1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ŞİŞMAN KADINI BEKLERKEN…
ŞİŞMAN KADINI BEKLERKEN…

ŞİŞMAN KADINI BEKLERKEN…

İşbirlikçi sağ şimdiden “bu iş bitti” gözüyle bakıyor. Tamam, Greentree’den mucize çıkmasını kimse beklemiyordu ama BM Genel Sekreteri her ne kadar sürece dair hoşnutsuzluğunu gizlemese de “bu iş bitti” demek için henüz erken

A+A-

 

 

 

İşbirlikçi sağ şimdiden “bu iş bitti” gözüyle bakıyor. Tamam, Greentree’den mucize çıkmasını kimse beklemiyordu ama BM Genel Sekreteri her ne kadar sürece dair hoşnutsuzluğunu gizlemese de “bu iş bitti” demek için henüz erken.

Opera severler bilir, “şişman kadın sahneye çıkıp aryasını söylemeden” temsil bitmez… “Şişman kadın” sanıldığının aksine güçlü bir sese ve yüksek oyun kapasitesine sahip Türkiye değil. Gelin, bu meseleyi yazının sonuna saklayalım.

Kıbrıslı Türkler geride kalan 40 yıllık süreçte tek başına bitmek bilmeyen müzakereler ve değişen müzakerecilere bel bağlamanın artık bir işe yaramadığını görmüş olmalılar. Umutsuzluk, karamsarlık ve günün sonunda Kıbrıslı Türklerde “hiçbir şey değişmeyecek” anlayışının derinleşmesinden medet umanların, bence hayli erken biçimde “yolun sonuna gelindiğini” ilan edişleri can sıkıcı elbette. Ama bu, Kıbrıslı Türklerde havlu atmaya mı yol açacak yoksa “madem yolun sonuna geldik, daha fazla kaybedecek neyimiz var?” noktasına mı getirecek göreceğiz.

Bunu söylemek tatsız ama şu edilgen “Kıbrıs’ta barış engellenemez” sloganını artık terk etmenin zamanı gelmiştir belki de… Zira Kıbrıs’ta barış engellenebilir… Engelleniyor da… 40 yıldır engelleniyor üstelik ve engelleyenlere izin veren de Kıbrıslı Türklerin ta kendisi…

Eğer barış Kıbrıslı Türkler için gerçekten hayati bir mesele ise, eğer çözümden başka bir yol, başka bir seçenek yoksa, eğer mevcut durumun devamı ya da daha kötüsü, “yolun sonuna gelindi” diyenlerin muradı gerçekleştiğinde olacaklar Kıbrıslı Türkler açısından bir şey ifade ediyorsa ve hala daha “Kıbrıs’ta barış engellenemez” sloganına sarılınarak top başkalarının kucağına atılıyorsa bu işte bir yanlış var demektir…

Şurası açık ki, Kıbrıslı Türkler yapayalnız… Hani milliyetçilerin malum sloganı var ya: “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok!” diye. Kıbrıs sorununun çözümü ve barış mücadelesinde ne yazık ki Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Türklerden başka dostu yok.

Türkiye’de hiç kimsenin umuru değil Kıbrıs sorunu. 1950’lerden bu yana değişip duran iktidarların Kıbrıs’ta yediği herzeler, “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak” hamasetinin ötesinde Türkiye kamuoyunun derdi olmadı hiçbir zaman.

Kim ne derse desin, Türkiye kamuoyu Kıbrıs sorunu ile yaşamayı, onu dert edinmemeyi öğrendi. Sokaktaki adam için Kıbrıs, hem duygusal olarak, hem coğrafi olarak, hem stratejik ve tarihi olarak Türkiye’nin 82. Vilayetidir. Nokta! Bunun sonuçlarının ne olduğu, ucunun sokaktaki adama nasıl dokunduğu ile kimsenin ilgilendiği yok.

Birkaç demokrat gazeteci dışında Türkiye medyası açısından da Kıbrıs meselesi can sıkıcı, “sümük gibi uzayıp giden” bir mevzu! Üstelik Türkiye medyasının en iyi bildiğini sandığı bu konuda cahil cühela olduğu bir sır değil. Hâlâ oturmuş Türkiye KKTC’yi resmen tanıyor mu tanımıyor mu tartışmasına eblehçe yanıtlar veren bir medyamız varken, neyi konuşuyoruz biz?

Kıbrıslı Rumlara haksızlık etmeyeyim diyorum ama onların da bir türlü baş edemedikleri 74 travması varken işleri zor. Tarihleriyle yüzleşmeleri konusunda hiç te istekli görünmeyen Kıbrıslı Rumlar, 74’te uğradıkları haksızlığın edebiyatıyla 40 yılı tükettiler. Sanki 74’te Türkiye’nin kafasına taş düştü, durup dururken Ada’ya çıkıverdi. Ne kadar ilerici olursa olsun, hangi Kıbrıslı Rum’la konuşsanız, lafı getirip Türkiye’nin işgaline bağlıyor. Tamam arkadaş; Türkiye geldi işgal etti. Peki, yok muydu 40 yıl boyunca bir çözüm momenti?

Sn. Hristofias Greentree’de “biz ne güzel anlaşmıştık Sn. Talat’la” derken nasıl kötü bir şaka yaptığının farkında mı acaba? Hatırlayın 2008’i, 2009’u? “Bir gram ilerleme yok” diyen kimdi Christos aşkına?

AB deseniz düşmüş kendi derdine. Yunanistan düştüğü ağır ekonomik krizde, mecali kalmamış AB’ye yamanmaya çalıştıkça Kıbrıs sorunu konusunda zaten zayıflamış elini güçlendirecek hiçbir adım atamaz durumda. Bakmayın Fransa’nın Ermeni Soykırımı atraksiyonlarına. Şu anda öyle veya böyle hiç kimsenin bir de Türkiye ile ilgili meselelere, özellikle de Kıbrıs meselesine kafa yoracak enerjisi yok.

Demem o ki, Kıbrıslı Türkler gelinen noktada “Kıbrıs’ta barışı engelleyecek ya da engellenmesine izin vermeyecek” yegâne gücün kendileri olduğu gerçeğiyle baş başa…

Yalnızlardı zaten… Artık tamamen yapayalnızlar!

Eğer birilerinin ellerini ovuşturduğu gibi müzakereler bitecek ve Kıbrıs’ta “iki devletli” bir sonuca ulaşılacaksa bunun sonuçlarıyla yaşayıp yaşayamayacaklarına bir karar vermeli Kıbrıslı Türkler.

Hepi topu 80-100 bin kişilik bir nüfusla azınlık halinde sıkıştırıldıkları Adanın Kuzeyinde tümüyle Türkiye’nin insafına kalmış bir yaşam alanı Kıbrıslı Türkler için kabul edilebilir bir formül ise, süreci başkalarının iradesine bırakmaya devam edebilirler kuşkusuz…

Ekonomik olanakları ve üretim kapasitesi tamamen yok edilmiş, kültürü ağır bir asimilasyonla artık yok olmanın eşiğine gelmiş küçücük bir toplum olarak kaçınılmaz sonu kabul edip etmeyeceğine yönelik bir karardır bu.

“İki devletli çözüm” diye önlerine konulan, Türkiye’den daha fazla nüfus aktarımı, zaten sınırlı sayıdaki ekonomik kaynakların tamamen Türkiye kontrolüne geçmesi ve günün sonunda 40 yıldır sahnelenen tiyatroya bile gerek duyulmayacak fiili ilhaktan başka bir şey değildir. Kıbrıslı Türkler böyle bir “çözümü” isteyip istemediklerine karar vermeliler.

Durum ortada. Sanayi yok. Hizmet sektörü deseniz, yok. Turizm deseniz neredeyse tamamen Türkiye sermayesinin kontrolüne geçmiş durumda. Su yok, elektrik yok, alt yapı Türkiye’nin kontrolünde. Türkiye’den gönderilmiş nüfus olmasa çalışacak iş gücü bile yok.

Yani “hem ekmek bütün olsun, hem köpek tok olsun” diyerek gelinen nokta bu…

Kim ne derse desin; Kıbrıs’ta barışı engelleyen, asıl bu kararın net biçimde verilememesidir.

Ya Türkiye’nin bugüne kadar sağladığı “öldüren konfor” devam ettirilecek ve Kıbrıslı Türkler “maaşı al, çeneni kıs” politikasında devam edip “tatlı tatlı” yok olacaklar. Ya da çok ağır ekonomik sıkıntıları, mevcut standartların çok ama çok gerisine düşmeyi göze alarak “bu topraklar, aç kalmak pahasına benim, geleceğime de ben karar veririm” diyecekler…

İşin ucunda derin tarihsel, kültürel, ekonomik ve sosyal bağlarla bağlı olunan büyük bir bölgesel gücün karşısına dikilip “seninle eşitlik temelinde iyi ilişkiler istiyorum. Ama sen 400 yıldır koruduğum varlığımı tehdit ediyorsun. Ve ben bunu reddediyorum” diyebilme cesaretini gösterebilmek ve bu cesaret gösterisinin sonuçlarına katlanmak var…

Ben o müthiş gösteriyi 2003’te, 2004’te İnönü Meydanında görmüştüm… Sonra geçen yıl bir kış gününde çıktı ortaya…

Uzun süredir ortalıkta yok… Ama ben o şişman kadını bekliyorum hala… Henüz o çıkıp kararını duyurmadı. Hele bir çıksın bakalım… Ne diyecek?

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1567 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler