımız gibi “denetim dışı sermayenin” tüm handikaplarını da yaşamaya mahkûm olacağız.



[1] İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika vb. Almanya ve Japonya bu süreçte geç kalmış ülkelerdir. ABD ise toprak işgali ile giden sömürgecilik sistemini ideolojik olarak benimsememişti. Vietnam olayı, ABD için bir istisna olarak kabul edilir.

[2] Çin, Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Rusya İmparatolukları.

[3] Bu konuda detaylı bilgilenme için, Meghnad Desai’nin, Marx’ın İntikamı isimli kitabını okuyabilirsiniz. Elif Yayınevi, 2011, İstanbul.

[4] Küresel kapitalizm olarak okunabilir.

[5] İnsan emeği kavramı, insanın kol ve beyin emeğini anlatmaktadır. Başka bir deyişle, mavi ve beyaz yakalıları anlatmaktadır.

[6] Asil Nadir’in, 1980’lerde parlayan ve sönen Polly Peck olgusu ilginç bir deneyim olarak incelenmeyi hakeder.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 905 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler