1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sol, İktidar ve Muhalefetçilik Üzerine
Sol, İktidar ve Muhalefetçilik Üzerine

Sol, İktidar ve Muhalefetçilik Üzerine

Mertkan Hamit: Gerek kendini 'en solcu' tanımlayan kişiler ve gruplar gerekse kendini 'bilinçli solcu' olarak nitelendirenler solu anlamaya ve anlatmaya çalışırken, acımasız bir biçimde diğer tarafı da karalamaktan geri kalmıyor

A+A-

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com

 

 

         Kıbrıs'ın kuzeyinde yeni sol üzerine yapılan tartışmalar hâlâ daha devam ediyor. Gerek kendini 'en solcu' tanımlayan kişiler ve gruplar gerekse kendini 'bilinçli solcu' olarak nitelendirenler solu anlamaya ve anlatmaya çalışırken, acımasız bir biçimde diğer tarafı da karalamaktan geri kalmıyor. Sol ve sola dair bu kadar öneri varken yeniden bir şeyler söylemek pek kolay değil. Buna rağmen, ortada onca sol önerisi varken, yeniden sol üzerine beni bir şeyler yazmaya iten sebep ise eleştirel teoride vurgulanan ve Tushnet (2011) tarafından tartışılan oppositionism/muhalefetçilik fikridir. Buradan hareketle aslında yeni sol tartışmalarına ithafen, sol için gerekli duruşun meclis içindeki kısır tartışmalardan ve teatral performanslardan öte ‘pratikte muhalefetçilik’ olarak şekillenmesini önereceğim.  Başka bir deyişle bu yazının kapsamı eleştirel hukuk teorisine göre muhalefetçilik kavramını detaylandırmak ve ardından da bu kavramı Kıbrıs'taki solun durumunu göze alarak tartışmaktır.

 

         Sanırım ilk önce eleştirel hukuk kavramları ile detaylı bir tartışmaya girmeden önce, eleştirel hukuk teorisinin temelinde ne yattığını belirtmek gerekmektedir. Eleştirel Hukuk Çalışmaları’nda (CLS), her ne kadar özne olarak hukuka vurgu yapılıyor olsa da, bu alan temelde hukukun ve politikanın zaten birbiri içine geçmiş olduğunu ileriye sürmektedir. Başka bir deyişle eleştirel hukuk çalışmaları, hukuk ve politikayı, hukuk ve iktisadı, hukuk ve psikolojiyi, beraber çalışarak sol üzerine yeni bir yapılandırma oluşturmayı kendine hedef olarak almıştır. Eleştirel hukuk kendini sol'da görürken, Marksizm'i de eleştirmekten geri kalmaz. Daha çok post-modern dil teorisinden etkilenen bu çalışma, dilin ve yazının oluşturduğu kavramları yapı söküm (deconstruction) metoduyla derinlemesine bir şekilde analiz eder. Analizinde, kimi zaman ters bir amaçla kullanmadığımız kelimelerin, söz öbeklerinin aslında algısal düzlemde var olan iktidar ilişkilerini yeniden oluşturduğuna vurgu yapar. Bunun yanında, ekonomik olarak Kuzey-Güney yarım küre arasındaki asimetrik ilişkiyi, Doğu-Batı devletleri arasındaki siyasi hegemonyayı, sürekli Batı değerleriyle veya Kuzey yarımküre merkezli bakış açılarından oluştuğunu tartışarak bu tek yanlı algının çeşitli araçlarla da meşru kılındığını gösterir. 

 

         Benzeri bir biçimde hukuk ve politikaya geleneksel açıdan yaklaştığımızda: politika, genellikle seçilmişlerin oluşturduğu görünür bir güç alanını temsil eder ve politik tercihler yapılırken kişilerin tarafları bellidir. Hukuk ise atanmışların oluşturduğu bir güç alanını temsil eder. Geleneksel olarak hukukun tarafsız olduğu kabul edilir. İşte bu noktada eleştirel hukuk teorisi bu yaklaşımı reddeder. Tarafsızlık olgusunu derin bir biçimde eleştirirken, aslında tarafsız olmanın günün sonunda sistematik tercihleri içerdiğini öne sürer. Başka bir deyişle içerdiği iktidar ilişkilerini bir kenara atarak tarafsızlıktan bahsetmenin mümkün olmadığını öne sürer.

 

         Eleştirel hukuk teorisi, ekonomik açıdan kapitalist ekonomik ilişkilerin ve kapitalizmin getirdiği doğruların ve bu doğruları kabul ederek oluşturulmuş olan değerler sisteminin, yeniden tartışılmasını iddia eder. 'Doğru söylemenin' aslında gücü ve bilgiyi elinde tutan, yönetişim ilişkisine göre açıklanabilecek bir algı olduğunun altını çizer. Örneğin, özelleştirmenin doğruluğu, neo-liberal ekonomik aklın bir sonucu olduğunu söylerken, tek doğrunun bu olmadığını, bu doğrunun neye göre, nasıl oluştuğunu anlamanın önemli olduğunu belirtir. Algısal olarak, dil; bilincimizde sistematik bir oluşum süreciyle beraber belli bir toplumsal yapı içerisinde iyiyi ve kötüyü inşa eder. Bunlara ek olarak, eleştirel teori sadece siyasi alanda yapılacak olan devrimin yeterli olmadığını öne sürer. Çünkü devrim tek başına siyasi alanda yapıldığında ancak mevcut iktidar ilişkileri kendini yenileyebilecektir. Tarihin metafiziksel bir biçimde sürekli ileriye gitme yanılsaması gün yüzüne çıktığında yeni çıkmazlar doğabilecektir. Amaç insanların özgürleşmesi iken tarihte yaşandığı gibi devrimin ardından; daha baskıcı ve daha otoriter yönetimlerin de oluşabileceği ortadadır. Fakat altı çizilmesi gereken bir mesele daha vardır. Bu yaklaşımla devrimin imkânsız olduğu anlamı çıkarılmamalıdır. Devrim'in sadece siyasi yönetimi ele geçirmekle mümkün olmayacağından kastedilen, devrimi yapabilmek için siyasetin yanında eğitim, sivil toplum, ekonomi vb... gibi alanların da yeniden tanımlanmasının gerekliliğidir.

 

         Bu noktada, Tushnet'in (2011) açıkladığı eleştirel hukukun mücadele alanlarından birinin de oppositionism/muhalefetçilik olması yönündedir. Muhalefetçilik yaklaşımı ile devrimsel dönüşümlerin yaşanabileceğine inanılır. Muhalefet olmak ile muhalefetçilik anlayışı arasında ciddi bir fark vardır. Kendini muhalefet olarak tanımlayan kişi/grup, bir sonraki fırsatta iktidar olmayı hedeflemektedir. Başka bir deyişle sırasını beklemektedir. Bu grupların genel olarak mevcut sistematik yapı ile bir sorunları yoktur. Sorun işin yönetimi ile ilgilidir. Sağcılar da solcular da muhalefet olabilir ve sıraları gelince iktidarı ele geçirebileceklerine inanırlar. Halbuki Foucault'nun güç üzerine söyledikleri son derece gerçekçi bir şekilde iktidarın ele geçirilemeyecek, bir ölçüde sadece kontrol edilebilinecek bir şey olduğunu ortaya koymaktadır. Ele geçirilemeyen bir şeyin de kontrol edilmesi durumunda onu değiştirme kabiliyetiniz son derece sınırlı olabilir. Foucault'cu bakış açısından olaya yaklaştığımızda, iktidarın sadece meclisle sınırlı bir kavram olmadığını, iktidarın kendini farklı yüzlerde okula, hastaneye, hapishaneye de yansıttığını ve iktidarı ancak bu şekilde anladığımız takdirde gerçekçi çözümler üretebileceğimizi belirtmektedir.

 

         Bu noktada muhalefetçilik anlayışı ise, seçim sonuçları, meclis aritmetiğinden öte bir yaşam uygulamasını ortaya koyar. Buna göre muhalefet olmak iktidarda olup olmamakla ilgili bir şey değildir. Toplumsal olarak oransal desteğe bakılmaksızın, sisteme karşı durarak şartların iyileştirmeyi hedef almakla ilgili olan, ahlaki olarak da tutarlı olan bir duruşu temsil etmektir. Tutarlılıktan kasıt ise, verilen kararların, her ne şartta veriliyor olursa olsun sınıfsal özneyi, baskı altında olanı, ezileni, mağdur olanı hesaba katarak verilmesi ile ilgilidir. Dahası, eleştirel hukuk teorisi ışığında muhalefetçilik, var olan tüm kurumlara karşı, onların alternatif yapılanmalarını inşa etmeye yönelik bir duruş sergileyebilmek demektir.

 

         Sanırım bu noktadan tüm toplumsal kurumlara karşı muhalif bir söylem geliştirebilmek sol için son derece gereklidir. Çünkü getirileri ve götürüleri ne kadar büyük olursa olsun aile, devlet, parti, sendika, dernek vs... gibi tüm sosyal kurumlar aslında mevcut iktidar ilişkilerinin kristalleşmiş halleridir. Bu kurumların meşruluğu, mevcut iktidar ilişkileri içerisinde oluşmuştur ve onları mevcut iktidar ilişkilerinin dışındaymış gibi göstermek büyük bir göz yanılgısından ibarettir. Mevcut iktidar ilişkileri içerisinde demokratik olarak yapılan talepler aslında sistemin iyileştirilmesine yönelik taleplerdir. Kurumların işleyişinin kalitesinin arttırılması, verimliliğinin değerlendirilmesi, daha iyi çalışacağına dair sözlerin verilmesi sol ve sağın kaygısı değil, iyi yönetişimin bir görevidir. Muhalefetten gelip iktidarı devralan parti beklenildiği gibi kaygılarını sistemin devam edebilmesi yönünde kullanmaktadır. Bu noktada hangi parti gelirse gelsin hiçbir şeyin değişmeyeceğini iddia etmek kimi zaman yerinde bir söylem olabilir. Diğer taraftan hakkını vermek gerekir ki; gelen partilere göre çeşitli yöntemsel farklılaşmalar oluşması mümkündür. Altı çizilmesi gereken nokta ise bu durumun günün sonunda, yeni bir dünya sözü vermiyor olmasıdır.

 

Muhalefetçilik anlayışı, aritmetik bir hesaplama değildir, milletvekili, bakan olmak gibi pozisyonların ötesinde bir sürekliliği temsil eder. İktidar veya muhalefet günün sonunda sistemin kendi içindeki dinamikleriyken, muhalefetçilik bir duruştur. Bu duruş, her ne olursa olsun, yeniden yapılanmayı işaret etmektedir. Muhalefetçilik olarak tanımlanan bu anlayış aslında sürekli bir biçimde alternatif düşünceye, alternatif algılara, yeni olana ve farklı olana alan açarak bir özgürlük alanı yaratmayı ortaya koymaktadır. Adaletsizliğin, şiddetin ve baskının sürekliliğine karşı oluşturulacak özgürleştirici mücadelenin muhalefetin de sürekliliği sayesinde mümkün olabileceğine vurgu yapmaktadır. Sürekli mücadeleye karşı egemen görüşün alternatifin ne olduğuna yönelik şüpheci yaklaşıma ise, somut bir proje vermek bir mecburiyet değildir. Sürekli muhalefetin getirdiği noktada zaten doğal olarak somut projeler oluşturulacaktır.

 

         Eleştirel teori ışığında,  yukarıdaki teorik anlatıya göre toplumsal kurumların zaten tarafsız olmadıklarını, mevcut iktidar ilişkilerinin tanımlanmış olduğu özneler olduğunu ve mevcut sistematik ilişkileri perçinleyici bir role sahip oldukları iddia edebiliriz. Bu nedenden solun dili geleneksel sol söylemden öte, muhalefetçi olmayı içselleştirebilmelidir. Muhalefet olmanın bir başarısızlık, bir eksiklik olmadığını anlamak son derece önemlidir. Çünkü muhalefetçilik sürekli mücadele halinde olmak demektir. Tamamen muhalefet olmaya dayalı bir sol dil oluşturmanın son derece zor olduğu aşikârdır. Buna rağmen solun kafa karışıklığından ortaya çıkan 'ama'cı, 'eğer'ci söylemleri reddeden bir dil sol için son derece gereklidir. 

 

         Bana göre Kıbrıs'ın kuzeyindeki solun ana hareket noktalarından biri de tam yukarıda bahsedilen muhalefetçi eksende olmalıdır. Bu açıdan muhalefetçilik 'meclis' aritmetiği ile ilgili bir durum da değildir. Meclis'te olmak da şart değildir. Öyle ki, muhalefet olmanın meclis aritmetiği ile sınırlı kaldığı tecrübelerden biri olan CTP-BG ve DP veya CTP-BG ve ÖRP iktidarları döneminde iktidarın büyük ortağı olan CTP-BG'nin iç politikayla ilgili birçok konuda tabanı ile ters düştüğü bilinen bir gerçektir. Benzeri bir şekilde birçok parti üyesi ve yetkilileri de dâhil olmak üzere  'seçim kazandık ama iktidar olamadık' yönündeki söylemleri de konuyla doğrudan ilgilidir. Seçim kazandık ama iktidar olamadık söylemi bana göre çok manidardır. Çünkü aslında sol'da kalmak ile iktidar olmak arasındaki açmaza doğrudan bir vurgu yapmaktadır. Seçim kazanabilmek kitlelerden büyük bir destek almak, belli bir anlayışı görünür kılmak demektir. İktidar olmak ise bu anlayışın siyasi alanda uygulamak için elde meşru bir gücün toplanması anlamına gelmektedir. Halbuki, meclis iktidarını ele geçirmek Foucault'nun da dediği gibi iktidarı ele geçirmek demek değildir. Böyle olmadığı da yaşanmış tecrübelerden ortaya çıkmıştır. Oysa ki, Kıbrıstürk solunun altın yılları olarak bilinen ve toplumsal muhalefetin en ciddi duruşunu gösterdiği 2000'li yılların başındaki dönemde, sol partiler siyasi iktidar olmadığı halde, tahmin edilebilenden çok daha büyük adımlar atılabilmiştir.

 

         Bu noktada akılda tutulması gereken aslında solun değişimi gerçekleştirebilmesi için ihtiyacının mecliste iktidar olmak gerekmediği, değişimin sürekli muhalefet hareketi sayesinde de mümkün olabileceğidir.. Bu açıdan, çeşitli parti ve örgütler tarafından, son zamanlarda oluşturulan (Kapalı) Maraş, vicdan-i red, kadın ve LGBT, Ara bölgeyi işgal gibi konulardaki hareketler veya inisiyatifler seçim ile başa gelenlerin değiştiremediği hatta tartışamadığı konuları gündeme getirmeyi başarmıştır. Bahsi geçen mücadele biçimleri mevcut durumlar karşısında takındıkları tavırlar sayesinde, muhalefet olmaktan öte 'muhalefetçi' olarak açıklanacak yeni duruşlar getirerek sınırları zorlamaktadırlar.

 

         Sonuç olarak, diyalektik bir süreç olarak sol, aslında mevcut iktidar yapısına karşı sürekli mücadele veren bir düşüncedir. Bu karşıtlık durumunun ortak bir uzlaşı biçiminde kurgulanması veya bunu beklemek aslında solun yenilenmesi değil, solun solması anlamına gelir. Solun yenilenmesi elbette gereklidir. Ortodoks beklentilerden veya ulusçu akımların etkisinde oluşan anlayışlarının ayıklanması için de sol; ‘yenilenmelidir’. Yeni toplumsal düzeni iyi kavrayabilmek, teknolojik değişimlere ayak uydurabilmek için de ‘sol’ yenilenmelidir. Tüm bu değişim sürecine etkili bir şekilde cevap verebilmek için ise solun, yukarıda bahsedilen muhalefetçi anlayışı hareketinin merkezinde tutarak gerçekleştirmesi son derece elzemdir.

 


Kaynaklar

Aktaş, Sururi. Eleştirel Hukuk çalışmaları. İstanbul: Kazancı Kitap, 2006.

 

Tushnet, Mark. "Some Current Controversies in Critical Legal Studies." German Law Journal 12.1 (2011): 290-99.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1241 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler