1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sömürgeci dayatmalar
Sömürgeci dayatmalar

Sömürgeci dayatmalar

TUĞRUL İLTER: Kuzey Kıbrıs’ta kriz, yeniden yapılandırma, özelleştirme’nin arka planı…

A+A-

Kuzey Kıbrıs’ta kriz, yeniden yapılandırma, özelleştirme’nin arka planı… ya da sömürgeci dayatmalar

                                                                          

                                                                           TUĞRUL İLTER

                                                                           tugrul.ilter@emu.edu.tr

 

 

 

Kaçınılmaz zorunluluk değil, zor(balık)la dayatma; demokratik değil diktatörce yönetim zihniyeti

Kuzey Kıbrıs’ı ayrı bir oluşum olarak kuran tarihinden başlayarak şimdiki “yeniden yapılandırma” dayatmalarına kadar bir dizi müdahaleler silsilesi yaşamaktayız. Bu durumun Kuzey Kıbrıs’a özgü kimi ayırt edici özellikleri olmasının yanı sıra daha geniş bir kapsamı da var. Kıbrıs’ın tüm tarihi bir müdahaleler tarihi olduğu gibi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu da bir müdahale sonucudur örneğin. Daha kapsamlı olarak ise, belki ta “fetih ve keşif” çağından başlayarak, modernitenin öteki yüzü olan emperyalizm ve sömürgeciliği sürdürerek, bugün “çağdaş kalkınmışlığı” betimlediğini düşünmemiz istenen küresel çaplı bütün o yeniden yapılandırma silsilesinin de bir halkası burada yaşadıklarımız. Farklı olana ve farklı düşünüp yaşayana müdahaleyi zorunlu görüp onu “yeniden yapılandırarak” kendi doğru bildiğine indirgemeyi amaçlayan zihinsel bir kavrayış ve onun fark(lılığ)ına karşı etik olmayan bir konumlanış ile karşı karşıyayız.

Zygmunt Bauman, Intimations of Postmodernity (Routledge 1992) adlı çalışmasında, modernizmin kendisini ürküten bir keşfinden söz eder. O zamana kadar her şeyin Tanrı tarafından yaratılıp, onun amacına ve planına göre var olup, düzenlenip geliştiğine inanarak (teoloji/teleoloji) ve kendisini buna dayanarak güvende hisseden insan, bunun kendi inancının bir yansıtması olduğunu fark etmesiyle birlikte, temel aldığının kendisinin temelsizliğini keşfeder. Bunun sonucunda bunalıma girip bir güvenlik krizi yaşar. Kendi inancının gölge oyunu dışında bir temel, düzen, plan yoktur, bastığımız yerin altı boşluktur. Ancak modernizmin bu bunalıma tepkisi bir bakıma kendi keşfettiğini inkara dayanır çünkü bundan çıkardığı vazife “boşluğu doldur, düzenle, planla; herkese ve her şeye müdahale edip onların düzene, plana göre yaşamalarını sağla; aksine izin verme” olur. “Düzen ve ilerleme” Avrupa Aydınlanmacı düşüncesinden Jön Türklerin İttihat ve Terakki Partisi’nin adına ve Brezilya bayrağındaki “orden e progresso” düsturuna kadar geniş bir yelpazede bunun için önemli görülmüştür. Beatles’ın Avrupa’da toplumsal muhalefetin yükseldiği yıllarda yazıp söylediği “Let it be” (Kendi haline bırak) şarkısı ya da “The Wall” filmindeki “Teacher, leave those kids alone” (Öğretmen, çocukları rahat bırak) düsturu onların şarkısı ve düsturu değildir. Nitekim kendisinden icazetli olmayan farklılara, onun “yeniden yapılandırıp” düzenlediği dünyada yer ve yaşama hakkı yoktur. Onlar onun gözünde artık birer atıktır. Bu bakımdan günümüzde de devam eden modernleşme tarihinin aynı zamanda bir emperyalizm ve sömürgecilik tarihi olması hiç de şaşırtıcı değildir.  Benim kimi çalışmalarımda önerdiğim gibi, modernist bakış açısı bizi bu bakışın öznesi olarak sömürgeleştirmeye hazırlanmış olarak konumlandırır. Bu konumdaki belirleyici özellik ise “krizden kurtulmak için yapılması gerekenin” herkese -sadece yerel olarak değil, küresel olarak da- dikte edilmesidir. Bu konumdan bakınca modern olanın kendi içindeki farka prim veren, o farkın sesi olan demokrasi, eğer kullanılabiliyorsa kullanılır ama hiç de zorunlu değildir. Ayakbağı olduğunda hemen ortadan kaldırılır. Benim üniversitem DAÜ’de yöneticilerin seçimle işbaşına gelmesini öngören demokratikleşme uygulaması, halen DAİ ve DAK’ın özelleştirilmesindeki rolü nedeniyle gündemde olan ve kendisi de seçimle işbaşına gelmiş bulunan rektör ve onun üniversite yönetimindeki yandaşları tarafından, bunun için sorgusuz, sualsiz ve hiç tartışmasız uygulamadan kaldırılmıştır.  Zorunlu görülen, dikte edilmesi gerektiği düşünülen düzenin her koşulda, her türlü araç kullanılarak, dikte edilmesidir. Yani karşımızdaki demokratik değil, diktatöryel, sömürgeci ilişkiler zincirinde kendini konumlayan bir yönetim zihniyeti ve onun bizim irademiz hilafına zorla dayattıklarıdır.

Arif Dirlik, sömürgeci ilişkide mağdur olanların, yaşadıkları mağduriyetin teleolojiden (“tarihin,” “günümüzün,” “değişimin” değiştirilemez ereğinden, kaçınılmazlığından)  kaynaklanmayıp kendileri üzerinde bir zor kullanımından kaynaklandığını fark etmeleriyle postkolonyal bir bilince ulaştıklarını söylerken bizim burada yaşadıklarımıza da ışık tutuyor.

 

Şok doktrini: Önce batır sonra sat

Naomi Klein, The Shock Doctrine (Allen Lane 2007) adlı çalışmasında bize dayatılan “yeniden yapılandırma” ve “özelleştirme” uygulamalarını bilgilendiren Milton Friedman’cı kökten kapitalist ekonomi anlayışını benimseyen yöneticilerin bu anlayışı hayata geçirebilmek için (1) nasıl otoriter koşullara, zor kullanımına ihtiyaçları olduğuna, ve (2) bu koşulları oluşturmak için nasıl savaşlar, doğal afetler ya da 9/11 gibi beklenmedik saldırılar türünden insanları şoka sokan kriz ve felaketlerden yararlandıklarına, hatta gerektiğinde böylesi felaketleri, krizleri, kendileri yarattıklarına dikkatimizi çekiyor. İnsanları şoka sokup tepkisizliğe iten bir “acil kriz” durumu olacak ki bu krizin, ya da felaketin mağdurları toparlanıp kendilerinin olana, kamusal olana, sahip çıkamasın, kendilerinin olanın özelleştirilerek birilerine peşkeş çekilmesine tepkisiz kalıp, göz yumsunlar.

Klein, DAÜ yöneticilerinin kendi başlarına aldıkları kararlar sonucu DAİ-DAK’ın borcunu iki katına çıkarmalarına rağmen neden başarısızlıklarının hesabını vermediklerini ve bu artmış borcu söz konusu okulları yasadışı yolları da içerecek şekilde özelleştirmenin bahanesi olarak kullanmalarını, aynı yönetimin neden DAÜ’deki demokratikleşme uygulamasını çöpe attıklarını, şimdiki Türkiye Büyükelçisi’nin henüz Yardım Heyeti Başkanı’yken neden Kuzey Kıbrıs’taki sendikaları ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak gördüğünü daha iyi anlamamızı sağlayan bir perspektif sunuyor. Direniş eylemlerimizde görülen bir pankartta yazılanlar, “önce batır sonra sat,” sömürgecilerimizin ve işbirlikçilerinin bize yaşattıklarının bu yönünü veciz bir şekilde anlatıyor. Kendi irademize, bizim olana, demokrasi mücadelemize, sendikalarımıza ve öteki demokratik örgütlerimize sahip çıkalım!

 

Ekonomi kavramı ev geçindirme gailesini anlatır, zengini daha zengin edecek şekilde dünyayı değiştirmeyi değil

Bize dayatılan “yeniden yapılandırma” paketleri ve içerdikleri özelleştirmeler milliyetçi ideolojik ve politik gerekçelerin yanı sıra, “ekonomik” bir kar/yarar-zarar hesabına dayandırılıyor, özelleştirilenlerin krizde olup zarar eden kurumlar olduğu da bahane ediliyor. Bu kriz ilişkisine yukarda değindim, burada bahane edilen “ekonomik” gerekçenin ne kadar ekonomik olduğu sorusuna bakalım. Birincisi, benim çeşitli defalar dile getirdiğim gibi (“Özelleştirmeler ‘ilerleme’nin kaçınılmaz gereği midir?… kimin zararı kime yarar ve kimin yararı kime zarar?” Gaile 66; “Demokrasi mi, teknokrasi mi?” Gaile  103), bu kar-zarar hesabının en belirgin özelliği, başta topluma ve çevreye verilen zararlar olmak üzere, belirli zararların “dışsallıklar” olarak hesap dışı bırakılması. Bu durumda etrafına zarar veren bir şirketin “ekonomik” olarak karlı/yararlı gözükebilmesi gibi absürd bir durum ortaya çıkıyor. Ki burada yaşadıklarımızı başka türlü anlamlı kılan bir çerçeve bu. Üstelik bu başkalarına ve çevreye zarar vererek kar etme düzeni “küreselleşiyor,” ve dünyamız bunu olanaklı kılacak şekilde “yeniden yapılandırılıyor.” Burada vurgulanması gereken, o şirketlerin verdikleri zararın, zarar olarak görülmesi ve bu zarardan sorumlu tutulmaları, olduğu kadarıyla, o hesabın aklını kullanarak olmuyor. O akla eleştirel, farklı bir akıl perspektifinden, kamu ve çevre yararını etik-politik bir sorumlulukla değerlendirip gözeten bir demokratikleşme hareketinin dayatması sayesinde oluyor. İkincisi, bu “ekonomik” yarar-zarar hesabı aslında ekonomi kavramının kendisini çarpıtıyor. Ekonomi sözcüğü Yunanca “oikos,” yani ev kökünden gelip ev ya da hane halkının ev geçindirmesi uğraşını anlatıyor. Oysa, ironik bir biçimde, ekonomi yukarda değindiğimiz hesapla özdeşleştirilince, geniş kitlelerin ev geçindirme gailesi “ekonomik” gerekçelerle dışlanıyor. The Ecologist, Güney Afrika’yı sömürgeleştiren Boer’lerin yerlileri nasıl “ekonomik” anlamda tarım yapmayıp geçimlik üretim yaptıkları gerekçesiyle kamusal topraklardan sürdüklerini belgeliyor. Günümüzde de, örneğin, ev kadınlarının evi geçindirme emeklerinin “ekonomik” bir eylem sayılmayıp onların “ekonomiye” kazandırılmalarıyla ilgili girişimlerin haberlerini okumuyor muyuz? Sömürü ve eşitsizliğe dayalı bu neo-liberal ya da, Klein’ın düzeltmesiyle, neo-muhafazakar ekonomi dayatmaları bütün dünyada gittikçe küçülen bir azınlığın hayasızca zenginleşmesine aracı olurken, bu ilişkinin karşı tarafında gittikçe büyüyen kitleler ise daha da yoksullaşmaktalar. Yani neo-muhafazakar ekonominin gereklerinin yerine getirilmesi, dayatılan paketlerin uygulanması, bu eşitsizliği ve artan yoksullaşmayı ortadan kaldırmıyor, tam tersine bu sonucun nedeni. Bu iki saptamayı birleştirince yine bu çarpıklıkları düzeltebilmek için demokratik mücadelenin önemi ortaya çıkıyor.

 

Milliyetçilik değil, demokrasi mücadelesi

Bugün biz Kuzey Kıbrıs’ta sömürgeciliğe karşı postkolonyal bir mücadele veriyoruz ama mücadelemiz milliyetçi bir mücadele değildir. Milliyetçiliğin millet kavramı, muhalefet eden, asimile olmayan, toplandığında bütün etmeyip artık kalan farklardan arınmış, böylesi “iç ve dış düşmanlardan” arındırılarak “üniter,” “bölünmez bir bütün” oluşturan yekpare bir kimlik anlayışı üzerine kuruludur, dolayısıyla kaçınılmaz bir biçimde totaliterdir. Modern Kıbrıs tarihi boyunca yaşanan trajediler bir bakıma hep bu yekpare kimlik anlayışının farklılıklarımıza zorla giydirilmeye çalışılmasından kaynaklanmıştır, kaynaklanmaktadır. Geçen gün Kuzey Kıbrıs’ta İlahiyat Fakültesi kurulacak demeciyle gündeme oturan “Tüm İlahiyat ve Yüksek İslam Enstitüleri Mezunları Derneği” (TİYEMDER) Başkanı Selahattin Yazıcı, Türkiye Başbakanı Erdoğan’a yazdığı raporda “Yerli Türkler ile Göçmen Türkler arasında kültürel, sosyal, dini, milli alanlarda derin ayrılıklar oluşmuş ve bu durum milli birlik ve beraberliğin, dini ve kültürel değerlerimizin gelişip inkişafına mani olmaktadır. Kıbrıslı vatandaşlarımız arasındaki yılların ihmaliyle oluşan bu ayrılığın tek ilacı harcı, hamuru, İslam’ın toplumda, kalplerde oluşturacağı kardeşlik, birlik beraberlik bilincinin şuurunun oluşturulması çabalarının artırılması gereğidir.” derken referansı yine bu kimlik anlayışıdır. Buna karşılık muhalefet, hatta antagonist bir muhalefet, demokraside bertaraf edilmesi gereken bir engel, dışlanması gereken bir fazlalık, “harmanlanması” ya da “yeniden yapılandırılması gereken” bir istenmeyen olarak görülmez, tersine demokrasinin olmazsa olmazıdır. Demokrasinin demos’u kökten çoğuldur. Ayrıca milliyetçilikte, hani şu faşizme adını veren fasces’de, yani baltalı çubuk demetindeki baltanın temsil ettiği lider, sorgulanamaz ve hesap vermez iken, demokraside hesap verilebilirlik yine olmazsa olmazdır. Bizim Kıbrıslı Türk kimliğimizin referansı milliyetçiliğin “millet”i değil, demokrasinin “demos”udur, öyle de olmalıdır.

 

Demokrasi var ya da yok değil, demokratik mücadele var ya da yok

Kuşkusuz farklı toplumları kurumsal işleyişlerine bakıp karşılaştırarak daha az ya da fazla demokratik diye nitelendirmek mümkündür. Ama şunu da unutmayalım. Demokrasi hiç bir zaman tam mevcudiyet halinde var olan bir şey değildir; ki burada demokrasi var, orada yok diyebilelim. Demokrasi her zaman gelecek oluşumuna açık bir “gelme” halindedir, hiçbir zaman tam değildir, hep eksiktir. Bu nedenle değil midir ki zaten demokratik hak ve özgürlükler -antik Yunan demokrasisinin kölelerinden, kadınlarından, Fransız Devrimi’nin çulsuz mülksüzlerinden Amerikan Devrimi’nin siyahlarına ve günümüzün başka ötekileştirilmişlerine kadar- hep daha kapsayıcı olacak şekilde genişletilebilmişlerdir ve daha da genişletilebilmektedirler?

Ayrıca demokrasinin bir ülkede olup olmadığından söz etmek, onun bizimle yani “demos” ile ilişkisini de dışsallaştırmaktadır -sanki demokrasi demos’un dışında var ya da yok olabilirmiş gibi. Radikal demokrasi teorisyenleri Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau, bu nedenle “demokrasi yoktur, demokrasi mücadelesi vardır” derler. Kuzey Kıbrıs’ta demokrasi yok diye demokrasi mücadelesini küçümseyip dikte heveslilerinin ekmeğine yağ sürmeyelim. Demokrasi mücadelemize sahip çıkalım! Bir Bandista şarkısının sözlerini azıcık değiştirerek söylersek, “eğer sen demokrasi mücadelesinde varsan orada demokrasi vardır.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 724 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler