1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Sen hiç Türk öldürmedin değil mi Anasto Teyze?” (*)
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Sen hiç Türk öldürmedin değil mi Anasto Teyze?” (*)

A+A-

 

Sinan Dirlik

Henüz kimliğini bulma telaşında 10 yaşında bir çocukken siyah beyaz televizyonumuzdan spikerin üzgün ve öfkeli bir ses tonuyla aktardığı katliamların ruhumda yarattığı sarsıntıyı dün gibi hatırlıyorum.

“Pedagojik” kaygılar yoktu bizim ebeveynlerimizde o yıllarda. Ekrandan evimize taşınan görüntülerde kahraman mehmetçiğe sarılarak ağlayan kadınlar ve kurtarılan köylerde bulunan toplu mezarları, burunlarını kapayarak kazan insanların acı çığlıkları yankılanıyordu.

Ne kadarı gerçek, ne kadarı o görüntülerle yaralanan hafızamın oyunu, emin değilim şimdi ama… Bir toplu mezarda, askerin çekmeye çalıştığı cesedin elinde kalan bacak görüntüsünü hâlâ çok canlı biçimde hatırlarım. Spikerin anlattığı o korkunç katliamlardan kurtulan insanlar için sevinir, kurtulamayanların ruhuna dualar eder, acı ve kurtulma sevinciyle boynuna sarılan kadınlar ve ihtiyarlarla beraber mehmetçiğin boynuna sarılırdım.
Harekât olduğunda Avşa adasında tatildeydik. Döner dönmez bizimkilerin evdeki bütün lambaları o dönemin mavi defter kabı kâğıtlarıyla sardıklarını, akşam olunca perdelerin sıkı sıkıya kapandığını ve mavi kâğıda sarılı ampullerden sızan o tuhaf ışıkta oturduğumuzu hatırlıyorum. Yetişkinler için sıkıntı ve endişe anlamına gelen “karartma geceleri”, biz çocuklar için büyüklerin de katıldığı tuhaf, eğlenceli bir oyundan ibaretti. Savaş da nihayetinde, “hep bizimkiler kazandığı ve gerçekten etimizde hissetmediğimiz sürece” bir oyundu. Nitekim o oyun kısa sürede bitti bizim için, bir daha uzun, çok uzun yıllar Kıbrıs denilen uzak ada gündemimde hiç ama hiç yer almadı…

Kurtarmıştık işte… Bitmişti… Kahraman ordunun kurtardığı çok diyar gibi, Kıbrıs’ta da insanlar huzur ve güven içerisinde, Türkiye’ye şükran duygularıyla yaşıyorlardı artık. Arada sırada ekranda sevimli, tombulca bir adamın anavatana şükranlarını ilettiğini duyuyor, Rumlardan nefret etmemiz için bize sayıp döktüğü gerekçeleri onaylayıp, hayatımıza devam ediyorduk.

Tabii ki o sevimli, tombul adamın sözünü ettiği Rumlar, bizim komşumuz Aliki, Anasto ya da Parasko teyzeler değildi. Gerçi çocuk patavatsızlığımla, parmağımı sallayarak “sen hiç Türk öldürmedin dimi Anasto teyze” dediğimde zavallı Anasto’nun gözlerinin neden buğulandığını ve bir süre sonra önce Aliki’nin, ardından Anasto’nun o kapısında kocaman kırmızı bir ıstakoz bulunan frijideyir (sihirli bir kelimeydi bu, ne güzel frijideyir derdi Anasto) buzdolabını bile üç kuruşa satıp Yunanistan’a gittiğini ancak yıllar ve yıllar sonra anlayabilmiştim…

İstanbul’un şimdi yarım avuç kalan Rumlarının son büyük dalgası, benim doğduğum 1964 yılında tek taraflı olarak fesh edilen “Ticaret, İkamet ve Seyrisefain Anlaşması” ile birlikte sadece birer bavul ve 200’er lira ile derdest edilivermişlerdi. 6-7 Eylül rezilliğiyle malları yağmalanan Rumlardan kalanlar, 1964’te Kıbrıs bahanesiyle kovalanırken, geride çokça mal mülk, kırık dökük anılar bırakıp gitmiş, gönderilemeyip kalanlar ise doğup büyüdükleri bu topraklardan her an sürülme korkusuyla yaşamaya mahkûm edilmişlerdi… İşte çocukluğumun, dudağının kenarından sigarası hiç düşmeyen Aliki’si, sürekli buğulu gözleri ve ürkek duruşuyla Anasto’su da 1974’ün o “oyunlu günlerinde” çekip gitmişlerdi… Hiç Türk öldürmemişler, beni ve ailemi çok sevmişler ama bir gün doğup büyüdükleri toprakları terk edip, çekip gitmek zorunda kalmışlardı…
“Koca Dayıların” oturduğu Kumbaracı yokuşundaki Marketo apartmanının adının neden Marketo olduğunu, Rum komşularımızın neden sessizce birer ikişer gittiklerini, geride bıraktıkları mallarına ne olduğunu, Rum mezarlığının duvarına kocaman “hepinizi buraya gömeceğiz” yazısının ruhlarında nasıl fırtınalar yarattığını hiç düşünmedik. Onlar gittiler, biz Kıbrıs’ı kurtardık, karartma geceleri bitti ve hayatımız, hiçbir şey olmamışçasına devam etti…

Yıllar sonra psikolojik harekât, psikolojik harp kavramlarıyla tanışıp, “O zamana dek Türk kamuoyunda Kıbrıs’a müdahalenin gerekliliği konusunda heyecanlı yazılar yazılıyor, özellik Rum çetelerinin ve EOKA birliklerinin kanlı eylemlerinden söz ediliyordu. Siyasetin de gerek Türkiye’de ve gerekse uluslar arası zeminde oldukça ısınmış olması, Türk kamuoyunu savaşa hazırlamak yönünde son derece olumlu bir atmosfer yaratmıştı” (“1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda Türk Hava Kuvvetlerinin Psikolojik Harbe Katkıları”, THK 100. Yılı, Tarih Sempozyumu belgeleri, 2011, sayfa 507) gibi “bilimsel” değerlendirmeleri okurken, Anasto teyzenin gözlerini buğulandıran o çocuk sözlerin nasıl bir araya getirildiğini anlayabildim…

Tuhaf şey, Kıbrıslı Rum kardeşim Nikos’la birlikte hazırladığım mercimek çorbasını kaşıklarken, gözlerimizden yaş gelircesine kahkahalar atarak, aynı olaylara birebir aynı sözcüklerle aynı tepkileri veren annelerimizi karşılaştırdığımız o soğuk kış gecesinde, bir an dilimin ucuna kadar gelen, fakat Nikos’un o çok sevdiğim gülüşünü dondurmaktan çekindiğim için anlatamadığım hikâyelerden biri olarak kaldı Anasto’nun hikâyesi… Biz Nikos ile gülüşürken, sevgili Anasto’nun da çok uzaklarda bir yerlerde nemlenen gözlerini silerek bizi izlediğini hissettim…: “Ben hiç Türk öldürmedim pasa mu… Ama ben öldüm…”

 

(Sinan Dirlik, “Kıbrıs’ı Anlamak”, yayına hazırlanan kitaptan bir bölüm)
(GAZEDDAKIBRIS – Sinan DİRLİK – 20.7.2015)

Bu yazı toplam 1405 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar