1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. SON GÖRÜŞMELERE SON ÖNCE EROĞLUNDAN...
SON GÖRÜŞMELERE SON ÖNCE EROĞLUNDAN...

SON GÖRÜŞMELERE SON ÖNCE EROĞLUNDAN...

Şimdi aradan biraz zaman geçtikten sonra Cenevre’de zaman takvimi açıkça olmayan, ama belli bir “fiili” zaman takvimi olan bir görüşme programı ortaya koyan BM Genel Sekreteri’nin açıklamasından sonra; Cumhurbaşkanı Eroğlu, arka ar

A+A-

 

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu’nun Kıbrıs’a yaptığı ziyaret nedeni ile yazdığım yazıda yaptığım tespitler, yaşadığımız kısa sürede daha net olarak gözükmeye başladı

O yazıda Sayın Davutoğlu’nun, Cenevre sonrası ciddi bir barış dilini kullandığını yazmış, ama tehditvari bir söyleme girmemekle birlikte, açıkça o konuşmada da diplomatik bir dille, bir de “SON” olduğunu söylediğini yazmıştım...

 

Şimdi aradan biraz zaman geçtikten sonra Cenevre’de zaman takvimi açıkça olmayan, ama belli bir “fiili” zaman takvimi olan bir görüşme programı ortaya koyan BM Genel Sekreteri’nin açıklamasından sonra; Cumhurbaşkanı Eroğlu, arka arkaya yaptığı açıklamalarla, BM’nin kesin olarak ifade etmediğini söylemeye başladı. “Ekim son” demeye başladı. Bakın, BM Genel Sekreteri, Ekim’deki zirveye atıf yaparken aynı zamanda bunun sonrasın da hedef olarak, bir uluslararası konferans önermesi veya niyeti de ortaya koydu. Şimdi Sayın Eroğlu, bütün bunları es geçerek kendisi bir takvim ortaya koydu. İlla ekim son. Bu nedir?.

Bu açıkça, niyetin olumsuzluğunu sergilemektedir. Çünkü eğer samimi olunsaydı, o zaman başka olurdu. Çünkü uluslararası konferans, “Türk” önerisidir. Siz nasıl olur da, sizin öneriniz olan bu konuyu, BM Genel Sekreteri ifade etmesine karşın, buna geçiş olanağını zorlamadan ve bunu ifade etmeden, hedef diye de koymadan ekimi son diye ifade edersiniz?

Bir başka soru daha var. Cenevre sonrası BM Genel Sekreteri, BM’nin görüşmelerdeki konumunu daha da etkinleştireceğinden söz etti. Peki o zaman niye; BM’nin görüşmelerdeki konum ve düzeyinin yükseltilmesinden yana olduğunu ifade eden “Türk” tarafı olarak Sayın Eroğlu, bunu uluslararası konferans ile bağdaştırmaz ve hatta Hakemlik konusunu da dilendirmezde, EKİM SON diye açıklama yapar? Nasıl olurda BM Genel Sekreteri’nin yerine kendisini koyarak, ekim ayını son diye gösteriyor?.

 

PEKİ CENEVRE’DE NE OLDU?

Ha şunu da yazayım. Cenevre’de elbette ki olumlu bir ortam gözüktü. Ama bu ortamdan, Kıbrıs Türk basın ve siyaset dünyasında yansıtıldığı gibi çok da “Türk” tarafı lehine kesin bir iyimserlik çıkmadı. Bakın, Sayın Kudret Özersay açık bir üslupla ve doğru bir noktayı işaret etti. Ama çok açık bir başka doğruyu söylemeden, hatta ona eleştiri getirerek bunu yaptı.

Sayın Özersay’ın da işaret ettiği gibi olan biten; 750 sayılı Güvenlik Konseyi kararının iki tarafça da ses çıkartılmadan onaylanmasıdır. Ha evet doğrudur, o kararda çok açıkça olan bir husus vardır. “Kurucu” devletlerde toprak ve mülkiyet çoğunluğu yönetici topluma ait olacaktır.

Bu doğru, ama doğrunun eleştirilen veya gizlenen diğer noktası da şudur. O da 750 sayılı Güvenlik Konseyi kararında kurulacak olan Federal Cumhuriyet’in tek ve ortak egemenliği olacağı, tek siyasi kimliği ve yurttaşlığı olacağına dair de BM çözüm belgelerinde yer alan maddelere açık atıf vardır.

Ama buna karşın, gerek Sayın Kudret Özersay, gerek Sayın Osman Ertuğ yaptıkları açıklamalarda egemenlik ile ilgili çekinceleri olduğunu; yazım sorunları olduğunu, tek egemenlik konusunda problemleri olduğunu yazdılar, söylediler.

Peki bu nasıl olur? 750 sayılı BM kararının işinize gelen ilkesinin ifade edilmesine sevinç ve abartılı başarı takdimleri ama o kararın diğer unsuru olan, yani egemenliğe dair unsura da itiraz. Ne yani siz Sayın Eroğlu’nun ifade ettiği gibi, Rumların vermesi ve sizin esnememeniz üzerine çözüm mü sağlayabileceksiniz? Böyle bir barış veya antlaşma kültürü olabilir mi? Bu nasıl iş?

Bu arada yazalım. Güneyde de Sayın Nikos Rolandis haklı bir tespitle BM Genel Sekreteri’nin açıklamasındaki o ifadenin, 1475 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararını da ifade ettiğini, bunun da Annan Planı’na atıf olduğunu Rum siyasilerine hatırlattı. Doğrudur. Bu Eroğlu içinde bir hatırlatma olmalıdır. Ne umdum, ne buldum! Peki bizde siyaset ve basın dünyamız bu gerçeğe değindi mi?

Yani, ekime de BM, halk deyimi ile söylersek gonnora mı yiyecek? Sizin, 750 sayılı karardaki egemenlik tanımına itirazınızı da eğer böyle devam ederse yok mu sayacak? Sorumluluktan azade mi olacaksınız? Ha Sarayönü’ne dönük hava basmayı düşünürseniz, bu da işlemeyecek.

Ayrıca açıkça yazayım. Öyle toprak görüşmesinde “oran konuşmayız” da diyemeyeceksiniz. Konuşacaksınız. Çünkü mülkiyetle başlandığında da duymuştuk, “toprağı görüşmeyiz, hepsinden sonra görüşeceğiz” sözlerini. Çatır çatır konuştunuz.

 Hem ne demektir Sayın Özersay’ın dediği, ben anlamadım. “Toprak başlığında verilecek bölgelerdeki mülkiyet rejimini de görüşeceğiz.” Bu nasıl bir mantıktır? Hem vereceksiniz, yani siz “onların” olacak olanın mülkiyet rejimini de mi konuşacaksınız!!! Barış kültürüne bakın. Öyle ise yazın bir metin ve koyun Sayın Hristofyas’ın önüne ve ona “ya imzala, ya karışmam ha” deyin.

 

SAYIN DAVUTOĞLU’NUN SERTLEŞMESİ

Şimdi Sayın Davutoğlu süreci gerecek, zorlayacak ve yeni bir düzeleme geçme niyeti konusunda, çok açık bir başka açıklama yaptı. Eğer 2012 Temmuzuna kadar çözüm olmazsa, Kıbrıs’ın AB Dönem Başkanlığı’na dönük sert bir üslupla; Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığı geldiğinde, AB ile ilişkileri dondurma açıklaması yaptı. Bu Türkiye açısından AB ile ilişkileri çok gerecek bir tavırdır.

Elbette bu konuda ciddi bir yanlış var. Güney’in bağnazları AB üyeliğini Türkiye’ye baskı için güçlü bir silah olarak hesapladılar. Avrupa’nın aşırı muhafazakarlarının Türkiye’nin üyeliğine şaşı bakan güçlerine çok güvendiler. Ama sonuçta zaman lehlerine olmadı. Çünkü global kriz AB’yi sarstı, iç ve dış etkinliğini azalttı. Türkiye ise ekonomik ve siyasi temelde krizden etkilendi, ama daha güçlü bir şekilde bu sıkıntı içinden çıktı. Böylece o silah zaman uzadıkça hem Türkiye’nin AB süreçlerine ilgisini ve heyecanını azalttı hem de çok da etkili olamadı… Çünkü ilk AB kaldıracı hem demokratik düzlemede hem de ekonomide Türkiye’ye çok yol aldırdı. Şimdi AB sorunlu. Çekim merkezinin etkisi eskisi gibi değil. Zamana oynamak güneyin işine gelmedi. Dün bizim işimize gelmediği gibi. Elbirliği ile ortak yurda zaman kaybettirdik.

Ama ben Sayın Davutoğlu’nun söylediklerinden irkildim. Dünkü tecrübeler bende bu irkilmeyi yaptı. Çünkü 1997’ de Lüksemburg zirvesinde AB, beklentinin tersine Türkiye’ye aday üyelik statüsü vermedi. Bu elbette ki AB’nin yanlışı idi. Ama ne gelişti? Bu karardan sonra derhal Kıbrıs’ta, “toplumlararası görüşmeleri kestiğimiz ve görüşmeleri ancak ‘devletten devlete’ yapabileceğimize” dair KKTC Meclisi’nden karar geçirildi. Arkasından da artık federal çözümü değil, konfederal çözümü öngördüğümüz açıklandı.

Ondan sonrası malum. Çakma gürleme. “Ne AB isteriz, ne çözüm ve AB kıyma makinesidir” falan filan ve bol bol tehdit. Ayrıca da 1960 Garanti Antlaşmaları’na atıf yaparak, “Türkiye üye olmadan Kıbrıs, AB’ ye üye olamaz” argümanları. Bütün bunlarla ortalık allem kalem edildi. Peki sonra ne oldu?

1999 da Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye aday ülke statüsü verildi. Ama Kıbrıs’ın da çözüm olmadan AB’ ye üye olması prensibi, hem Türkiye, hem de Kıbrıs Türk liderliği tarafından kabul edildi.

Yani, Türkiye üye olmadan Kıbrıs üye olamaz diye çıkılan yolda; Türkiye aday ülke olunca, bırakın “Türkiye üye olmadan Kıbrıs, AB’ye üye olamaz” tezini; Kıbrıs’ta çözüm olmadan, Kıbrıs’ın üyeliği kabul edildi.

Şimdi, Sayın Davutoğlu’nun bu açıklaması ile ben iliklerime kadar titredim. Bundan sonra demek ki “SON” olursa, bu kez de çözüm mözüm olmadan, Türkiye’nin başlıklarının açılması, görüşülenlerin de kapatılması gelişmesi sağlanırsa ve bize de bazı sınırlı ekonomik avantajlar verilirse, çözüm olmadan, yine ortada kalma ihtimalimiz doğdu. Yine öksüz çocuk olma halleri bekliyor bizi...

 Sayın Eroğlu, UBP, diğerleri çok sevinmesin, bu “sert açıklamalara”. Konfederasyona geçildiği açıklandığında etekleri zil çalmıştı. Ama sonraki süreçte cami havlusunda kaldık. Bunun için Cenevre sonrası, Eroğlu’na fazladan misyon biçen ve temelsiz olan bazı “çok olumlu oldu” gibi gerçekçi olmayan, yapay değerlendirmelere değil ; en çetin tavırla, al-ver’in savunulması ve alınıp verilecek olanın da Kıbrıs’ta kalacağı gerçeğine dayanarak, “resmi” görüşlerin dışında, gerçekçilik unsurunu elden bırakmadan, federal çözümün kendisine dönük sivil inisiyatifleri, Türkçe ve Rumca geliştirmek gerekmektedir.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 835 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler