1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Şehirler mesafe koyar!..
Şehirler mesafe koyar!..

Şehirler mesafe koyar!..

Gülhane Parkı’nın zamana, mekâna ve şehrin hızla akıp giden değişimine meydan okuyan ulu Çınar ağaçlarının arasında, ne kadar çok martı yuvası varmış! Soğuk bir günde İstanbul’un buza çalmış bu parkının kış uykusunun arasına kaçıveren bir günl

A+A-

                           

 

Gülhane Parkı’nın zamana, mekâna ve şehrin hızla akıp giden değişimine meydan okuyan ulu Çınar ağaçlarının arasında, ne kadar çok martı yuvası varmış! Soğuk bir günde İstanbul’un buza çalmış bu parkının kış uykusunun arasına kaçıveren bir günlük ziyaretle, yuvaları fark etmem bir oldu. Daha önceki gelişlerimde martı yuvalarının olup olmadığını hatırlamıyorum. Fakat onun yerine Topkapı Sarayı’nın Harem kısmının duvarlarına yaslanan çam ağaçlarına hayran kaldığımı hatırlıyorum. Çini kaplı tuğlalar yeşilin arasından denizdeki yakamozlar gibi, bir yanıp, bir sönüyordu parkın sessizliğinde. Osmanlı Dönemi’nde Topkapı Sarayı’nın Has Bahçeleri arasındaymış, Gülhane Parkı… Zaten konum olarak, Alay Köşkü, Topkapı Sarayı ve Sarayburnu arasında yer alıyor. Padişahlar, Dolmabahçe Sarayı’na taşınınca ve daha sonra ise Avrupa demiryolunun Sirkeciye Sarayburnu’ndan geçerek gelmesi üzerine, parkın ağaçları, köşkleri sökülüp yıkılmış, burası garip bir eğlence yerine dönerek “Bitli Kâğıthane” adını almıştır. İstanbul’un her yerinden insan manzaralarını görebilirsiniz bu parkta! Gencinden yaşlısına, çocuğundan öğrencisine, yabancısından yerlisine bir kalabalık insan mozaiği her gün ağaçlı yoldan geçer, banklarında oturur, kuytularında sarılıp zamanı durdurur! Şehirler mesafe koyar, bazen yaşamla aramıza… Bu nedenle parkların kuytularındaki insan siluetlerini hep sevmişimdir. En azından kendi zamanımdan çıkıp, onların zamanına akmak için, bir anlık nefes almalarımda! Cem Karaca’nın sesi çınlar yollarında, ağaçlarının dallarında, Has bahçeden arta kalan gül kırıntılarının buzlu yapraklarında: “Ben bir Ceviz Ağacıyım Gülhane Parkı’nda!”… Gökyüzüne bakıyorum ve gerçekten de soğuğa rağmen, başım köpük köpük bulut! Kısa bir soluklanmanın sonunda yanımdan akıp giden banklarda soğuk günün buzuluna, sıcacık sarılışlar bırakarak gençlere, neler düşündüğümü belli etmeden, yürüyüp çıkıyorum Gülhane Parkı’nın görkemli anıtsal demir kapısının arasından.. Çok mu önemli ne düşündüğüm? Umurunda mı ki etraftakilerin? Budak budak, şerham şerham bir ihtiyar CEVİZ!

 

Herkes her şeyin farkında!

 

Dallarının arasında sincaplar var mıydı? Göremedim! Ama İskenderiye Papağanları’nı gördüm. Bu yeşil ve küçük kuşların ülkelerindeki savaştan kaçarak, topluca İstanbul’a göç ettiklerini biliyor muydunuz? Irak’taki savaşın top, tüfek, uçak savar yıkımından kaçmayı başaran papağanlar, ülkelerinden uzak, martılarla birlikte şehrin göklerinde özgürce yaşamayı deniyorlar!

 

Cesare Pavese’nin sözünü hatırlıyorum; köşedeki tezgâhtan bir külah dolusu kestane alırken: “Kahramanlığın tek kuralı yalnız, yalnız, yalnız olmaktır.” Kestanelerin sıcaklığı avuçlarıma oradan da içimdeki karmaşık düşünce bulutlarına doğru kayarken, insanların verebildiklerinden daha azına yetinmesi/(yetinememesinin) gerekliliği sarıyor tüm kalbimi! Çok doğru Pavese’nin tespiti; gerçek kahramanlar yalnızdır. Eminönü’nün Mısır Çarşısı’nı kesen, küçük dükkânlarından birinde, sıcak bir kahve içiyorum; kestanelerle birlikte. Kahvenin yanında lokum da getiriyor pembe yanaklı kadın. Gülümsüyor, tepsiyi bırakırken ve içim dışım deniz olmuşken bakakalıyorum peşi sıra… Kadın tezgâhın arkasına geçince, bardak şıkırtıları arasında, hüzünlü bir su sesi yayılıyor kulaklarıma. Çeşmeden akan suyun altında yıkanıyor, fala kapanan kahve fincanları; akıp şehrin altından gidiyor, her bir fincandan az önce çıkan uzun yollar, müjdeli haberler, göz hasetlerle kabaran gönüllerin baloncuklu telveleri…

 

Kahve bitince ne yapmalı? Eminönü’nden binilen vapurla hemen karşıya Kadıköy’e doğru kısa bir yolculuk yapabilirim. Belki! Hava soğuk mu? Maksim Gorki’nin Ana adlı romanından, çok eskilerden, bir cümle kalmış aklımda: Ana, soruyor: “Üşümedin mi kızım?” “Üşümedim” diyor genç kadın! “İçimde haksızlığa karşı isyan ateşi yandıkça kolay kolay üşümem!” Tam böyle miydi, cümle? Bilmiyorum. Bilemiyorum. Ama yakın, ama uzak; bir cümle işte! Yeter ki küf tutmasın belleğimizde! Bu nedenle çoğu geceler yığınla kitabın arasında, binlerce cümle içinde gezinmeli! İşte o zaman yalnız değildir insan. Pavese yazdığı cümlelere rağmen yalnızlıkla boğuşurdu her zaman. O değil midir şu sözün sahibi: “Bütün gece, yalnızlığımı unutmak için kendi yüzümü seyrettim aynada!”

 

Eminönü’nden Kadıköy’e geçmek kaç dakika sürer ki? Gün içinde zamanın hangi yüzünde yaşadığınızla ilgili değil midir, anlarınız? Sahi zamanın kaç yüzü vardır? Belki de yüzsüzdür zaman. (Klavye gülümsedi içtenlikle!). Masumiyet Müzesi adlı kitabındaki sözlerin arasında şöyle bir cümle saklıdır, Orhan Pamuk’ta: “Derin bir huzurla her yerimi saran o harika an…” cümleye devam etmeyeceğim… Neden mi? Eğer devam edersem sanırım Kadıköy vapurunu kaçıracağım. Bu nedenle başka bir yazıya kısmet olsun an’la ilgili karşılıklı muhabbet! Şimdi denizin tuzunu, vapurun acı düdüğünün ardından, ayazla birlikte avuçlarımın arasında kavrama vakti geldi. Vapurun alt katında kendime denize yakın bir pencere yanı seçip, bir bardak çay söylüyorum. Çay sıcak. Tadı buruk. Rengi koyu. Yine de güzel! Düşünüyorum da “yaşam zamanı” keşke bir saat gibi olsa; bazen dursa, bazen çalışsa! Bazen sussa, bazen çığlık çığlığa bir guguk kuşu sizi oturduğunuz yerden kaldırıp başka bir boyuta fırlatsa! Bazen cümle kursa, bazen tek bir kelimeden ibaret olsa! “Zaten öyle değil mi?” dediğinizi duydum. Gülümsedim size. Küçükken zaman dursun isterdim. Geçmesin. Sinsin bir yerlerde uyuyakalsın, sonra uyansın, ama yine uyusun. Zamanın durduğu bir fotoğraf karesi hayal etmek mümkün müdür? Ben böyle bir fotoğraf karesi gördüm. Yaklaşık üç yıl önce! Orada zaman durmuştu. Mekân silinmişti. Bir martılar vardı, birde yaşlı bir adam. Ceviz Ağacı gibi! Arkasındaki paltosunun ceplerinde, bir yaşamöyküsünün en acı, en tatlı, en sakin, en bulanık, en güzel, en çirkin ne varsa yaşama dair,  sakladığı bir hayat, bir hikâye, bir insan, bir çocuk, bir ev, bir eş ve bir araba! Yaşam işte, en iyisinden bir cümleyle: “Sadece yaşadım! Yaşadım ve çalıştım!” Çınarların dallarındaki yeşil papağanlar misali suskun, ürkek, kendince! Ketum. Sadece işiyle konuşan, işiyle ilgilenen ondan arta kalan zamanda “uzak”lıklarda kayboluveren! Bir insan! Bir kuş! Bir yaşam! Kısaca, özgürlük!

 

Yaşamak şakaya gelmez!

 

Vapurun kıyıya yanaşmasıyla sildim bulutlu düşünce okyanusunu gözlerimin önünden. Çayım da bitmiş. O zaman kadar farkında bile olmadığım etrafın kalabalıklığı, hareketlendi, sesler gürültü olarak yükseldi; vapurun camlarına çarptı. Dışarıya bakarken onu gördüm. Haydarpaşa ışıdı ilk durakta.

Sen de sessiz kaldın!

 “İstanbul sana yenilmeyeceğim!” repliğiyle zamanı durduran Haydarpaşa!

Trenler bizim sanırdık, ama yanılmışız!

Ne kadar uzağız şimdi.

Zaman da uzak bizden, mekân da!

Şehirler mesafe koyar araya, insanlara…

 

 

 

 

 

 

Nuri Bilge Ceylan- Emine Ceylan "Milli Reasürans Sanat Galerisi 'Babam İçin...' Fotoğraf Sergisi, 2008" den...

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1499 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler