1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sonunu Seyredemediğim Filmler
Sonunu Seyredemediğim Filmler

Sonunu Seyredemediğim Filmler

Hamileliklerim sırasında izlediğimiz filmlerin pek çoğunun ya başını ya da sadece sonunu hatırlarım. O dönemlerde kanepede uyuyakalmak izlenen filmden çok daha cazip/tatlı -daha da önemlisi izleyememe sebebi dıştan değil içten- geldiği için kaçırmış olduğ

A+A-

 

Hamileliklerim sırasında izlediğimiz filmlerin pek çoğunun ya başını ya da sadece sonunu hatırlarım. O dönemlerde kanepede uyuyakalmak izlenen filmden çok daha cazip/tatlı -daha da önemlisi izleyememe sebebi dıştan değil içten- geldiği için kaçırmış olduğum bu filmlere yönelik herhangi bir pişmanlık ya da özlem duymamaktayım.

VHS dönemi en çok film izlediğim dönemdir. Her hafta kiraladığımız filmleri arka arkaya, bazılarını ailecenek seyreder, yenilerini almak için yeniden videocuya giderdik. Bugün ‘klasik’ diye sınıflandırılan bütün o filmleri VHS’ten izlediğimi söyleyebilirim rahatlıkla. Tabii hayalkırıklıkları yaşadığımız durumlar da yok değildi. Mesela, kiralanan VHS’nın üzerinde alakasız, başka bir kayıt (bazen sonuna doğru porno!) bulunması, ya da videonun bozuk olması, sarması, kopması, cihazda takılı kalması vs...

Sonra tek bir uzun metrajın en az iki CD’ye kaydedilebildiği dönem geldi. Bu döneme ait hayalkırıklıkları da yaygındı; özellikle yoldan, sokaktan satın alınan korsan CD’ler pek çok kez üzerinde adı yazılı filmi barındırmazdı içinde. İstanbul korsanistan cumhuriyetinden bu yolla arşivime eklenmiş dünya kadar Uzak Doğu yapımı film var mesela! Yine de CD dönemine ait en büyük yarım kalmışlığım ‘Dogville’ filmidir. İkinci CD’de meydana gelen bir arıza yüzünden filmi bitirememiş, sonunu izlemek için en az on yıl beklemek zorunda kalmıştım.

Sonra DVD çağı geldi; takip etmiyorum, belki de bazı teknoloji manyakları için geçti bile..? CD’ye ait sıkıntıların bir kısmını paylaşsa da farklı olarak VHS yılları misali, -ancak tüketim çağına uygun olarak- kiralamaya değil sahip olmaya yönelik DVDciler açıldı. Böylece, herhangi bir sorun çıktı mı her gün köşebaşı değiştirmek zorunda kalan adamcağızdan farklı olarak muhatap olabileceğimiz birisini bulabiliyoruz en azından. Gerçi, çocuklarımız ve onların sebep oldukları parmak izleri ve çizikler nedeniyle hala sonunu seyredemediğimiz bir ‘Peter Sellers Biyografisi’ var ki, 3 yıl oldu hala yeniden bulup da izlemeyi bekliyoruz.

Sonuçta kendimi ‘yetişkin’ olarak sayabileceğim bu son yirmi yıllık dönemde başladığım ama o ya da bu sebeple sonunu/sezon finalini seyredemediğim pek çok film ya da TV serisi oldu. Çoğu teknolojik nedenlerle. Ancak, özellikle çocuklarımız doğduktan sonra benmerkezimin yer değiştirmesinden ötürü bu yarım kalmışlıklar çok rahatsız etmiyor beni. Zamanı gelince, fırsat bulunca nasılsa izlerim diyorum. İzleyemezsem de napalım.

Ama, benmerkezimin yerli yerinde ve sapasağlam olduğu bir ergenlik dönemim var ki, durum farklı. Ergenlik yılları halıhazırda pek çok yarım kalmışlığı bünyesinde barındırır. Sosyal, duygusal, fiziksel, psikolojik ve cinsel. İşte, bunların hiçbirine girmeden, ya da belki de tam da ortalarından geçerek ergenlik yıllarıma ait yarım kalmış bir filmden bahsetmek istiyorum fırsat bulmuşken.

80li yıllarda BRT’nin gafletine uğramış pek çok filmden sözetmek mümkün. Filmin en heyecanlı yerinde araya giren Türkçe, Rumca, İngilizce haberleri sabırla izleyip sonra da filmin devamı yerine alakasız bir programla başbaşa kalmış bir tek ben değilim sonuçta.

Yok, benim ergenlik yıllarımın en önemli yarım kalmış filmi BRT’nin sabah ne yediğini unutan gece çalışanları yüzünden gerçekleşmedi. Onun yerinde yine aynı yıllarda zırt bırt meydana gelen, ve aslında aile olarak bize çok tatlı muhabbetler de kazandıran elektrik kesintileri nedeniyle gerçekleşti.

Ya Cuma, ya da Cumartesi akşamıydı. Kıştı ve ben gece geç saat film izleyebiliyorsaydım bu ancak ve ancak haftasonu mümkündü. Tüm ergenliğimin geçtiği 5. kattaki evimizin salonunda annemle ‘Damdaki Kemancı’ müzikalini izliyorduk ki, en tatlı yerinde, büyük kızını istemeye gelen gençle kemancının karşılaşacağı sahnede aniden bir zifiri karanlık!

Balkona çıktığımı, mahalledeki tek apartman olduğumuz o yılların avantajı ile tüm Lefkoşa’nın karanlıklar içinde önüme serili olduğunu gördüğümde dünyam yıkılmıştı. O yılları yaşamış herkes bilir, lokal kesintiler kısa genel kesintiler uzun sürerdi.

Kaç saat beklediğimi hatırlamıyorum, ama uzun gelmişti. Filmin çoktan bittiğini bilmeme rağmen yine de beklemiştim. Sonra da annemin “hade yat artık, bitti” demesiyle yatağa gitmiştim.

İçimde hep ukte kalmıştır o film. Beş kız babası yaşlı kemancının, kızlarına olan aşırı düşkünlüğü, her birinin hayatına giren genç erkeğe yönelik hissettiği tatlı kızgınlık, hatta kıskançlık... Ergenlik yıllarının duygusal iniş çıkışları içerisinde, ilk aşkını yaşayan ya da yaşama arzusunda olan, temelde babasına yakın olmak isteyen her genç kız için bir parça kendini bulduğu bir filmdi.

Yıllar sonra youtube’dan bölümlerini indirip tekrar izlemeye çalıştımsa da olmadı, izleyemedim. Hiç hatırladığım gibi değildi, hatta neden bu kadar sevdiğime, bu kadar gözümde büyüttüğüme anlam veremedim. Sonuçta her şey gibi o da kendi dönemi içinde güzeldi.

‘Damdaki Kemancı’yı o dönem sonuna kadar seyretseydim anlamlı olacaktı, şimdi ise... Neyse biz istesek de istemesek de bazı şeyler yarım, bitmemiş veya sonu seyredilmemiş kalıyor bu hayatta. Hatta, kendi hayatımızın sonunu bile biz seyredemiyoruz, başkaları seyrediyor, değil mi? 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 740 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler