1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Siyasette ve Eğitimde Bilgi-Beceri İkilemi ve Yeniden Yapılanma
Siyasette ve Eğitimde Bilgi-Beceri İkilemi ve Yeniden Yapılanma

Siyasette ve Eğitimde Bilgi-Beceri İkilemi ve Yeniden Yapılanma

Ahmet Güneyli: İçinde bulunduğumuz dönem her ne kadar “bilgi çağı” olarak adlandırılsa da, “beceri”nin bilgiden daha değerli olduğunu düşünenlerdenim. Örneğin, bir öğrencinin Türkçe dersindeki dilbilgisi kurallarını çok iyi bilmesi

A+A-

 

 

Ahmet Güneyli

ahmet_guneyli@hotmail.com

 

 

İçinde bulunduğumuz dönem her ne kadar “bilgi çağı” olarak adlandırılsa da, “beceri”nin bilgiden daha değerli olduğunu düşünenlerdenim. Örneğin, bir öğrencinin Türkçe dersindeki dilbilgisi kurallarını çok iyi bilmesi, onun konuşma ve yazma becerilerinin mükemmel olmasını sağlar mı? Özneyi, dolaylı tümleci, isim tamlamasını hatta noktalama işaretlerini ve yazım kurallarını çok iyi bilen ama kendini anlatamayan bir dolu öğrenci var okullarımızda! Lafı şuraya getirmek istiyorum: Bilmek yeterli değildir; bilgiyi kullanmak, bilgiyi günlük yaşamla ilişkilendirerek işlevsel kılmak ve yeni bilgiler üretebilmektir -bu ifade size abartılı gelebilir ama her bireyin kendi yaşına ve gelişimine uygun bilgi üretme potansiyeline sahip olduğu bugün birçok eğitimbilimci tarafından kabul edilmektedir- değerli olan!

Öte yandan, bilginin her yerde ve her an elde edilebilecek oluşu, onu sıradanlaştırıyor sanki. 10-15 yıl öncesine gidersek, öğrenciliğimizde en azından zahmet edip ansiklopedi karıştırdığımızı veya kitap bulmak için belli bir uğraş verdiğimizi anımsarım. Ödevleri yazarken de okumak ve anlamak durumunda kalıyorduk haliyle. Oysa şimdilerde internetin “kopyala” ve “yapıştır” seçeneği var. Hiç okumadan, anlamadan ve çaba harcamadan bir bakıyorsunuz ki çalıntı ve kopya ödevler hazırlanıvermiş. Öğretmenlerin/öğretim üyelerinin biraz da bu konuyu hesaba katarak ödev vermeleri gerekiyor. Örneğin, ilköğretim düzeyindeki öğrencilerden bir kitabın özetini istemek yerine (birçok kitabın özeti internette mevcuttur) “kitabın yazarına mektup yazıp beğendiği/beğenmediği durumları dile getirme”, “kitabın başkahramanının yerinde sen olsaydın neleri yapardın/yapmazdın” veya “okunmuş ancak yarım bırakılmış bir kitabın sonunu tamamlama” türünde sorular ve alıştırmalarla öğrencilerin etkin olmaları sağlanabilir.   

Diğer mevzu ise, insanın ne kadar çok bildiğini ya da eksiksiz (elbette yanlış bilmeyi ayrı tutuyor ve onaylamıyorum) bilip bilmediğini ortaya çıkarma saplantısından bir an evvel uzaklaşmak gerektiği ile ilgilidir. Öğrencilerine aktardığı bilgileri, onlardan kelimesi kelimesine geri alma hevesinde olan meslektaşlarımı yani öğrenciyi “düşünmeyen bir papağan” gibi algılayanları doğrusu pek hazzetmiyorum.  Eğitim sistemi, başkalarının (büyüklerin!) doğrularını yüceltirken uygun öğrenme imkanlarının yaratılmaması sonucunda hem düşünce üretimi engellenmekte hem de ne yazık ki öğrencilerin düşünceleri değersizleştirilmektedir. Sosyal bilimleri temel alarak örnek vermek gerekirse, okunan bir metinden her öğrencinin aynı anlamı çıkarması istenmekte, metnin ana düşüncesi öğretmen tarafından yazdırılmakta, tek doğrunun olduğu dayatılmakta, sorulara farklı yanıtlar verilmesi beğenilmemekte ve eleştirilmektedir. Bunun sonucunda ise, kendini ifade etmekten yoksun, güvensiz ve otoriteye bağlı bir nesil yetişmektedir. 

         2005’te Türkiye’de (ve doğal olarak Kıbrıs’ın kuzeyinde) Milli Eğitim Bakanlığı’nın çalışmaları kapsamında eğitimde öğretmen merkezli (geleneksel) anlayış terk edilmiş ve geç de olsa dünyadaki gelişmeler kabul edilmiştir. Günümüzde öğrenci merkezli (çağdaş) yaklaşımın benimsendiği bilinmektedir; ders programları ve kitapları yeni anlayışa uygun olarak değiştirilmiş ve öğretmenler hizmet içi eğitim kurslarına katılarak çoklu zeka kuramı, aktif öğrenme, yapılandırmacılık, problem çözmeye dayalı öğrenme, proje tabanlı öğrenme gibi konularda bilgi edinmektedirler. Tabi öğretmenlerin eski alışkanlıklarından tamamıyla vazgeçtiklerini ve öğrenci merkezli eğitime uygun olarak öğretim yaptıklarını söylemek çok da gerçekçi bir saptama olmayacaktır.  İşte bu yaklaşımlardan biri olan “yapılandırmacılık” üzerinde durmak istiyorum bu yazıda. Dahası, bilgi aktarımı yanında beceri kazandırmanın da ne denli hayati olduğuna dikkat çekmek…

Eğitimde yapılandırmacılık kuramı, öğrenen kişinin bilgiyi yapılandırmasını (bir nevi bilgiyi yeniden yaratma) temel alır ve öğrenene sorumluluk yükler. Bireyin, geçmiş bilgi ve deneyimleri ile yeni elde ettiği bilgileri harmanlaması -yani bilgiye kendinden bir şeyler katması- oldukça önemlidir. Bu şekilde öğrenme kalıcılaşır, bilgiler kolay unutulmaz ve hatta bilginin üstüne yenilerini ekleme olanağı sağlanmış olur. İşte tam da bu noktada, bilgiyi yapılandırma konusunda birtakım beceriler devreye girer.  

Bu aşamada tüm dersler için geçerli olan “eğitimde ortak beceriler” üzerinde durmak, “Nedir ortak beceriler?” ve “Neden önemlidir?” sorularını yanıtlamak gerekir. Eğitimde ortak beceriler; “eleştirme”, “yaratma”, “araştırma”, “problem çözme”, “teknolojiyi etkin kullanma”, “iletişim” ve “dili etkin, doğru ve güzel kullanma” gibidir. Bunların dışında girişimcilik, karar verme vb. daha birçok beceri vardır; ancak tırnak içine alarak aktardığım becerilerin üzerinde durmak istiyorum. Sözü edilen beceriler her derste ele alınabilir ve geliştirilebilir. Türkçe dersinde okunan öyküye farklı bir son yazma, matematik dersinde öğrenilen konuyla ilgili kendi sorusunu yaratma, tarih dersinde döneme uygun kendi antlaşma önerisini kaleme alma, fen dersinde çevre kirliliğine ilişkin alternatif çözüm önerileri geliştirme gibi “yaratma” becerisini geliştirmeye yönelik öğretim etkinlikleri yürütülebilir. Peki, bugünkü eğitim sisteminde yapılan nedir? Aslında bu önerilerin tam da tersidir. Tarih dersinde öğretilen antlaşmanın maddelerini ezberden söyleme, Türkçede dilbilgisi kurallarını belleme, fende formülleri hatmetme ve ne olduğunu bilmeden kullanma gibi…

Bilginin kazandırılması ve becerinin edinilmesi süreci elbette birbirinden farklıdır. Bilginin; okuma-anlama, tekrarlama, anlatma, en kötüsü de ezberleme gibi davranışlara bağlı olarak kazanılabileceği söylenebilir. Oysa beceri eğitimi, uygulama sonucunda yani yaparak yaşayarak öğrenmeyi gerektirir. Beceri eğitiminde üst düzey düşünme becerilerinin (problem çözme, analiz, sentez, karşılaştırma, değerlendirme) geliştirilmesi önemsenir ve her fırsatta bu becerilerin kullanılmasını sağlayacak öğrenme ortamlarını yaratmak gerekir. Kıbrıs’ın kuzeyini düşündüğümüzde test çözmeye odaklanmış ve kolej sınavları ile rekabetçi bir ortama sürüklenen henüz 10 veya 11 yaşındaki bir çocuğun beceri kazanımı ile ilgili gelişimini beklemek hayaldir! Bu örnekleri elbette artırmak mümkündür; ilahiyat kolejindeki öğrencilerin düşünme becerilerinin (eleştirme, bilimsel problem çözme becerilerini kazanma gibi…) geliştirilmesi sanırım ki öncelikli bir eğitim hedefi olmayacaktır!               

         Davranışçı ve Bilişsel Öğrenme Kuramlarının aksine Yapılandırmacılık’ta bilginin insanın dışında olmadığı gerçeği temel alınır ve öğretmen ile öğrencilerin ders kitaplarındaki bilgilerle yetinmemeleri gerektiği hissettirilir; yapılandırmacılık ezber bozar! Her öğrenci, okulöncesinden yükseköğretime kadar hatta okul öğrenimi sonrasında, potansiyel bir üretim öznesi olarak kabul edilir. İşte, yapılandırmacılığın eğitimbilime en önemli katkısı tam da buradadır.

Yazının bu aşamasından sonra eğitime dair bilgi-beceri özelinde paylaştığım konuyu siyasetle -özellikle de Kıbrıs Sorunu ile- ilişkilendirmeye çalışacağım. 50’li yıllardan itibaren Kıbrıs sorununun ne’liğine ilişkin türlü görüşler ortaya atılmış, görüşmeler gerçekleştirilmiş, kitaplar yazılmış ve bir bilgi bütünü oluşmuştur. Bu bilgi bütünü hem tarihle ilgilidir, hem de siyasetle, sosyolojiyle, coğrafya ile, edebiyatla, sanatla… Birincisi bu bilgi birikimini kullanmak/değerlendirmek elbette ki önemlidir; ancak sadece bilgiyi paylaşmanın veya betimlemenin artık bir ilerleme getirmediği aşikardır. 1963 ve sonrasındaki olaylara saplanıp kalan Kıbrıslıtürk siyasiler (veya 1974’e saplanıp kalan Kıbrıslırum siyasiler) tarihte yaşananları tekrarlamaktan öteye gidememekte ve böylelikle Kıbrıs sorununun çözümüne katkı sağlayamamaktadırlar. Şöyle ki, Kıbrıslıların artık bu saatten sonra yaşadıklarını ve bildiklerini yeniden dinlemeye ihtiyacı yoktur ve tahammülü kalmamıştır. Bu anlamda tarihi (ve tüm diğer alanlara ilişkin) bilgileri kullanıp “sorunu çözme becerisi” (ve elbette niyeti!!!) olan siyasetçiler önem kazanmaktadır. Kıbrıs sorununu ya da Kıbrıs’ı iyi bilen/anlatan siyasetçilerin daha da önemlisi sorunu çözme becerisine sahip olmaları gerekmektedir.

Eğitimle ilgili yukarıda sözü edilen beceriler (araştırma, eleştirme, problem çözme, iletişim, yaratma, teknolojiyi etkin kullanma, dili etkin kullanma) siyasette de önemlidir ve Kıbrıs sorunu bağlamında ele alınabilir. Etnik çatışma ve milliyetçilik sorunu olan diğer ülkeleri araştırıp Kıbrıs’a dair dersler çıkaran bir politik duruşa ihtiyaç vardır. Kıbrıs’ın her iki tarafında da sadece karşı tarafı değil kendini de eleştirebilen bir politik anlayış oldukça önemlidir. Masada problem yaratma hevesi olan değil, problem çözme becerisi olan bir lidere ihtiyaç vardır. Sorunun tıkandığı ve krize dönüştüğü anlarda ise yaratıcı fikirlerle engellerin aşılması sağlanmalıdır. Dil konusu dahi önemlidir; anında karşılık verebilmek, konuşmak ve iletişim kurmak için İngilizceye (Rumca ve Türkçe ile bu işin olmayacağı malum! Tabi, 2005’ten sonra Rumcanın okullarda bir ders olarak öğretilmeye başlaması oldukça geç kalınmış bir çözüm) hakim olmak gerekmektedir. Özetle belirtmek gerekirse, bilgiyi etkin olarak kullanmayı öğretemeyen ve beceri eğitimine değer vermeyen -üstelik de yıllar yılı değişmeden devam eden- bir eğitim sistemi mevcut. Böylesi bir ortamda yetişen siyasetçilerin gerek iç siyasette gerekse görüşme masasında beceriksizlikleriyle karşılaşmak çok da şaşırtıcı değil!

Referandum sonrasında yaşanan bazı gelişmelerin Kıbrıs sorunun çözümüne katkı sağlamaktan çok negatif sonuçlara yol açtığını ve yine bu durumun da politik beceriyle/beceriksizlikle ilgili olduğunu belirterek devam etmek istiyorum. Bunlardan biri olan kayıpların bulunması ve ailelerine teslim edilmesi konusunda Niyazi Kızılyürek, (Tufan Erhürman’ın “Kıbrıslı Türklerin Halleri” isimli kitabıyla ilgili söyleşide) dikkatimi çeken şu cümleleri aktarmıştı: “Kayıpların bulunması ve yakınlarına teslim edilmesi ne yazık ki kemik alışverişi ile sınırlı kalmaktadır. Bir kuzeyden bir güneyden, karşılıklı… Herhangi bir yüzleşmenin veya tartışmanın yaşandığını söylemek mümkün değildir.” Bu noktada politika yapanların beceriksizliğinden ve problemin çözümsüzlüğüne hizmet ettiğinden söz etmek yanlış olmayacaktır. Kayıpların, ailelerine iadesi (her iki tarafta da) militarist törenlerle gerçekleştirilmekte, bu törenlerde öteki taraf lanetlenmekte ve insanların yaslı görüntüleri medyada paylaşılarak geçmişte yaşananlardan ders alınması gerektiği vurgulanmaktadır. Bunun yerine, tarihten, edinilen deneyim, bilgi ve çabadan yola çıkarak Kıbrıs sorunundan her iki tarafın da zarar gördüğüne yönelik ortak bir bilinç yaratılması barış adına yapılması gerekendir.

         Yazıyı iki konuya değinerek noktalamak istiyorum:

1. Kıbrıs sorununu biz Kıbrıslılardan daha iyi bilen yoktur; bu görüş birçok kişi ve kurum tarafından da kabul edilmektedir. Ancak Kıbrıs sorununu çözme becerisiyle ilgili durumun farklı olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Yıllar yılı birtakım güçlerin ve ülkelerin (BM, AB, Türkiye, Yunanistan, İngiltere) sorunu bizlerden çok daha iyi çözme becerilerinin/güçlerinin olduğuna o denli inandırıldık ki, hakemsiz, BM’siz, AB’siz, onlarsız… sorunu çözme becerimizin olmadığı adeta beyinlerimize yerleşti. İşte bu sorunlu algı değişmeli, ezber bozulmalı (tıpkı eğitimde bilgi öğrencinin dışında vardır ve öğrenci kendi görüşlerine değer vermekten çok başkalarının düşüncelerini ezberlemelidir algısı gibi) kendi kendimize yetebilmeliyiz. Görüşmelerin tek bir liderin inisiyatifine bırakılması sorunludur; zira sorunu çözme becerisi ve isteği olmayan bir liderle zaman kaybedileceği bilinmelidir. O halde, çok katılımlı bir görüşme heyetinin (muhalefetin de yer aldığı) oluşturulması denenmeli gerekirse zorlanmalıdır.   

2. Bazı becerilerin bugün Kıbrıslıtürkler tarafından kullanıldığı (örneğin Sendikal Platform’un eleştirel tavrı) ve birçok kesim tarafından bu durumun beğenilmediği hatta sert bir dille eleştirildiği bilinen bir gerçektir. Tepkisizliğe ve boyun eğmeye alışmış bir toplumun bireyleri olarak Sendikal Platform’un muhalefetinin olmadığını ve Türkiye’nin tüm dayatmalarının direkt kabul edildiğini varsayalım, o zaman daha yaşanılır bir Kıbrıs olurdu, değil mi?! Elbette bu süreçte Sendikal Platform’un eleştiri sorumluluğu kadar alternatif yaratma (problem çözme) sorumluluğu olduğunu unutmaması ve daha planlı-programlı bir biçimde toplumu etkilemeye devam etmesi gerekmektedir. Grev yapma ve miting düzenleme dışında alternatifler yaratabilen bir platform kaybolan umutları geri getirebilir düşüncesindeyim.     

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1063 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler