1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. SESSİZ KAL! Sonra, düşmana NİŞAN AL!..
SESSİZ KAL! Sonra, düşmana NİŞAN AL!..

SESSİZ KAL! Sonra, düşmana NİŞAN AL!..

II. Dünya Savaşı sırasında İtalyan sanatçı Gino Boccasile’nin yaptığı bir afiş vardır. İllüstratör bu afişte, Amerika Birleşik devletleri Silahlı Kuvvetleri’ni simgeleyen “siyah” bir asker kullanmıştır. Bu girişten sonra şunu hatır

A+A-



 

II. Dünya Savaşı sırasında İtalyan sanatçı Gino Boccasile’nin yaptığı bir afiş vardır. İllüstratör bu afişte, Amerika Birleşik devletleri Silahlı Kuvvetleri’ni simgeleyen “siyah” bir asker kullanmıştır. Bu girişten sonra şunu hatırlamakta yarar görüyorum. II. Dünya Savaşı sırasında ABD’nin savaşa resmen katılmasıyla birlikte Amerika kamuoyunun savaşla ilgili görüntülere boğulduğunu, toplumsal tarih tüm açıklığıyla yazmaktadır. Tarihin satır aralarına şöyle bir göz gezdirip, bu cümleyi doğrulatan yeni cümleler peşindeyim. Bulmakta zorlanmayacağımdan eminim.  Çünkü yazılı kaynaklarda şöyle bir bilgi aktarılır: “1942 yılında kurulan Savaş Haberleri Ofisi önemli bulunan afişlerden 1,5 milyon kopya bastırmış ve her ay 100.000 haber ilanı metrolara, tramvaylara ve otobüslere asılmıştır.” Ordu Muharebe Birliği’nin ürettiği filmler kopyalanarak milyonlarca kişiye ulaşmıştır. Hemen akla şöyle bir soru gelebilir: Basın savaşa yardım mı etmiştir? Savaş zamanında aslında medyaya uygulanan “sansür” hepimiz tarafından açık ve net olarak bilinir. Ama yine de II. Dünya Savaşı sırasında medyanın savaşa desteğini ve sadece cephedeki ve de özellikle düşman askerlerin görüntülerinin sivillere, diğer bir deyişle halka yansıtıldığı gerçeğini kabul etmeliyiz. Bu tipik bir Amerikan siyasetidir. Ne olursa olsun “Her şey tıkırındadır!”. Bu nedenle devlet politikası savaş gibi olağanüstü hal zamanlarında basına “sansür” uygulamaktan kesinlikle kaçınmamıştır. Peki ciddi psikolojik sorunlar yaşayan askerlerin fotoğraflarına ne olmuştur? Amerikan saldırılarında ölen sivillerin fotoğraflarına ise kim el koymuştur?

 

1993 yılında Yale Üniversitesi tarafından basılan George Roeder, Jr.’ın The Censored War: American Visual Experience During World War Two adlı kitabında, televizyon haberlerinde afişlerin ve reklamların incelenmesi, sivil ve askeri liderlerin, savaşın milletin algısını kontrol etmek ve savaş karmaşıklığını hafife almak için kullandıklarını, görsel imgelerle ortaya koymaya çalışmıştır. Bu kitabın sunduğu verilerden hareketle, yukarıda paragraf sonunda sorduğumuz soruya geri dönersek, ciddi psikolojik problemler yaşayan askerlerin fotoğraflarına el konulduğunu söyleyebiliriz. “Sansürlenmiştir” demek belki de daha doğru olacaktır. Bu fotoğraflar, 1945’ten başlayarak farklı sorunlara gebe bir dünyanın göstergesidir de aynı zamanda. Amerikan saldırıyla ölen sivillerin fotoğrafları ise hep sansürlenmiştir. Yakın geçmişte Irak’ı işgal eden aynı Amerika buradaki görüntüleri de basından gizlememiş miydi? Ve Obama’nın ilk onayladığı dosya, Ebu Garaib’deki işkence fotoğraflarının üzerindeki kildi açmak olmamış mıydı? “Karanlık Oda” Pentagon’un işgal sırasında ardında bıraktıkları, sivil halka uygulanan her şey medyada ve internet sitelerinde yayınlanmamış mıydı? Bu aşamada, Stephen F. Eisenman’ın Ebu Graib Etkisi Batı Sanatında Şiddetin Kökenleri kitabını anımsayalım. Bu yazıdaki amacım, savaştaki işkenceyi sorgulamak değil! Bunu daha önce Sanat Eki’ndeki yazılarımdan birinde genişçe sorgulayarak, fiziksel bedenin derinliklerinde gömülü duran acı bellek kalıntılarını biraz olsun vicdanlarımızın hafif melek kanatlarına bırakmıştım. Peki amacım nedir? Yaşadığımız dünyanın atmosferini her geçen yıl biraz daha sarmalayarak yaşamı karanlık odaların dehlizlerine prangalanan “acı” bulutları olabilir mi? Görünen anlam apaçık: savaş’tır. Barış dolu bir dünyaya olan özlemdir.

 

2012’de hep “umut” üzerine sunulan cümlelerle süsleyerek nasırlaşan vicdanları, Goethe’nin de dediği gibi “ışık, biraz daha ışık” diyerek, ruhlarımızı bir arındırma seansından geçirmekteyiz. Dünya “iyi” ve “kötü” olarak gittikçe daha da çok kutuplaşıyor? Böyle olmadığını kim inkâr edebilir ki? Savaş acımasızdır! Bu yazıyı ilk kaleme almaya başladığım zamanı, sizlerle paylaşmak istiyorum. Geçen 2011 yılının son saat ding dong’larının vurmaya başladığı günlerde, güzelliklerle, umutlarla dolu bir yazı yazmak vardı serde! Ama takvimlerin 29 Aralık 2011 tarihini gösterdiği bir günde klavye başına oturduğumdan dolayı, ne yazık ki, dilimdeki mutluluk cümleleri, savaş uçaklarının ve bombaların gölgesiyle ezilip, yaşamları haksızca ellerinden alınan insan cesetlerine takılı kaldı gözlerim ve yüreğim gazete sayfaları arasında gezinirken! O tarihten bugüne Uludere’de yaşananlar çok konuşuldu, tartışıldı ve basın yayın organlarında neredeyse sayfa sayısı yüzleri geçen yazılarla farklı görüşlerle ortaya koyuldu. Her şey bir yana “savaş”ın acımasızlığının kaçınılmaz olduğunu bir kez daha yaşadığım coğrafyanın ölçek sınırları içinde, her ne kadar benim nefes aldığım alandan uzak olsa bile, gözler önündeydi. İnsan ölümün her türüne alışıyor zamanla! Ama ya savaşın ölümleri? Kayıpları? Silinen hayatları? Dağılan mutlulukları? Travmaları? Psikolojik bozuklukları? Cevapları, “kördüğüme” dönüşen yaşama dair sorular!

 

1974 yılında tanklar Lefkoşa’ya geldiğinde herkes sokakları, caddeleri doldurmuştu. Beş yaşındaydım. Rahmetli babamın kucağında bir tankın önündeki fotoğrafıma baktığım yıllarca… Ve “tank”ın “savaş” demek olduğunu yıllar geçtikçe daha çok anladım. Bugün devletlerin özellikle güvenlik gücüne dayalı dengelerini, nitel veya nicel olarak gerçekliği yansıtmayan açıklamalarla geçiştirdiğini çok iyi biliyoruz. Devletrin bu bağlamda halkı “yanıltma” yöntemleri gün geliyor ve bir silahın gölgesinde temelinden sarsılıp, “acı” denen gerçekliğe bodoslama savuruyor yaşamı! Söz böylesi bir kıyıya vurmuşken, kendi alanıma doğru yüzmeliyim. Gino Boccasile’nin Amerikan karşıtı İtalyan afişiyle şöyle bir soru hep aklımı kurcalamıştır: Sanat ne zaman propagandaya dönüşür? Sanat derslerinde söz konusu 1915 ve 1945’li yıllar olduğunda hep dünyanın iki büyük savaşıyla söze başlamanın ve konuyu sanata bağlamanın derin gerçek acısı yıllardır beni rahatsız ediyor. Yine de gerçekliklerin koca bir yalanla sarmalandığı şu dünyada, sanatın kurtarıcılığa olan inancımızı da yitirmemek gerek! Söz konusu bombalar altında kalan genç canların bedenleri olunca yazıyı nadasa bıraktım. Yeniden oturmak kısmet olduğunda, Mete Çubukçu’nun Radikal 2’deki yazısını buldum önümde. Böylece başladım cümle sıraları içinde bir düne, bir bugüne takılı bilgi yumakları içinde ilerlemeye!

 

“Ölüm” anısı biriktirmek!

 

Camus’nün da dediği gibi onca acı bulutuyla sarmalanan şu dünyada, her geçen gün biraz daha zorlaşıyor nefes almak.  Hepimiz ucundan, kıyısından bir şekilde hayata tutunmaya çalışıyoruz. Bazılarımız için kolay, bazılarımız içinse zor bir hayatı yakalama gailesi var; bunu hepimiz biliyoruz. Hayatı yakalamaya çalışırken bir şekilde doğduğunuz coğrafyada,  yine hayat tarafından terk edilmek de olası! Hatta kaçınılmaz. Doğduğum adanın üzerindeki bulutların hep coğrafyasından kaynaklanan bir kaderi paylaşmakta olduğunu düşünmek içime sızı gibi işler. Bir süre sonra da bu sızı, hele ki göçün dar alanında kısa paslaşmalardam oluşan bir yaşamı tercih etmişseniz,  inceden inceye bir yaraya dönüşür. Hep ölüme, kayıplara, yok olmalara, savaşa dair değil midir bu adanın anı dağarcığı?

Bellekte saklanan bir miras: Ölüm, kaybolmak, kayıplar ve ulaşılan sonuç: sanal bir kitle kültürü! Belleğe dayalı bu ayıklama işlemi çok katı bir biçimleniş olarak algılanabilir. Ama gerçeklerden ne kadar kaçabiliriz ki? Hele de söz konusu anı biriktirmek bağlamında “bellek” olduğunda?

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1491 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler