1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Şeker Portakalı Ağacı
Şeker Portakalı Ağacı

Şeker Portakalı Ağacı

Şeker Portakalı Ağacı

A+A-

 

Metin Erduran

Yıl 1975. Savaşın hemen ertesi yılıydı. Onbeş yaşımı yeni doldurmuştum. Nüfus mübadelesinde sağa sola savrulan göçmenlerden biri idi ailemiz. Biz de  Lefkoşa'nın Kızılbaş kentinde, eski mi eski bir Ermeni evinde buluvermiştik kendimizi. Doğduğum büyüdüğüm Baf kasabası geride kalmış ve şimdi Şeherli olmuştuk artık... Lefkoşa'nın havasına, suyuna, insanına ve yeni okulumuz Türk Lisesine  tam da alışmak üzereydim ki, babam ikinci bir göçün haberini veriyordu bizlere. Girne’ye taşınıyorduk.
     Küçük  bir kamyonet dolusu eşya  ile Girne'ye taşındığımız günü cok iyi hatırlıyorum. Kasvetli ve  halen insanı terleten yazdan kalma bir gündü. Eve vardığımızda  ise büyük bir hayal kırıklığı  beklemekteydi bizleri. Baf'ta yeni bitmiş, modern bir ev bırakmışken, karşımızda duran evin kapısının üzerinde demirden 1925 tarihi yazıyordu. Nedense kuzeyde, hep çok eski evlerden açılmıştı kısmetimiz. Ama en azından  bu babamın seçimi  idi, Ermeni evini ise Geçici Yönetim layık görmüştü bize… Çaresiz, bir çırpıda taşıdık  eşyamızı  bu eski taştan  eve… Tüm aile fertlerinde bir burukluk ve durgunluk vardı, babam haricinde. Çünkü  babam, ne pahasına  olursa olsun  Girne’de yaşamayı  çok istiyordu ezelden beri...

BAHÇEDE ŞEKER PORTAKALI

Evin geniş  bir de bahçesi vardı. Bahçeye attık kendimizi, sanki bir teselli arıyormuşuz gibi… Birkac mandalina ve limon, beş-altı nar, birkaç  incir, bir zerdali ve bir de portakal ağacı vardı. Portakal ağacı çekti hemen beni, belki portakalı çok sevdiğim içindi. Biraz bakımsız ama genç  bir ağaç olduğu belliydi. Dalları da sarı sarı portakal meyveleri ile dolu ama cılızdı... Belli ki çok ilgilenmemiş bir önceki  sahipleri... Hemen bir portakal kesip elimle ayıkladım ve bir solukta indirdim mideme. Çok  güzel bir tadı  vardı. Meğer şeker portakalıymış cinsi, yani bildiğimiz portakaldan farklıydı  biraz... Hiç yememiştim daha önce. Lokum gibi tadı vardı. Bir tane daha kopardım dalından  ve yedim onu da ve bir daha bir daha derken midemi davul gibi şişirdiğimi  farketmemişim. Bir süre oturup öylece kaldığımı hatırlıyorum şeker portakalı ağacının altında... Toprağına gemiler, uçaklar  çizmiştim ve evler v.s… Kalktığımda daha iyi hissediyordum kendimi, moralim de yerine gelmişti sanki... Hem tadını  sevmiştim, hem insanı  rahatlatan dalını, gövdesini, yapraklarını ve gölge  ettiği toprağını... O günden  sonra dert ortağım gibi oldu şeker portakalı ağacı... Meyve zamanı, sulama zamanı, budama zamanı gelip geçerken hep ayrı bir değeri vardı benim için. Ne zaman kötü  bir haber alsam ve ne zaman üzülsem, bu şeker portakalı ağacının altına  gelir, onun altında  ağlardım  gizlice. Çok sevdiğim dedemi kaybettiğimde de, Üniversite sınavlarını  kazanamadığımı öğrendiğimde de ve Baf'taki arkadaşlarımı  çok özlediğimde  de hep bu ağacın altına  gelip teselli aradım. ‘Dedem’ dedim de, o keyifli kış geceleri geldi gözümün önüne birden. Şöminenin önünde büyük  bir dikkatle dinlerdim geçmiş  hikayelerini... Yaşama dair ne çok  şeyler öğrenirdim anlattıklarından. Kuzeye geçtikten birkaç yıl sonra, gözlerini kaybetmişti ne yazık ki. Ee, kolay değildi koca bir Çınarı yerinden koparıp  başka bir  yere dikmek... Fazlasıyla üzülüyordu atalarının toprağından koparılmaya... Portakal zamanı  geldiğinde, mutlaka benden şeker  portakalı  ister, hikayelere öyle devam ederdi. Yağmur, çamur dinlemeden, eski model bahçe fenerimizi  alıp zevkle toplar, kendi elimle ayıklayıp  verirdim portakalları dedeme.

ZAMAN İÇİNDE DE O AĞAÇ

    Universite ve ardından  ihtisas derken yaklaşık on yılım geçti Ankara'da. O zamanlar, biri Şubat, diğeri  de yazda olmak üzere iki kez gelebiliyorduk tatile. Cep telefonu, internet falan da ne gezer! Mektupla haberleşiyordum ailemle. Çok  da keyifliydi mektuplaşmak hani. Hele ki Kıbrıs’tan gelen bir mektup bulmak posta kutusunda. Hal hatır sorduktan sonra da önce bahçeyi, sonra da yeni aldığımız kırmızı Lancer marka arabayı sorardım mektubumda, nasıllar diye. Çünkü  en sevdiğim şeylerdi  her ikisi de. Tatile gelir gelmez de soluğu  bahçede alırdım  ve tabii ki Şeker portakalı ağacımda. Her seferinde de üzerine tırmanır, abartırdım  yediğim portakal sayısını yine...
   Mezuniyetle birlikte, Mağusa Gülseren Egitim Taburunda buldum kendimi. İki yıl  sürdü vatani görev. Subay olduğum için sık sık gelirdim Girne'ye evime. Nar zamanı,  incir zamanı, zerdali zamanı derken mutlaka yiyecek bir meyve bulurdum bahçede. Ama Portakalın zamanı olmasa da mutlaka gider bir bakardım şeker  portakalı  ağacıma. Babam budamasını  hiç ihmal etmez, lasanını  muntazaman açar  ve bolca sulardı onu. Her seferinde de ayağıma yapışan  çamurla evi kirletirdim  ama kızamazdı biçare annem. Ne de olsa büyük oğlu gelmiş gurbetten...

YENİ HAYAT

  Göz açıp kapayıncaya kadar bitmişti askerlik ve sıra ekmek parasına gelmişti.
Devlete yaptığım  iş müracaatımda öyle  bir bozguna uğramıştım ki soluğu Vakıflar Bankası’nda almıştım. Kendi işimi kuracaktım. Elde yok avuçta yoktu.
Kredi lazımdı bana. Hiç ikiletmeden birkaç günde  krediyi onaylattı bana nur içinde yatsın  rahmetli Alpay Adanır... Yatırımcı  ve girişimciye büyük sempatisi olan bir genel müdürdü. Sonunda, açtım Laboratuvarımı  mütevazi bir açılış töreniyle. Annemin yaptığı  börekler, pilavunalar, hellimli, zeytinliler ve daha neler neler  ve tabii bir de elimle sıktığım şeker  portakalı suyu. Bayıla bayıla yeyip içmişti misafirler. Rahmetli Dr. Salih Miroğlu'nun güzel  açılış konuşmasıyla da fiilen iş hayatına başlamıştım. Ardından, oğlum Erdoğan doğdu dünyamıza. Annemlerde kalıyorduk halen. Bolca ana sütü  içmişti annesinden ve sütten kesilince de sebze çorbası… Doktoru rahmetli  Alpay Şah, artık biraz da meyve suyu deyince, adres belliydi yine, benim vefakâr şeker portakalı ağacım. Bol bol toplayıp sıkar, suyunu içirirdik bizim oğlana... Daha sonra küçük oğlum Erdi doğdu. Süt, çorba  ve portakal suyu idi onun da içecek menüsü… Ardından, kuzen çocukları, komşu çocukları  derken İçmeyen kalmamıştı şeker portakalının tatlı suyunu.

İŞ HAYATI HAYALİ

    İş hayatına atıldığım günden itibaren hep  bir hayalim vardı. Büyük, modern ve toplumun hayranlığını kazanacak bir laboratuvar binasI yapmak. Bu hayalle yaşadım yıllar  boyu... Yirmi yıllık  bir çalışmanın sonunda  o hayali gerçekleştirmenin zamanı  gelmişti artık. Yetenekli mimarIm Ertuğ Ertuğrul’un çizdiği harika bir proje elimde duruyordu. Adama hayalimdeki projeyi tarif etmiştim, o bana hayalimden de güzelini yapıp getirmişti. Ancak, önemli de bir sorunla karşı karşıya idik. Proje çok sevdiğim evimizin bahçesinde yapılacaktı ve ne yazık ki yıllarca gözümüz gibi baktığımız  birçok meyve ağacımız sökülmek zorundaydı. Çok zor oldu bu kararı verebilmek. Lakin, inşaatı  yapacak olan müteahhide bir şart koşmuştum. Şeker portakalı  ağacıma  dokunmayacak, onu koruma altına alacaktı. Babam da aynı şartı evin hemen arkasındaki  hurma ağacı  için koymuştu, "kırmızı  çizgim" deyip duruyordu o günün Kıbrıs görüşmecilerinin moda tabiriyle... Yıllar aldı projeyi bitirebilmek... Vee, takvimler 2010 Mayıs ayının onbeşini gösterirken ilk hastalarımız adım atmaya başlamıştı  yeni binamızdan içeriye... Çok mutluyduk hepimiz, en çok da ben elbet. Açılış töreni de yapmamıştım bu kez. Davet edemediğim hasta ve dostlarım gücenebilir diye. Bir de tabii, para iyice suyunu çekmişti  işin doğrusu... Binanın hemen yan tarafına usta marangozlardan bir ahşap oturma yeri yaptırdım, hastalarım ve ziyaretçilerim  keyifle otursunlar diye. Özenle koruyup kolladığım şeker portakalı ağacımın  etrafını da bir güzel çerçeveleyip, kurumuş dallarını  da budayıp, aşıladım gövdesinden. Yaşatmalıydım onu yaşatabildiğimce.

BEN VE O

       Ve yıl 2014. Yine mevsim sonbahar... Eylül’ün  yirmisekizi... Doğum günüm bugün ve yine  oturuyorum şeker  portakalı  ağacımla  yan yana... Benim  saçlarıma aklar düşmüş, ağacım da kurumaya yüz tutmuş iyice... Gövdesi kalınlaşmış, boyu kısalmış ve sakız kusuyor her yerinden. Yine de huzur vermeye devam ediyor bana. Her sabah başlamadan işime, kahvemi onun altında içer, birlikte yaşadığımız  acı tatlı anıları canlandırırım gözümde… O, hiç konuşamıyor, görmüyor ve duymuyor olsa da, bu duyu yetisine sahip pek çok insandan cok daha anlayışlı, çok daha cömert, çok daha sabırlı ve huzur verici insana... Sabahları sade kahvemi yudumlarken, şöyle bir binama bakıyorum, bir de ağacıma... Biri hayalim ve geleceğim, diğeri de acı  tatlı anılarım ve geçmişim. İkisi de vazgeçilmez benim için ve ikisi de yaşama sevincim...

Bu haber toplam 1303 defa okunmuştur
Adres Kıbrıs 179. Sayısı

Adres Kıbrıs 179. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler