1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sesimi duyan var mı? Merhaba, orada kimse var mı?
Sesimi duyan var mı? Merhaba, orada kimse var mı?

Sesimi duyan var mı? Merhaba, orada kimse var mı?

Solina Osman; Ulus devlet sisteminin içine doğmuşuz! Öyle bir birliktelik ki, istesek de tüm fertlerini tanıyamayacağımız ama bir şekilde tüm diğer kimliklerimizden daha fazla önemsememiz gerekliliğinin dayatıldığı o kimlik

A+A-

Feminist Atölye (FEMA)

info@feministatolye.org

 

 

Solina Osman

gassolinos@gmail.com

 

 

Ulus devlet sisteminin içine doğmuşuz! Öyle bir birliktelik ki, istesek de tüm fertlerini tanıyamayacağımız ama bir şekilde tüm diğer kimliklerimizden daha fazla önemsememiz gerekliliğinin dayatıldığı o kimlik. İçine hapsolduğumuz hayali birlikteliğimiz ‘ulusumuz’ ama kendimizi birey olarak yalnızlaştırmaya ittildiğimiz ekonominin dehası sistemimiz. İki yüzlü birşey işte hergün yaşadığınız o karmaşanın ta kendisi.  Sırf bu sistem yaşatılsın diye insanlığımızın ana unsuru paylaşmayı, eşitliği, adaleti unutuvermişiz. Ya da unutmamız gerekmiş. Yoksa sistemin çökeceğine, kaosa düşüleceğine inandırılmışız. Hep kalıplara sığdırılmış hayatımız ve kimliklerimiz. Ya sağcı olabilmişiz ya solcu. Ya sistemin adamı olabilmişiz ya da karşıtı. Ya kadın kabul edilmişiz ya da sistemin ‘adamı’ erkek! Ama hiç birinde tüm bunların bizim ne hissettiğimiz sorulmamış. Tüm bu kimliklerimiz dayatılmış!

İnternette gezmek o nedenle ‘özgürleştirici’ olmuştur benim için, tanıştığımız o ilk günden beri. Aklıma gelene dair farklı farklı fikirleri özgürce bulabildiğim, kendime yakın hissettiğimi kabullenebildiğim yer olmuştur. Yani, yaratılan ama içine hapsolduğumuz o  ulus devlet tutuculuğundan, dar kalıplı normlarından bedenen olmasa bile düşünce anlamında uzaklaşabilmek anlamına geliyor çoğu zaman.

İlk kategoriye sabırsız ama küstah jinekologlar tarafından koyuluyoruz. Ultrasound cihazı’nın üzerimizdeki radyasyon etkisini unutup illaki penis ve vajinayı görecekler. I/O yani penisin olması ve olmamasına göre değişiyor yüzlerdeki ifade sanki çok önemli bir unsurmuş gibi.  Birileri biz doğmadan bizler için en önemli kimliklerden birini belirliyor hakkı olmadan. Cinsel Yönelim ve cinsiyet kimliklerimizi seçme hakkımız büyük bir beklenti içine itilen ailelerimizle sonlanıyor. Odalarımızın renkleri ayrılıyor önce ve tabii ki kıyafetlerimiz ve oyuncaklarımız. Daha nefes almamış bedenlerimize toplumsal kalıplar oturtulmaya çalışılıyor. Doğduğumuz zaman bize ağır gelen bu kalıpları taşıyamadığımızda da ya sözlü ya da fiziki şiddete maruz kalıyoruz. Hem de hiçbirinde suçumuz olmamasına rağmen. Sırf “konu komşu ne der?”gailesine düşmüş ailelerimizin kendi öz evlatlarına mazoşist tekniklerle saldırdığı bir alana dönüşüyor bedenimiz. Bir kez daha başlıyor onların beklentilerine göre şekillenen dünyamızda yeni ayarlar. Fabrika ayarlarına dönmek için çabalasakta hep kumanda başkalarının elinde oluyor.

Kanada’dan güzel bir gelişmeyle umut doluyorum.  Witterick ailesi çocukları Storm’un cinsiyetini çevrelerine açıklamamakta ısrarlı. Dolayısı ile kırk yerinden çatlayan komşularının “oğlan mı kız mı?” sorularına ısrarla cevap vermiyor ve cinsiyetsiz yetiştiriyorlar genç Storm’u.  Üçüncü çocuklarında toplumun çocuklarının hayatını normlarla ikiye bölmesine izin vermiyorlar.

Diğer bir haber Stockholm’dan geliyor. Çocuk Yuvası, eğitim alan çocukları cinsiyet ayırımı yapmadan yetiştiriyor. Yani artık prensesleri kurtaran ‘erkek’ olmayı hayal etmiyor, hayattan elini ayağını çeken umutsuzca prensini bekleyen pembeli ‘prenses’ olmak istemiyor çocuklar. Hemcins ailelerin de çocuk yetiştirebileceğini öğreniyorlar. Hepimizin farklı ama eşit olduğunu öğrenerek oynuyor ve eğleniyorlar.  O nedenle, İngiltere’deki Chris gibi artık etek giymenin ‘erkeklik’le bir bağlantısı olmadığını düşünebiliyorlar. İkili bir sisteme, sembollere indirgemiyorlar hayatlarını. Chris gibi kısa pantolon giyemediği zaman etek giyerek eşitlik hakkını talep edebiliyorlar. 

Ya da artık bijolojik yapısalcılığa da takılmıyoruz. O nedenle değil mi ki İngiltere’den Sara Ottoson annesinden kendisine transfer edilecek rahimle çocuk sahibi olacak.

Sistemin bedenlerimiz üzerinden oynadığı oyunları kabullenmek istemiyoruz artık. Yoğurt mayalar gibi çoğalıyor özgürlükçü mücadeleciler. Bu kalıplara sığmıyoruz artık ve taşıyoruz sokaklara kah LGBTQ Onur Yürüyüşleri ile kah ‘Kaltak Yürüyüşü’ ile. Bedenlerimizi birer cinsel obje olarak göre sisteme baş kaldırıyoruz ve elini bedenimizden çek diyoruz.

Aniden elektrikler kesiliyor KKTC’de. Dünya’ya Hezârfen Ahmed Çelebi gibi uçarak ulaşan zihnim aniden KKTC’de karaya, bedenimin içindeki tutsaklığa geri dönüyor. İçerde bedenimizin, dışarda düşlerimizin tutsak olduğu sisteme yeniden uyanıyorum. Türlü oyunlarla birbir elimizden alınanlara ama bir türlü bize verilmeyen haklarımıza bakıyorum yeniden. Dünya’daki ilerlemenin aksine ne kadar da günden güne geriye gittiğimize. Örneğin, gece kulüplerinde mal gibi satılan kadınlara, tecavüze uğradığı zaman sırf aile baskısı nedeniyle ses çıkaramayan bireylere, hemcins ilişkiye girdiği için hapis istemi ile yargılanan LGBT bireylere ya da sırf kadın oldukları için hizmetçi muamelesi görenlere bakıyorum.  Ama bir türlü anlamlandıramıyorum, neden? Anlayamadığım için yazıyorum. Ama kör bir kuyuya düşen küçük bir çocuk misali: Sesimi duyan var mı? Merhaba, orada kimse var mı?

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 802 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler