1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sessizlik Kültürü
Sessizlik Kültürü

Sessizlik Kültürü

Yılmaz Akgünlü: Bir şeyler yanlış gidiyor. Bunu çevremize ve kendimize baktığımızda görebiliyoruz. Belki de bazıları her şeyin herkes için aynı olmadığını söyleyebilir.

A+A-

 

 

Yılmaz Akgünlü

yakgunlu@yahoo.com

 

 

“Ait olduğumuz çağ, artan bir ölçüde sessizliğin doğurduğu mutluluğa karşı çıkan bir etkinlik çağıdır.” Karlfried Graf Von Durckheim

 

Bir şeyler yanlış gidiyor. Bunu çevremize ve kendimize baktığımızda görebiliyoruz. Belki de bazıları her şeyin herkes için aynı olmadığını söyleyebilir. Ancak kim ne derse desin, Durckheim haklı, gerçekten de çağımız bir gürültü çağıdır. Sesler tek bir yönden gelmiyor; dışımızda olduğu kadar içimizde de büyük bir gürültü var.  Toplumsal yaşam öyle bir örgütlenmiş ki, her gün birçok yere koşuşturup, ‘Büyük Yarış’a katılmadığımızda yaşayamayacağımıza inandırılmışız. Bu koşuşturma yaşadığımız en büyük gürültüdür.

 

Gürültü nedir? Çevremizde olup bitenlerin yoğunluğu mudur? Yoksa içimizdeki sesler ve tepkiler midir? Her şeyden önce gürültüye alışmış görünüyoruz, onu yadırgamıyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor, biz hangisinin doğru olduğunu bilemiyoruz. Doğrular ve yanlışlarla kuşatılmışız. Kendimizi var etmek için büyük bir panik içindeyiz. Sessizlik birçok insana sıkıcı görünüyor. Sessiz ve yalnız kalan kişi hemen kaygılarıyla baş başa kalıyor. Boş durmanın zaman kaybı olduğu düşüncesiyle kendimizi oyalayacak bir şeylere kaptırıyoruz. Oysa ne kadar oyalanırsak oyalanalım büyük soru ortada duruyor: Peki her şey bitince ne olacak? Her şey yok mu olacak? Yok olduktan sonrasıyla ilgili bir sezgimiz, bir yaşantımız ya da bağlandığımız bir değer yok. Bu konu öyle ilginç ki, kimse size ölüme ya da yok oluşa nasıl tepki vereceğinizi öğretemez. İşe yarar bir öneri de sunamaz: Siz karşılaşmak zorundasınız onunla. İşte tam da karşılaşmamız gereken şeyden son gücümüzle kaçıyoruz.  Birçok insan şöyle düşünüyor:  Zaten hayatım sınırlı ve ben öldükten sonra her şey sessiz olacak, ben var olmayacağım. O halde daha henüz canlıyken son sürat yaşamalıyım.

 

Ancak son sürat yaşamak garip bir şekilde yaşamımızı daha uzun yapmıyor. Günler saatler gibi geçiyor. Ruhsal bir boşluk içinde debelenirken yaşamdan gerçek bir doyum alamadığımızdan, sözde hızımız bize daha çok değil daha az yaşama duygusu veriyor. Saniyeler, anlar değil, saatler günler üzerinden tanımlanan bir yaşam tempomuz var. Saniyeleri yaşayamadan dakikaları, dakikaları yaşamadan saatleri yaşamaya çalışıyoruz. Aslında gerçek deneyimlerimize baktığımızda orada saniye bile yoktur. Var olan sadece an’dır.  Saniye mekanik, duygusuz bir zaman birimi, saniyelerin temeli olduğu bütün o zaman sistemi de aynı şekilde mekanik.  Saat yedide kalkmam lazım, sekizde işte olacağım… Yaşamım bütün bu duygusuz zaman işaretleri arasında yaşanmadan geçiyor hissi veriyor.

 

Bir an ise bambaşka bir şeydir. An, ayırt edebileceğim en temel yaşantıdır. An’ın sonrası ya da öncesi yoktur. Zaman varken an yoktur. Dakikaların önemli olduğu yerde an’ların önemi kalmaz. An bulunduğu yerde olmaktır. Oradan bir yere giderken bile gene de hep aynı yerde olmaktır. An’ı anlatmak inanılmaz ölçüde zordur. Batının düşünce sistemi geçmişi ya da geleceği olmayan bir an’ın nasıl olabileceğini algılayamaz. An’ı yaşayamayan bir insan sessiz olabilir mi? An’ı yaşamak ise bütün zamansal sistemin dışına çıkabilen bir yaşam pratiğini gün ben gün yaşamımızda hakim kılmaktan geçer. Yaşama sanatı bu noktada başlar.

 

An’ı anlayamamamızın en önemli nedeni sanırım sürekli bir içsel konuşmayı sürdürüyor olmamız. Bu içsel konuşma yoluyla sürekli ayırımlar, ikilemler yaratıyoruz. Bu konuşmayı izleyip yatıştırdığımızda ise her şeyin bir olduğu gerçeğini tam olarak yakalayabileceğimiz bir sessizlik yaratabiliriz. Ramana Maharishi şöyle diyor:

Sessizlik hiç bitmeyen sözdür. Sözel konuşma sessizliğin konuşmasına engel olur. Sessizlikte kişi çevresiyle en samimi temas halindedir. Sessizlik gerçek öğretidir. O mükemmel öğretidir.  O ancak en ileri anlayışta olan uygulayıcılara uygundur. Diğerleri ondan tam anlamıyla yararlanamazlar. Gerçeği açıklamak için sözcüklere ihtiyaç duyarlar.  Ancak “Gerçek” kelimelerin ötesindedir. O açıklama kabul etmez. Tek yaptığı Onu işaret etmektir.

Ancak gerçek sessizlik öyle olmalı ki, sessizlik bilinci bile olmamalı onun içinde. Ben sessizim diyen biri ne kadar sessizdir? Sessizlik hiç konuşmanın olmaması değildir elbette. Adı ister sessizlik olsun ister gerçek ya da aydınlanma,  yaşamın gerçek değerinin ve mutluluğunun kelimelerin ötesindeki bir algı durumu olduğu söylenebilir. Bu algı durumu özel bir durum mudur? Bir ölçüde evet,  ama temelde hayır.  Özeldir çünkü,  çoktandır ondan oldukça uzağız. Değildir, çünkü aslında o bizim en olağan halimizdir.

Sessizliğe ulaşmaya çalışmak bile bir tür gürültü değil midir? Bu nedenle bir şeye ulaşmaya çalışmak, bir şeyi bilmek, o şeye ulaşmayı o şeyi bilmeyi engelliyor. Sevmeyi isteyerek sevmek, iyi bir insan olmayı isteyerek iyi bir insan olmak, aydınlanmayı ya da mutlu olmayı amaçlayarak bunlara ulaşmak asla mümkün olamaz. Ancak bu sevmek, aydınlanmak ya da değerli olan ne varsa onun olmadığı anlamına gelmez. Biz sadece süreçlerle sonuçları karıştırdığımız genel bir hata içindeyiz. Sonuçlara dikkatimizi vererek, onlara yoğunlaşarak onlara ulaşamayız, tam tersi onlardan olabildiğince uzaklaşırız. Tıkanıp kalmamamızın, sürekli duvara toslamamızın ardındaki en temel neden bu. En derin mutluluğu isterken onun bizde olmadığını varsaymış oluyoruz. Eğer biz oysak onu neden isteyelim?

Böylece sessizliğe ulaşmak için giriştiğimiz çaba da bir ölçüde amacının tam tersine neden oluyor. Çünkü o bir çabanın olmaması halidir. Bir arayış değil, bir keşfediştir. Biz bu dünyadan yaratıldık, onun bir parçası olarak doğduk, ancak bu gerçeğe gözümüz kapalı olarak yaşıyoruz. Yaşam dediğimiz şey bizden ayrı değil, ne bizden üstün ne de aşağı, tam olarak onun bir parçasıyız. Ancak kendimizi ondan ayrı, farklı, ona yabancı bir şey olarak gördükçe gürültü de devam ediyor. Yapmamız gereken yapmamız gereken bir şeyin olmadığını görmek, özel olarak yapmamız gereken bir şey yok. Bulunduğumuz durumu an be an yaşamak, onun en derin şekilde farkında olarak tadını çıkarmaktan başka bir işimiz yok. Yaşamaya geldik, yaşamak olağanüstü bir deneyim. Ancak biz yaşamak dışında her şeye odaklıyız.

 

Sürekli olarak genel resme bakmadan yaşamayı alışkanlık haline getirmişiz, tek tek nesnelere ya da olaylara odaklanırken, bir uğraştan ya da düşünceden diğerine sürüklenirken, onların arka planında durmadan devam eden mutluluğu göremiyoruz. Bir İngiliz atasözü, sessiz sular derinden akar der.  Ancak derinlere inmek o suların huzuruna katılmaktır.

 

Genel resme, sonsuz doğaya ve evrene bakışımızı tazelemeliyiz. Kendi kısıtlı varoluşumuzla aşırı haşır neşir olmak, geniş ve engin olmamızı engelliyor. Belli bir zamanda belli bir yerde, aynı algı biçiminde tıkanıp kalıyoruz. İnsanları ve kendimizi hep aynı şekilde var olan kişiler olarak görüyoruz. Çevremizdeki olayları, nesneleri ve insanları değiştirmek işe yaramıyor, gereksindiğimiz şey içsel sessizliğimize ulaşıp genel görüntüyü tekrar yakalamamız. Woody Allen, tanrının sessizlik olduğunu söylüyor, ancak eğer biz çenemizi kapatırsak diye de ekliyor.

 

Sessizlik kültürü ve uygulamaları bu anlamda tekrar toplumda hatırlatılmalıdır. Gençlerimizin aşırı uyarıcılarla mutlu olmak yerine, yaşamla uyumlu olarak günlük uğraşlarında yoğun ve sessiz olmalarını sağlayacak bir bilinç yapısına kavuşmaları desteklenmelidir. Doğunun binlerce yıllık sessizlik kültüründen yararlanmalıyız. Bunu hiçbir kurum ya da kişi bizim yerimize yapamaz. Önce kendi varoluşumuzun sessiz merkeziyle buluşmayı öğrenmeliyiz. Bu merkezin olmadığını iddia edenler olabilir. Ben kişisel bir ruhtan bahsetmiyorum. Sessiz ve derin merkez bilincimizde somut olarak deneyimleyebileceğimiz bir güven, huzur ve yaratıcılık halidir. Her sanatçı o merkezin önemini bilir. Yaratıcı her insan kendi iç merkezinden beslenir. İç merkezini duymayan, onu dinlemeyen insanlar bir süre sonra onu kaybedecektir. Ta ki acı bir olay, ya da hastalık onları rüyalarından uyandırsın ve gerçeği fark etsinler. Ama çoğu kez çok geçtir ve bir yaşam tam olarak yaşanmadan bitmiş olur.

 

Durkcheim Büyük Sessizlik adlı kitabında şöyle diyor:

 

Sessizlik ölümün değil, tersine kendini doyuma ulaştıran bir yaşamın sessizliğidir; aslında bütün insanlar aynı yok edilemez olana ve katıksız sessizliğin mutluluğuna yönelik bir özlemi amaçlamaktadırlar. Fakat sessizliği tatmaya ilişkin yanımız acaba körelmiş midir, ya da ölmüş müdür? … Kişi, varlığının özünü unuttuğu yerde, kendini kabuğunun içine çok daha fazla gömer; iç zenginliğinin büsbütün sustuğu yerde dış gürültüyü arar.

 

Yaşamın her alanında sessizliğe ve dinginliğe ihtiyacımız var. Örneğin, çok yemek, çok konuşmak ya da sürekli bitmeyen bir hırsla başarı peşinde koşmakta huzurumuzu bozuyor. Nasıl ki çok yemek midemiz için bir sorunsa, bazen de sıkıntıdan kaçmak için maruz kaldığımız uyarıcılar da zihnimizi hasta ediyor. Bazılarımız sürekli televizyon seyrediyor, bazıları çok bilgili ve kültürlü olmak için kafasını bir sürü anlamsız bilgilerle dolduruyor. Bütün bunlarla egomuzu ya da midemizi şişirebiliriz, ama günün sonunda bizi bekleyen daha çok mutsuzluk olacaktır.

 

Sessizlik insan ilişkilerinde de anahtar bir role sahiptir. Sadece konuşmama anlamında değil, sürekli olarak ilişkiyi düşünerek ya da konuşarak gürültü yapmamak anlamında da. Nicolas Spark, sonradan filmi de çevrilen Notebook adlı kitabında bu konuyu çok güzel açıklamıştır: “Sessizce oturur ve çevremizdeki dünyayı seyrederiz. Bunu öğrenmek bir ömür sürebilir. Öyle görünüyor ki sadece yaşlılar yan yana oturup birbirlerine bir şey söylemeden mutlu olabiliyorlar. Genç, telaşlı ve sabırsız olan ise çoğu zaman sessizliği bozar. Bu bir kayıptır, çünkü sessizlik saftır. Sessizlik kutsaldır. İnsanları bir arada tutar çünkü sadece birbirleriyle rahat olan insanlar konuşmadan oturabilirler. Bu büyük bir paradokstur.”

 

 Dalgaların sesi sadece dalgaların sesi değildir, evrenin büyük gürültüsünü dinlerken onun sessiz şarkısını da duyarız. Sessizliğin sesi en güzel ses.  Marcel Marceau’nun dediği gibi “Sessizlik ve müzik güçlü bir şekilde bütünleşir, çünkü müzik sessizlikten yapılır ve sessizlik müzikle dopdoludur.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1163 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler