1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sosyal Demokrasinin Temel Yapı Taşları
Sosyal Demokrasinin Temel Yapı Taşları

Sosyal Demokrasinin Temel Yapı Taşları

Barış Mamalı: Marks’a göre, aynen “Hıristiyanların eşit ama yeryüzünde eşitliksiz” olmaları gibi, burjuva demokrasisinde, vatandaş, “politika alanında kullandığı oyla eşittir ama asıl önemli alanda yani ekonomide eşit değildir

A+A-

Barış Mamalı

b.mamali@hotmail.com

 

 

1) Demokrasi

Marks’a göre, aynen “Hıristiyanların eşit ama yeryüzünde eşitliksiz” olmaları gibi, burjuva demokrasisinde, vatandaş, “politika alanında kullandığı oyla eşittir ama asıl önemli alanda yani ekonomide eşit değildir. Burjuva demokrasisi, siyaset alanındaki göstermelik eşitliğin izlenimini vererek, asıl önemli konuda, yani ekonomide yer alan eşitsizliği gizleyip sürdürmekte ve böylece burjuvazinin egemenliğini pekiştirmektedir. Marks’a göre bu demokrasi, sömürülen sınıfa, sömürünün onaylatılması anlamındadır.” Demokrasi konusunda farklı yaklaşımı geliştirecek sosyalistlerin (Bersntein, Kautsky, Jaures, vb.) baş tacı ve hareket noktası olan düşünceler, Engels’in hayatının son yılında (1895) yazdıklarıdır. Engels, Marks’ın “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” isimli kitabının yeni baskısının giriş kısmında eski klasik düşüncelerinden çok farklı ve radikal yeni fikirler ortaya atmıştır. Engels o dönemde ihtilalcı yapıya sahip Alman Sosyal Demokrat Parti’nin genel seçimlerdeki oy artışına dikkat çekerek (1871’de 102.000 iken, 1884’te 550.000’e ve 1890’da 1.427.000’ine ulaşmıştır) demokrasiye geçmiştekinden farklı bakmıştır. Engels bu yazısıyla askeri anlamda güçlenen devletlere karşı ayaklanma ve barikatlarla mücadelenin artık intihar olacağını söylerken, demokratik seçimlerle mücadele etmenin daha etkin ve sonuç verici olabileceğine işaret etmiştir. Engels, bu son yazısında şiddet yerine yasal çerçevenin –parlamento ve genel oy– mücadelesini önermekte, bu çerçevenin işçileri değil giderek hakim sınıfı ürküttüğünü yazmaktadır. Ayaklanmayı, darbeyi, barikatı “geçmişe ait” olarak nitelemekte; temsili demokrasinin genel oyunu, işçi partisi adına “sürekli” bir kazanımın aracı olarak değerlendirmektedir. Genel oy, işçi hareketinin, “yepyeni” mücadele yöntemi olmuştur.

“Demokrasi Anlayışı”nın sonuçlarına gelince;

a)   Demokrasi tercihiyle sınıfların mücadelesi şiddet özelliğinden büyük ölçüde arınmıştır. Toplumların gelişiminde, “ikna” ve “kabul”e dayanan yeni bir anlayış ve bu anlayışın mekanizmaları ön plana çıkmıştır.

b)   Sol, ancak belirsiz bir gelecekte eline geçeceğini varsaydığı iktidarı beklemek yerine, yaşanan günden itibaren kendi gücü ölçüsünde etkinlik kazanmış, dengelere ve kararlara ağırlığını koyabilmiştir.

c)   Demokrasi çevresinde, işçi hareketi hızla gelişme imkanı bulmuştur. Demokrasi tercihini işçi hareketinin benimsediği çoğu ülkede, sol, 1930’lardan başlayarak siyasal iktidar olabilmiş ve her iktidar dönemi, sermayesizler sınıfına yeni kazanımlar getirmiştir.

d)   Sosyal Demokrasi sayesinde “Sosyal Devlet” olgusu Anayasalarda yer alan önemli bir ilke haline gelmiştir.

e)   İşçi hareketi, önceleri kuşkuyla baktığı çoğulcu demokrasinin giderek en büyük savunucusu ve güvencesi olmuştur. Çoğulcu demokrasiye öncelikle “Sol” sahip çıkmıştır.

         “Evrimcilik” anlayışı, sosyal demokrat partilerin “bir numaralı” niteliği olacaktır. Evrimcilik kavramı, doğal olarak beraberinde “paylaşım” ve “uzlaşmacılık” anlayışını getirmektedir. Demokrasi tercihini yapmış olan bir işçi hareketi, her düzeyde “paylaşmayı”, “kısmen” sahip ya da egemen olmayı göze almış demektir. Sosyal demokrasi, toplum yaşamının her alanında ve her düzeyinde, (ekonomi, kültür, çalışma koşulları, siyaset, sosyal kurumlar, vb.) sınıfsal güç dengelerinin geçerli ve belirleyici olduğuna inanır. Sosyal demokrasi sorunu, bu dengelerde, geniş anlamıyla işçi sınıfının ağırlığını artırmaktır.

Liberalizmde, sınıfların değil “bireylerin” hak ve özgürlüklerine sahip çıkılmaktadır. Sosyal demokrat partiler ise sorunu tamamen sınıfsal bir çerçeveye oturtmakta, kendileri bir sınıfın temsilcileri olarak, öteki sınıfın haklarını ve sürekliliğini garanti etmektedirler. Bu uzlaşıcı düşünceyi hakkaniyet açısından ya da ahlakın gereği olarak değil, işçi sınıfının yararının bu olduğuna inandıklarından savunmaktadırlar. Sosyal demokrat partilerin birçoğu, “üretim araçlarının topluma mal edilmesini” çeşitli ölçütlerle programlarına koymaya devam etmiştir. Kimisi tüm üretim araçlarının millileştirilmesini öngörürken kimisi de bunun sınırlı ve gerekli görülen alanlarda yapılmasını istemiştir. Üretim araçlarının millileştirilmesi veya diğer anlatımla topluma mal etme konusu çok önemlidir, şöyle ki:

a)   Sınıfların kaynağı, üretim araçlarıyla aralarındaki mülkiyet ilişkileri olduğuna göre, nihai amaç olarak tüm üretim araçlarının millileştirilmesini öngörmek, karşıt sınıfın, sınıf olarak son bulmasını önermek değil midir? Eğer böyle ise, o zaman çoğulculuk anlayışı havada kalmayacak mıdır?

b)   Millileştirmeyi tümden dışlayan sosyal yaklaşım (çok az örnekte ve Almanya’da geçerli olmakla beraber) ise bir başka tutarsızlığı getirmektedir: Millileştirmeyi tümüyle kural dışına itmiş bir yaklaşım, temsil ettiği sınıfın önceliklerini ve yararlarını, mülkiyet ve üretim biçiminden kopuk araçlarla yeterince savunabilir mi?

İşte bu yüzden sosyal demokratlar kendi ülke gerçeklerini temel alarak temsil ettiği sınıfın yararına gördüğü amaçlar için millileştirmeye yönelmelidirler.

 

2) Ekonomi

“Sosyalleştirme” ya da “Toplumsallaştırma” veya eşanlamda kullanılan “Millileştirme”, işçi hareketinin geleneksel ekonomik modelinin temel kavramıdır. Klasik Marksizm’de bir üretim aracının mülkiyeti ve yönetimi, birbirinden ayrılmaz bütündür. Mülkiyet kimdeyse, yönetim de ondadır, istisnası düşünülemez. Oysa sosyal demokrasi, mülkiyet ile yönetme arasındaki bütünlüğü en azından “gevşetmeyi” amaçlamış, bunun “gevşetilebilir” bir bütünlük olduğunu öngörmüştür. Mülkiyetin sahibi olmayan işçiler ve sendikaların, mülkiyet sahibine ait bir işletmede yönetime katılmaları, işletmenin yönlendirmesinde etkin olmaları, sosyal demokrat partilerce mümkün görülmüş ve önerilmiştir.

1930’lar, Alman Sosyal Demokrat Partisi, İngiliz İşçi Partisi ve Fransız Sosyal Demokratları, mülkiyeti şu ya da bu ölçüde sosyalleştirmenin başlıca, hatta tek çözüm olduğu şeklindeki tezlerde ısrarlı olmuşlar, yeni çözüm arayışlarına girmemişlerdir. İngiltere’deki Keynesçi “Cambridge çevresi” hareketinin paralelinde, “Stockholm Okulu”nun iktisatçıları, Keynesçi çözümlemelerle beraber gelişen bir sosyal demokrat ekonomi modeli kurmuştur. Aşağıda “Refah Devleti” kavramıyla tanımlanacak bu akım, sosyal demokrasinin geleceğini en fazla etkileyen unsur olmuştur.

Sosyal demokrasinin 1930’lardaki “karma ekonomi” modelinde, çok genel çizgilerle devlet, ekonomiyi “yönlendirici” konumdadır. Kredi kurumları, tekel niteliği almış özel kuruluşlar, ekonominin çeşitli alanlarını etkileyen, belirleyen temel sektörler (demir-çelik, enerji, vb.) genellikle devletin mülkiyetindedir. Özetle, belirleyici önemdeki üretim araçlarının mülkiyetini ve belirleyici ekonomik kararların sahipliğini devletin elinde tutması koşuluyla, bu çerçeveye girmeyen üretim araçlarının özel mülkiyetinin ve piyasa kurallarının devamlılığını hatta yararlılığını, söz konusu anlayış benimsemektedir.

1930’larda gelişen planlama anlayışı, sadece ekonominin değil toplumsal ilişkilerin ve kurumların da yeniden düzenlenmesini öngörmektedir. Sosyal demokrasi bu niteliğiyle “radikal” olma iddiasındadır, şöyle ki:

1)   Demokrasinin ekonomik model olarak 1930’larda gerçekleştirdiği plancılık, “devlet sektörü” olarak, banka ve kredi kuruluşlarını, temel sanayileri, tekelleri nitelemektedir. Bunların sosyalleştirilerek topluma mal edilmesini öngörmektedir.    

2)   Özel sektör, planı yönlendirmesi çerçevesinde, serbest rekabeti sürdürecektir.

3)   Kapitalizmin kurmadığı üretim–tüketim dengesini kurmakla, işsizliği önlemek amacıyla, iç piyasayı genişletmekle, gelir paylaşımında adaleti sağlamakla, toplu tüketimi teşvik etmekle devlet yükümlüdür. Bu niteliğiyle, ekonominin güçlü ve aktif bir unsurudur.

4)   “Millileştirilmiş” sektörlerin yönetimine işçilerin katılması ve sendikaların genel planın hazırlanmasında yer alması önerilmektedir.

5)   Sendikal hakların genişlemesi, toplu sözleşmenin yaygınlaştırılması, sosyal güvenlik sisteminin kurulması, devletin hem güvenlik, hem de ekonomik gelişme unsuru olması, sosyal demokrat planlama anlayışında yer almaktadır.

 

2.1. John Maynard Keynes

Sosyal demokrasinin gelişiminde çok önemli bir yeri bulunan Keynes’in, sosyal demokratlıkla ilgisi yoktur. 1930’ların bunalımı hakkındaki düşünceleri, doğrudan doğruya, dünya kapitalizmine getirilmiş çözümler niteliğindedir. Ne var ki, onun bu çözüm önerilerini “teknik yöntem” olarak geliştirmek ve sol bir yorumla uygulamaya aktarmak, öncelikle sosyal demokrat partilerce gerçekleştirilmiştir. Keynesçi çözümler şu sıralama içinde özetlenebilir:

a)   Keynes, “yatırımların önemli ölçüde sosyalleşmesini”, eldeki kaynakların en verimli biçimde ve tümüyle kullanılmasını sağlamayı amaçlamaktadır.

b)   Tüketim yaygınlaştırılmalıdır.

c)   Tüketimi yaygınlaştırmak ve artırmak bu tüketimin cazip kılacağı yeni yatırımları devlet aracılığıyla yönlendirmek, devletin alt yapı yatırımlarını hızlandırmak, böylece hem sermaye kullanımında optimum çizgiye yaklaşıp hem de işsizliği azaltmak Keynesçi düşünün temel modelidir.     

d)   Ekonominin çarkları bir kez bu şekilde dönmeye başladığında, yeni iş imkanına sahip olanlar ve yaygın tüketime şimdi daha büyük bir ölçüde dahil olanlar, ek bir “talebi” piyasaya getirecektir. Talep artışı yeni yatırımları hızlandıracak, devletin yönlendirmesiyle de akılcı alanlara gidecek olan yatırım, işsizliği azaltacaktır. Böylece Keynesçi bir denge kurulmuş olacaktır.

e)   Keynesçi modelde, devletin bütçeyi düzenleme imkanı, mali önlemler vergileme politikası ve faiz hadlerini etkileme imkanı başlıca yönlendirme araçlarıdır. Devlet bunları kullanarak hem yatırımları hem de gelirin paylaşımını büyük ölçüde belirleyecektir.

Sosyal Demokratlar, Keynes’in “artırdığı” yatırım kapasitesini, sosyal yatırımlar, sosyal güvenlik ve dayanışma doğrultusunda yönlendirmişlerdir. Devletin ekonomiye katılımını gelirin daha eşit paylaşımında, alt yapı yatırımları ve iş imkanlarının büyümesinde bir araca dönüştürerek, kitlelerin tüketimini vergi politikalarıyla yaygınlaştırılarak, “Refah Devleti (Sosyal Devlet)  modelini yaratmışlardır. Bunun ilk örneği de İsveç’tir.

“Refah devleti” tanımının isim sahibi olan İngiltere, öteki İskandinav ülkeleri ve genel olarak bütün sosyal demokrat iktidarlar Keynesçi yaklaşımdan bir şekilde esinlenmişlerdir.

 

 

 

2.2. “İsveç Modeli”

İsveç işçi sınıfı, seçimlerde yüzde 70-80 oranında sosyal demokratları, yüzde 5-10 ölçüsünde Komünist Parti’yi desteklemektedir. Sınıf -oy tercihi- bağlantısının en yüksek olduğu Avrupa ülkesi İsveç’tir. Sendikalarla organik bağları bulunan İsveç Sosyal Demokrat Partisi, aristokrasinin güçsüzlüğü ve burjuvazinin köksüzlüğü oranında, hızla bir siyasal odak olabilmiştir. Sosyal demokratlar sayesinde 1934 yılında işsizlik sigortasının, 1935’te yaşlılık sigortasının ve ailelere verilen yardımların artırılması gerçekleşmiştir. Sosyal konut yapımının hızlandırılması, sosyal güvenlik, eğitim eşitliği ve yükselme imkanlarını en üst düzeye çıkarmasıyla İsveç “Refah Devleti”nin temellerini atmıştır. Bu yaklaşımlar, ilkeli ve etkin bir vergi politikasıyla bütünleşmiştir.

 

2.3. İsveç Sosyal Demokrasisinin  “Üçlü” Yapısı (Piramit) 

Bu yapının ilk bölümü, işçidir; daha doğrusu, onun ekonomik temsilcisi olan İşçi Konfederasyonu’dur. İkinci bölümü, İşveren Birlikleri Konfederasyonu’dur. Piramidin üçüncü unsuru ise, Sosyal Demokrat Parti’nin yönetimindeki “Devlet”tir. Bu yapılanma, üç köşeden birinin,  öteki ikisine egemen olduğu bir yapılanma değildir. Bu piramitte söz konusu olan, piramidin her köşesinin, bir diğer köşe ile kurduğu “ikili” ilişkidir: Devlet-işveren; devlet-işçi; işveren-işçi ilişkisi. Bu ilişkiler dizisinin önemli bölümü yasalar ve geleneklerce düzenlenmektedir. Bu yeni çerçevede, “devlet”, ekonomik gelişmenin yönlendirici, düzenleyici unsuru olmakta ve sosyal tüketimi (dayanışma, sosyal sigorta, eğitim, sağlık hizmetleri, vb.) hızlandırıcı bir işlev üstlenmektedir. Devlet, İsveç modelinde, “paylaştırıcı” bir işleve sahiptir. Sosyal demokrat iktidar 1936 yılında işçi ve işverenin eşit olarak temsil edildiği bir “İş Piyasası Meclisi” kurdu. Bu meclis iki tarafın uzlaşmasına dayalı olarak çalışarak grev ve lokavtı dışarıda tutan bir çalışma barışı yarattı.

Devletin işlevi, sermayenin ve sermaye kazancının, genel olarak gelirin vergilenmesiyle gerçekleşmektedir. İsveç Devleti’nin topladığı verginin yaklaşık üçte biri, sosyal yardım olarak topluma yeniden dağıtılmaktadır. Vergi, ücretler içinde eşitsizliği de giderici yönde kullanılmıştır.  Örneğin, 1967’de, bir mühendisin geliri ile ortalama işçinin geliri arasındaki fark vergilenmeden önce 50,000 Kuron’du; vergiden sonraki bu fark 10,000 Kuron’a düşmüştür. 1976’da yapılan bir hesaplamaya göre yüksek dereceli bir bürokratın geliri, niteliksiz işçininkinden sadece 4 kat fazla idi. “Toplumsal adalet” yoksulluğu kaldırdı, o da “toplumsal barışı” getirdi. İşçiler, Avrupa’daki en yüksek ücreti almaya başladılar. Yoksulluk ve büyük sınıfsal ayrıcalıklar ortadan kalktı. Hakça sayılabilecek bir gelir dağılımının yanı sıra, her sınıftan halkın geleceği devlet güvencesi altına girdi. Eğitim başta olmak üzere, birçok kamu hizmeti parasız oldu. “Her aileye bir konut” hedefine büyük ölçüde yaklaşıldı.

Eşitlikçi toplum düzeni, Olof Palme gibi bir başbakanın, makam arabası kullanmanın yasa ile yasaklandığı hafta sonlarında belediye otobüslerine binmesine kadar ulaştı (Palme, yaşamını, korumasız bir biçimde eşi ile yürürken uğradığı bir saldırı sonucu yitirdi.)

İsveç, Norveç ve Danimarka’da oluşan “sosyal devlet” ya da “sosyal demokrasi” modellerinin ortak yanları çoktur. Her üç ülkede de, demokratik solcular iktidarda uzun süre kalarak reformlar yapıp kapitalizmin sivriliklerini toplum yararına törpülediler. Toplumdaki “egemen” ve “ezilen” sınıflar bir anlamda ortadan kalktı. Her sınıfın hakkını koruyabildiği, ulusal gelirin oldukça adaletli dağıtımı sonucu herkesin insanca yaşayabildiği bir düzen doğdu.

 

3) Özgürlük ve Eşitlik

        Özgürlük, insanın kişiliğinin ve yaratıcılığının sürekli gelişimi için vazgeçilemeyecek bir ön koşuldur. Özgürlüğün gerçekleştirilebilmesi için bireylerin her türlü toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel baskıdan kurtarılması gerekir. Kişilerin özgürlüğü, ancak başkalarının özgürlüğünü koruma zorunluluğu ile kısıtlanabilmelidir.

Özgürlüğün soyut bir istek düzeyinde kalmayıp, gerçek ve somut anlamda var olabilmesi için; bireyin kendi özgürlüğünü savunabilen, başkalarının özgürlüğüne saygılı, kendi koşullanmalarını irdeleyebilen ve özgürlüğünü toplumun ve insanlığın yararına kullanabilen bir kişi olarak eğitilip yetiştirilmesi gereklidir. Bireyler özgürlüğü bir yaşam biçimi olarak özümsemelidirler. Özgürlüğün sağlanması bakımından vazgeçilmez koşulların başında düşünce, anlatım, inanç ve örgütlenme özgürlüğü gelir.                  

Eşitlik, insanların kişiliklerini özgürce geliştirebilmelerinin ön koşuludur. Eşitlik, bireyin tekdüzeliğini öngörmez tam aksine özgür gelişmenin yaratacağı farklılıkları içerir. Toplumda, kişiler arasında özgürlüklerini kullanma, haklar ve siyasal katılma olanakları açısından hiçbir ayrım bulunmamalıdır. Çağdaş dünyanın ekonomik, kültürel ve siyasal süreçleri eşitsizliği yeniden üreten süreçler olamaz.

 

4) Sui Generis  -kendine özgü- Özellikler

1)   Sosyal demokrat partilerin ortak kurumsal özelliklerinin başında, parti-içi demokrasi ve güçlü bir sol kanadın varlığı gelir. Sosyal demokrat partilerde farklı akımların varlığı bir gelenek sayılabilir. Sosyal demokrat parti kongrelerinin genellikle heyecanlı ve tartışmalı geçmesinin temel nedeni bu farklılaşmadır.

2)    Sosyal demokrat partilerin öteki özelliği, güçlü, çalışkan ve üretici bir sol muhalefeti barındırmalarıdır. Muhalif unsurlar, parti yönetimine geleneksel olarak egemen “durmuş- oturmuş” ekiplerin, profesyonel politikacıların, tecrübeleri-ihtiyatlı sendikacıların ve çoğunlukla da genç ve aydın unsurların etkin olduğu gruplardır.

3)   Sol kanatlar genellikle, yeni düşüncelerin üretildiği kaynaklardır.

4)   Bu kanat, sosyal demokrasinin ideallerini biraz da ütopyasını temsil eder.

5)   Ülkeyi ya da partiyi yönetmenin güncel hesapları içindeki yönetimlerin ödün vermek ve sağa kaymak eğilimlerine karşı, “aşılmaması gereken çizginin” ifadesi ve güvencesi, bu sol kanatların varlığıdır.

 


Kaynaklar

1. Sosyal Demokrasi ya da Demokratik Sosyalizm Nedir, Ne Değildir,  İsmail Cem, 7. Basım.

2. Yeni Sol, İsmail Cem, Birinci Basım.

3. İstihdam, Faiz ve Para Teorisi, Keynes, 1980.

4. Brandt ve Kreisky’ye 17 Mart 1972 Tarihli Mektup, Olof Palme.

5.   www.wikipedia.com ve diğer internet siteleri

6. Ankara Hukuk Fakültesi, Kamu Hukuku Ders Notları, 1994-95.

7.  Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği, Ahmet Taner Kışlalı, 1994.

8. Siyasi Çatışma ve Uzlaşma, Ahmet Taner Kışlalı, 1993.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1255 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler