1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Şiddet Mevsiminin Tarihi, Bugünün Karabasanı
Şiddet Mevsiminin Tarihi, Bugünün Karabasanı

Şiddet Mevsiminin Tarihi, Bugünün Karabasanı

Şiddet Mevsiminin Tarihi, Bugünün Karabasanı

A+A-


Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

İktidara hakikati söylemek Panglosvari bir idealizm değildir: Seçenekleri dikkatle tartıya vurup doğru olanı seçmek ve onu en yararlı olabileceği, doğru yönde değişmeye yol açabileceği yerde zekice temsil etmektir. (Edward Said, 1994, s.94)


Kıbrıs’ın kuzeyinde uzun zamandır siyasi bir bunalım yaşanıyor. Bu bunalım, hem sağ hem de sol merkez siyaseti belirleyen örgütlü partilerinde görülüyor. Aslında bunalımdan çok karabasana dönüşmüş durumda olduğunu bile söyleyebiliriz.

Hatırlayalım; sağ cenahtaki kriz UBP’deki kurultay savaşları ile başlamıştı. Geçtiğimiz yıl yapılan Nisan seçimlerinde daha da tırmanmış, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise en kötü seviyesine ulaşarak ciddi bir darbe yaratmıştır. Ana akım sağdaki kriz, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda siyasi bir örgüt desteği dahi olmayan

Kudret Özersay’ın sağ seçmenin gözünde güvenilir bir alternatif olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur. Geleneksel isimler ise meşruluğunu yitirirken, bayrak, toprak ve kaba milliyetçi anlatıların etki yaratmadığını göstermiştir.

Bahsi geçen bunalım, sadece ana akım sağ siyasetle sınırlı kalmadı. Solda da benzeri bir biçimde kendini gösterdi. CTP’nin sağdaki krizden faydalanma girişimi, yeni bir siyaset oluşturmadan gerçekleşti. Genel seçimlerde aldığı tepki oylarını bünyesinde uzun süre barındırmakta başarısız oldu. Yerel seçimler sırasında yaşanan ‘kardeş’ kavgasından sonra, CTP içindeki yarılma daha da hızlı devam etti. Elindeki büyük kentlerin yönetimini kaybederken ortaya çıkan gürültüyü yok saymaya çalışıp, cumhurbaşkanlığı seçiminde birlik beraberlik mesajı vermeyi denese de etkili olamadı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde, kitlelere hitap etmeyi deneyip, popüler olmak dışında bir meziyeti olmayan birini aday göstermesi, özellikle sola eğilimli seçmen tarafından kabul edilmedi. Sol oyların tercihi örgütsel gücü sınırlı olan Mustafa Akıncı’ya yönelirken, ana akım politikayı körü körüne savunan CTP’nin kitlesel destek stratejisinin bedeli çekirdek oylarının kaybıyla sonuçlandı.

Hem CTP, hem UBP Kıbrıs’ta tarihsel misyonları olduğu iddiası ile siyasette var olan iki partidir. CTP federal çözümü, UBP KKTC’yi tanıtmayı ana misyon olarak kabul eder. İki siyasi partinin de, bu tercihleri yaparken temel iddiası, Kıbrıslı Türklerin durumunun iyileştirilmesi noktasında olsa da, biri ‘sosyalist’ diğeri ‘milliyetçi’ geleneği barındıran bu iki partinin bocalaması, biraz da süreçleri nasıl anlamlandırmış oldukları ile doğru orantılıdır. Ya da tarih ile bağlarını kurma becerilerini kaybetmeleri anlamını taşır.

Ana akım sağ siyaset kendi kurduğu tarihsel anlatının yalanların içinde kaybolmuş durumdadır. Sağ, artık bugüne dair argümanları ortaya koymakta zorlanmaktadır. Kendi yarattığı düzen, karabasanı haline gelmiştir. İdeolojik zayıflığını ahbap-çavuş ilişkileri, adam kayırma, patronaj ilişkileri ve çıkar odaklarının tatmin edilmesi yönünde kuran Kıbrıs Türk sağı, kendine uygun hareket alanı yaratamamaktadır. Ganimetin tükenmesi, hibe yardımlarının mekanikleşmesi, kamuda istihdam potansiyelinin azalması sağ siyasetin araçlarına darbe vurmaktadır.

Ana akım sol siyaset ise, son yıllarda tarihten arındırılmış bir siyaset kurmayı deneyerek onun öncülüğünde ilerlemeyi denedi. Kapitalizme uyumlulaştırılmış programlara, sosyalist bir makyaj yaparak aynı şeyleri ‘yeni gibi’ söylemenin çıkar yol görülmesine ikna olması siyasi tıkanıklığının habercisi gibiydi. Ana akım sol, tarihi sessizleştirip, savunduğu değerlerin temelleri ile ilişiğini büyük oranda kaybetmiş, yerel ile bağını koparmış kendince evrensel bir süreç kurgulamaya ve bunun üzerinden belli başlı değerleri savunuyor gibi yapmaya çalışmaktadır. Alternatif görüşünü, kendini var eden değerlerin aksi pozisyonlar belirleyerek heba etmiş, bir taraftan da resmi tarihin anlatılarına uyumlu politikaları uygulayan bir hal aldığını söyleyebiliriz.

Merkeze hitap ediyormuş gibi yapıp, birçok noktada sağ cenahın dilinden konuşması artık normalleşmiştir. Bunun en çok da Kıbrıs sorunu eksenli meselelerde görüyoruz. Bazı zamanlar, siyasi pozisyonun tarihselliği hiçe sayılarak, tepeden inme değişiklikler ile toplumun önünün açılması deneniyor. Halkın öz bilincini hiçe sayılıyor olsa da, ortaya konulan söylemler toplumsal belleğin direncine takılmaktadır.

Hal böyleyken, ana akım siyaset var olmak istiyorsa eleştirel süreci yeniden başlatması gerekir. Yeniden yapılanmanın sağlanması için birçok öneri ortaya koymak mümkün. Ancak, ilk yapılması gereken tarih ile siyaset arası ilişkiyi yeniden ortaya koymaktan geçmektedir. Tarihsel bir misyonu olduğu iddiasına sahip siyasi oluşumlar, süreçlerle beraber tarihsel olarak da tutarlı bir alan içinde hareket etmelidir. Aksi halde varoluşsal öneme sahip misyonlarını yerine getiremeyeceklerini bilmelidirler.

Bu noktada, eleştirel olarak tarihe yaklaşmak yüksek öneme sahiptir. Resmi tarihi yeniden tanımlamak, tarihe dair gizli defterleri açmakla, konuşulmayanı konuşmakla ya da Edward Said’in entelektüele yüklediği birincil görev olan ‘iktidara doğruyu söylemekle’ mümkündür. Tıpkı Niyazi Kızılyürek’in kısa zaman önce Heterotopia yayınlarından çıkan Şiddet Mevsiminin Saklı Tarihi isimli kitabında yaptığı gibi. Kızılyürek, Said’in bahsettiği bu noktaya yönelik önemli bir katkı yapıyor. İktidarı tarihle yargılarken, iktidara doğruları söylemekten geri durmuyor. Onlarca arşiv belgesine, mülakatlara yer verilen eser, ileride daha geniş biçimde çıkacak kitabın bir bölümü. Ele alınan dönem, Kıbrıslı Türklerin üzerinde yeteri kadar tartışmadıkları bir dönemi inceliyor. Kitap özellikle Kuzey Kıbrıs sathına yönelik siyaset yapmayı normalleştirenlerin özeleştiri yapmalarına olanak sağlayacak bir niteliğe sahip.

Kitabın kendi dizgisinden bağımsız olarak olayları üç ana açıdan ele almak mümkün. Önce Kıbrıslı Türklerin ideolojik cinayetlerine yer verilen kitapta, 1958 yılının başında işlenen Kıbrıslı Türk solcuların katlinden bahsedip, cinayetlerinde TMT’nin esas sorumlu olduğunu ortaya koyuyor. Kıbrıs Türk toplumundaki ilk nesil muhaliflerin katli, bugünkü ana akım sol siyasetin başlangıç noktası olarak da kabul edilebilir.

Kitabın ikinci açı ise Kıbrıslı Türk elitlerin fanatik bir biçimde taksim politikasının benimsenmesine, toplumların ve kurumların ayrışmasını mümkün kılmaya yönelik gerçekleştirdikleri şiddet eylemlerini ele alıyor. Bu da Kıbrıs Türk siyaset alanındaki elitlerin en önemli hegemonya kurma projesini temsil etmektedir.

Son nokta ise, barut fıçısına dönmüş olan adanın, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum sakinlerinin birbirilerine silahları doğrultmasıyla karşılıklı cinayetlerin ortaya çıktığı süreci ele alıyor. Grivas Türklerin katli uygundur emrini vermesiyle artık şiddetin önüne geçmek mümkün değildir. Yine de Kıbrıslı Türk hakim kesimleri için burada bir kazanım vardır. Artık Kıbrıslı Rumlara, Türklerin artık önemsiz bir azınlık olmadıkları kanıtlanmıştır.

Sonuç olarak kitaptaki derinlemesine ele alınan tartışmalar, bir tarafta onlarca insanın ölümü, yüzlerce insanın da yaralanmasına neden olan 1958 yılını etraflıca incelerken, Kıbrıs Türk toplumunda resmi siyaset ile ona karşı siyasetin hareket noktasının da oluştuğu süreci inceliyor.

Kıbrıslı Türklerin gizledikleri ya da görmek istemedikleri noktaları yeniden ele alıp, bunun ışığında hakkaniyet ve adalete dayalı bir dili oluşturmakta yarar var. Kızılyürek, tarihi sadece kronolojik bir süreç olarak ele almayıp, onu bir araç olarak kurguluyor. Bugünkü sürer durumun oluşmasına giden önemli bir dönemi ortaya koyuyor.

Sonuç yerine belki de şunları bir kenara not etmekte fayda var. Eleştirel tarih okumasıyla bugün arasındaki ilişkiyi yeniden hatırlamak gereklidir. Misyonunun tarihselliğine atıfta bulunup, tarih özürlü olan Kıbrıslı Türk siyasi yapılanmalarının ise bunu bir an önce ciddiye alması gereklidir. Gönyeli’de katledilen Kıbrıslı Rumların, PEO’ya üye olduğu için TMT tarafından katledilen Kıbrıslı Türklerin ya da bir toplumun öteki topluma hıncından dolayı işlediği suçların yarattığı adaletsizliklerin sonuçları var olan siyasi örgütlerin meydana gelmesinin sebepleridir. Bunlara dair tarihsel tutum ile bunun benzerlerine yönelik bugünkü tutumların paralelliğe sahip olması, olmazsa olmazdır. Bugün, siyasetteki bunalım, biraz da yaşananların tarihin yer çekiminde kaybolmasından, tarihselliğin siyasetle olan ilişkisinin önemsenmemiş olmasından, yani rotanın kaybolmasından kaynaklanmaktadır. Diyeceğim o ki, tarih ve tarihsellik sadece cümle içinde kullanılacak bir kelimeye indirgenecek kadar önemsiz bir mesele değildir.

 

Bu haber toplam 592 defa okunmuştur
Gaile 325. Sayısı

Gaile 325. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler