1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ŞİMDİ DÜŞÜNÜYORUM DA…
ŞİMDİ DÜŞÜNÜYORUM DA…

ŞİMDİ DÜŞÜNÜYORUM DA…

Düşünüyorum da, ‘ben hayatta en çok babamı sevdim’ sanırken hep, annemi de aynı oranda – hatta bazı durumlarda daha da çok sevdiğim gerçeği yerini alıyor. Bir başka gerçek de ölenin zamanla – az da olsa – unutulacağı… a

A+A-

 

 

 

Düşünüyorum da, ‘ben hayatta en çok babamı sevdim’ sanırken hep, annemi de aynı oranda – hatta bazı durumlarda daha da çok sevdiğim gerçeği yerini alıyor. Bir başka gerçek de ölenin zamanla – az da olsa – unutulacağı… ama bu da bende ters tepiyor; çünkü, yıllar geçtikçe tüm anılar daha bir hatırlanıyor; üstelik, en ince ayrıntılarına kadar…

Babamın bana söyledikleriyle, annemin hayatımızın onca güçlüğüne karşı hiç pes etmemesi, dimdik duruşu ve ‘ender sözlerini’ de hiç unutmadım. Onları hep uygulamaya çalıştım…

Onların, tek evimizi ve harman yerimizi satarak, beni okutmak için “Şeher”e gelmeleri… Köyden, okutulmaya getirilen ilk kız çocuğu olduğum için, köylünün neredeyse arkamızdan etmedik laf bırakmamalarını da hiç unutamadım.

Şeher’de tutunmak pek de kolay değildi;  aslında hiç değildi. Babamın ‘işsizliği’ karşısında annemin sabahlara kadar bez dokuyarak, bizi ayakta tutmaya çalışması… Bazen sabaha kadar dinlediğim ‘annem uyumuyor’ diye kendime uykuyu haram ettiğim geceler de dün gibi aklımda… Ama,

Ama, onu çok sevdiğim halde, hiç anlaşamamamız sürekli tartışmamız da…

Ve, tam benim doğum günümde ölüşü… Benim için önce bir şok olmuştu… Ama, onu toprağa verirken: “En çok sevdiğim ama beni en çok üzen ve benim de en çok üzdüğüm insandı…” diye düşünmüştüm…

Annemle tartışmalarımız daha yetişme çağlarımda başlamıştı. Babama olan tutkulu sevgim, dile getirmese de onda adlandıramayacağım duygular yaratıyordu. (Sanırım.)

***

Annem, okula gönderilmediği ve hep ev ve tarla işlerinde piştiği, hayatında her şeye üreterek sahip olduğu için çok güçlü bir insandı. Okula gitmemiz + öğretmen oluşumuzda onun çok büyük etkisi vardı… Bir gün hiç unutmam: “Eğer beni da okula yollasaydılar, senin gibi, hatta senden da daha başarılı olurdum” demişti. ‘Olurdun anacığım, olurdun’ diye sarılıp öptüğümde yüzüme değen gözyaşları da her anımsadığımda varlıklarını sanki koruyorlar…

Çarşafı ilk atanlardı… Onca yoksulluğumuza karşın nasıl bulur nasıl yapar diye hiç akıl erdiremediğim… tiril tiril, tertemiz ve güpgüzel giyinirdi…

Kimseye özenmemizi, kimseyi kendimizden daha üstün görmemizi istemez… Esas zenginliğin kafada ve yürekte olduğunu söylerdi…

Beni en çok şaşırtan yanı ise, hayatı derinliğine ve dolu dolu yaşaması… Onu, birçok okumuştan daha güzel değerlendirmesi…

Bir de, hayatın noksan yanını, kimseden yardım istemeden, kimseye boyun eğmeden kendi kendine tamamlamasıydı…

***

Şimdi düşünüyorum da…

Sekiz yaşında, Şeher’e bir “öteki” olarak gelen… ‘Şeherim’ dediği kentin hep zencisi olarak büyüyen ama bunların kendine öğrettikleriyle… hayatı derinliğine ve dolu dolu yaşamak isteyen o saçları örgülü küçük kızın en güçlü örneği annesi değil miydi!

***

Acaba, o örneğe – onun isteğine - bağlı kalarak mı seçtim öğretmenliği… Ve, kendi tercihim olan ‘gazeteciliği’ de yanına ekleyerek… Ömrüm boyunca iki mesleği birlikte yürütmeyi… ve, tabii, yazmayı da…

Bunlar bana yetti. Hiç yükseklerde gözüm olmadı.

Hep özgür bir kafa ve yürek olmayı istedim sadece… ve,

Onları, sevgi ve umutla doldurarak yaşamayı… da.

 


 

İLLE DE DEMOKRASİ…

 

Ortaçağda, kendilerini din ve mezhep kimlikleriyle tanımlayan toplumlar ve bireyler, endüstri devriminin ortaya çıkmasıyla bunlara “ırk ve milliyet” kavramlarını da eklemişlerdir.

Toplum karmaşıklaştıkça, siyasal tercihler, meslek kimlikleri, cinsiyet bilinci ve yaş grupları da bunlara eklenmiştir.

İnsan haklarının gelişmesiyle, tüm insanların din, mezhep, ırk, milliyet farkı gözetmeksizin eşit olduğu anlayışı, insanlığa ışık tutmaya başlamıştır.

Böylece, gerek toplumlar, gerekse bireyler, çalışmaları ve başarıları, yani, insanlığa yaptıkları katkılar ile değer kazanmaya başlamışlardır.

Bireysel başarıları yetersiz olanlar, bunu genellikle “dış güçlere” yani, kendi denetimleri dışındaki oluşumlara bağlayarak… hem kendi vicdanlarında hem de başkalarının gözlerinde aklamaya çalışırlar…

TOPLUMLAR İÇİN DE…

Toplumlar için de bu böyledir…

Geri kalmış toplumlar, geri kalmışlık nedenlerini kendi iç dinamiklerinden çok, “dış düşmanlarına” bağlarlar.

Toplumlarda paylaşılacak üretim düşük olduğunda, bireylerin bu üretime yaptıkları katkıları yanında, “kimliklerini” ön plana çıkararak, milli gelirden hak ettiklerinden daha fazla pay alma çabaları da topluma egemen olmaya başlar…

***

Hele bir de toplumda “fırsat eşitliği ve sosyal adalet” gibi ilkelere göre, “herkesin üretime katkıda bulunduğu oranda pay alması” uygulamaları yerli yerine oturmamışsa, milli gelirin paylaşılması sırasında müthiş bir “maddi ve manevi huzursuzluk ve toplumsal kavga” çıkar. Çünkü:

Pek çok insan, milli gelirden, yaptığı katkı oranında değil, “kimliğine göre” pay istemeye başlar.

Bunun en klasik örneği, iktidardaki partinin, “liyakate” göre değil, kendisine olan bağlılığa göre, memur polis, öğretmen vb. atamasıdır.

Sanki ve artık doğaldır ki, “paylaşma” iktidarla doğrudan ilişkilidir; çünkü, kim iktidarda ise, kimin ne pay alacağına da o karar verir.

Ülkemiz, “demokrasi” ile “çok partili dönemde” tanışınca… hemen, paylaşma sorunları da gündeme geldi ve halk, iktidarını kendi yandaşlarına daha fazla pay vermek için kullanan - yani Türkçesi - “partizanlık yapan” partiler arasında bölündü ve hatta, “parçalandı.”

***

Bu kutuplaşma, ne ülkemiz ne de insanımızın hayrına oldu… Çatışmaların sonu gelmedi… Gelecek de değildir…

Oysa, demokrasiye her zamankinden daha çok muhtacız… Çünkü,

Demokrasi, bu kutuplaşmaları barış içinde aşmanın yöntemidir.

 


 

ŞİİRİMİZ

 

SIKINTI

Ne zaman bir cenaze görsem

Sanki bir yarışta geçilmişim…

------

ŞARKI VE PAYLAŞIM

“Al yemeni

Mor yemeni

Yemenisi sarı”

Güzel de

Öğrendiniz mi bölüşmeyi

Bin daneli bir narı…”

-------

OZAN

Ozan

Çocukları

Çiçekleri

Doğayı sevdiğince ozandır

 

Ozan

Sömürüye

Zulümlere

Savaşlara

Kızdığınca ozandır

 

Ozan

Yer çekimsiz bir kuştur

Brütüslü havalarda hazandır…

------

KİTAP

İndira Gandi

Yasak bir kitaptı sanki

Yaktılar…

-----

MİRAS

Dedemden bize

Ne dil kaldı ne masal

Ne kuş ne uçurgan

Ne sevgi ne barış

Ne bir hüner, ne bir iş

Kala kala otuz dönüm mal kaldı…

 

Bir duvar kurdular orta yere

O da ardında kaldı…

 

         Orbay DELİCEIRMAK

 

 

 

 

Bu haber toplam 857 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler