1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Şefika Hanım’a mektup...
Şefika Hanım’a mektup...

Şefika Hanım’a mektup...

Sevgili Şefika Hanım, 28 Temmuz 2011 Perşembe günü saat 10.00’da Mağusa’da, Lala Mustafa Paşa Camii’nde senin ve sevgili eşin Hüseyin Ahmet Kamber için düzenlenecek cenaze törenine katılacağız... Seni ve eşini bulmak tam yedi yılımızı

A+A-

 

1964 “kaybı” Şefika Hüseyin ile eşi Hüseyin Ahmet Kamber, 28 Temmuz Perşembe günü toprağa veriliyor...

 

Şefika Hanım’a mektup...

 

Sevgili Şefika Hanım,

28 Temmuz 2011 Perşembe günü saat 10.00’da Mağusa’da, Lala Mustafa Paşa Camii’nde senin ve sevgili eşin Hüseyin Ahmet Kamber için düzenlenecek cenaze törenine katılacağız...

Seni ve eşini bulmak tam yedi yılımızı aldı sevgili Şefika Hanım... Bu konuda sevgili kızın Sevilay Berk’in yedi yıl boyunca kesintisiz mücadelesi ve kararlılığı olmasaydı, belki de hala bir kuyunun 36 metre derinliğinde “isimsiz” olarak yatıyor olacaktınız. Kızın Sevilay Berk olağanüstü bir insan: Geride bıraktığın evlatların en büyüğü olarak, tüm evlatlarına analık-babalık yaptı, anneciğini, babacığını hiçbir zaman unutmadı. Sizden geride kalanların bulunabilmesi için elinden gelen herşeyi yaptı – zaman zaman tehditlerle karşılaşsa da yılmadı, moralini bozmadı, dimdik ayakta durdu... Bir gencecik kızın henüz 19 yaşında omuzlarına yüklenen o çok ağır sorumlulukları alnının akıyla yerine getirdi – evlatçıklarını bir arada tuttu, onların büyüyüp yetişmesine, okumasına, toplumları için yararlı, değerli birer insan olmasına olağanüstü katkılarda bulundu... Çünkü sen yoktun sevgili Şefika Hanım, sevgili Hüseyin Bey yoktu – aniden beş çocuk kendilerini sudan çıkmış birer balık gibi hayatta kalmak üzere çırpınırken bulmuşlardı – en büyük kızın Sevilay’la bu yüzden gurur duyduğuna eminim – tüm diğer evlatlarınla da öyle... Ama özellikle Sevilay çünkü en büyük yük, onun omuzlarındaydı...

Sen ve sevgili eşin, herkesin yaygın olarak bildiği “Sütçü” Hüseyin Ahmet Kamber 11 Mayıs 1964’te “kayıp” olduğunuz zaman Sevilay 19 yaşındaydı, kızın Ayla 18 yaşlarındaydı, kızın Nurten 15 yaşındaydı. Oğlun Turgut 13 yaşlarındaydı – en küçük kızın Tomris ise henüz 2 yaşında bir bebekti... En büyük kızın Sevilay, seni ve sevgili babacığını aramak üzere Trikomo (Yeni İskele) polisine gittiği zaman, siz poliste bir odada tutukluydunuz – bunu kimsecikler bilmiyordu... Taa ki Trikomolu bir Kıbrıslırum okurumuz Sevilay Berk’le yaptığımız bir röportajı okuyup da beni arayıncaya ve konuşup bildiklerini paylaşıncaya kadar, bu bilinmiyordu...

Barikatlar açıldıktan sonra sevgili Sevilay Berk, Kıbrıslırum Kayıplar Komitesi yetkililerini ziyaret etmiş, ona sizin Boğaz’da bir kuyuda gömülü olduğunuzu söylemişlerdi. Sevilay Berk, dönemin Kıbrıslıtürk Kayıplar Komitesi yetkililerine bu bilgiyi verdiği zaman, oradaki yetkili “Bu kuyuya dokanırsanız ellerinizi keserler” diye onu tehdit etmişti. Bir süre sonra bu kuyu açıldı, içinden kemikler çıkarıldı – Annan Planı referandumundan hemen sonrasıydı – burada bir inşaat vardı ve kuyu, inşaat sahibi tarafından bir su kuyusu olarak kullanılmak isteniyordu – kemikler temizlenip kuyu, inşaata su aktarmak üzere kullanılmaya başlandı. Kuyudan çıkarılan kemiklerin de Yeni İskele polisine teslim edildiği söyleniyordu. Sevilay Berk çılgınlar gibi bu kemiklerin peşine düştü – kardeşleri de öyle, kuyuda gömülü olduğu söylenen üçüncü şahıs olan Hasan Halil Bulli’nin evlatları da öyle! Sevilay Berk, bu süreci durdurmaya, kemikleri koruma altına almaya çalıştı – oğlun Turgut İskele polisine giderek, kemiklerin akibetini sordu fakat tüm bu çabalardan hiçbir sonuç alınamadı – evlatların kuyunun etrafında kalmış küçük kemik parçalarını topladılar ve Genetik Enstitüsü’nde bunların kesinlikle insan kemiği olduğu saptandı. Fakat büyük kemikler ortada yoktu... Kuyuyu açanlar da, açtıranlar da, kemikleri alanlar da korkunç bir sessizliğe bürünmüşlerdi... Dönemin bakanları da, yetkilileri de hiçbirşey yapmadılar – belki de yapamadılar... Sevilay Berk, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne, Kayıplar Komitesi yetkililerine mektuplar yazdı – sizden geride kalanların bulunmasını çok istiyordu... Ne olursa olsun, mücadelesine devam etti...

11 Mayıs 1964’te tutuklandığınız zaman, bir gece Trikomo polisinde tutulmuştunuz... 11 Mayıs 1964’te Mağusa Surlariçi’ne giren Kıbrıslırum polis komutanı Pantelidis’in oğlu ve yanındaki iki Yunanlı subay, surlariçinde bazı mücahitler tarafından öldürülmüştü – bu haber duyulur duyulmaz aynı gün ve onu izleyen günlerde 30’dan fazla Kıbrıslıtürk “intikam” olsun diye kaçırıldı, “kayıp” edildi... Yollardan, sokaklardan, işyerlerinden alınıp götürüldüler ve ancak son yıllarda onların izlerini bulabiliyoruz. Tıpkı sen ve sevgili eşin gibi, aynı şekilde, aynı gün Konedralı Şifa Mehmet Ali, Sindeli Hasan Taşer ve Bayar İbrahim de Kondea kavşağından alınıp “kayıp” edilmişti – onlardan geride kalanları da geçtiğimiz yıllarda bir Kıbrıslırum okurumun Lisi’de (Akdoğan) göstermiş olduğu bir kuyuda gömülü olarak bulduk, bu yıl içerisinde onları da toprağa verdik...

Seni ve sevgili eşini tutuklayıp “kayıp” eden, Yeni İskele’de (Trikomo) arpa ambarları yakınında öldürenler arasında bir Kıbrıslırum polis de vardı... Öykünüzü kaleme aldığım zaman bu Kıbrıslırum şahıs hem beni, hem de sevgili kızın Sevilay’ı taciz etmekten çekinmedi – hayattaydı, artık polis falan değildi ama hala faaliyetteydi ve anlatılanlara göre hala son derece tehlikeli bir şahıstı... Hiç isim vermeden yazmış olduğum öyküde, kendini tanımıştı! Yazdıklarımdan hiç hoşlanmamıştı...

O korkunç gecede neler yaşadığınızı düşünmek bile istemiyorum – Trikomo polis karakolunda geçirdiğiniz gece... Siz içerideyken, sevgili kızın Sevilay, Birleşmiş Milletler eşliğinde karakola gidip sizi aramıştı... Siz onun geldiğinden habersizdiniz, kızınız sizin içeride bir odada tutulduğunuzdan habersizdi yoksa haberi olsaydı eminim o karakolu oradaki polislerin başına yıkardı...

Ertesi gece bir kuyunun başına götürülüp orada infaz edildiniz... Sizi kuyuya atarlarken, bir ayakkabı dışarıda kaldı... Ondan sonraki sabah keçileriyle oradan geçmekte olan Trikomolu bir Kıbrıslırum, kuyunun çevresindeki kan lekelerini ve tek bir ayakkabıyı gördü... Mandrası bu kuyuya yakın bir yerdeydi ve bir gece önce sesler duymuş, ışığı yakıp dışarıya çıkmaya ve ne olup bittiğine bakmaya kalkışınca, lambasına ateş edilmişti... Ertesi günü kuyunun çevresindeki kan lekelerini ve o tek bir ayakkabıyı görünce, burada bir infaz yapıldığını anlamıştı bu adam...

Yıllar sonra Haşmet Özmusa adlı çok değerli okurumuz alıp bizi bu Kıbrıslırum’un evine götürdü. Onunla tanıştık, görüştük, konuştuk... Bize o gece yaşadıklarını anlattı...

Bu kuyuyu daha önce de Kayıplar Komitesi yetkililerine göstermiştik. Ahmet Cenk Musaoğluları’nın yardımlarıyla bir Kıbrıslıtürk, Haşmet Özmusa’dan duyduklarını bize aktarmıştı – gidip kuyuya bakmış, dönemin Kayıplar Komitesi yetkililerine bu kuyuyu göstermiştik. Orada kazı başlatılmış fakat aynı gün kazıdan vazgeçilmişti. Herkes bu kuyuda Topçuköylü üç “kayıp” Kıbrıslıtürk’ün gömülü olduğunu sanıyordu...

Sonra Haşmet Özmusa bir kez daha devreye girdi ve Trikomolu yaşlı Kıbrıslırum şahidi kuyunun başına getirdi. Bir kez daha Kayıplar Komitesi’ni haberdar ettim ve sevgili arkeolog Arzu Deniz’i kuyunun başına çağırdık. Kıbrıslırum şahit, gördüklerini, bildiklerini Arzu Deniz’e de anlattı. Topçuköylü “kayıp” Ahmet Ali Osman’ın oğlu Ali Uçanok da oradaydı... Babası Ahmet Ali Osman, İsmail Mustafa Balcı ve Fuat Hasan Gülali’yle birlikte Trikomo’ya gittikten sonra 1964’te “kayıp” olmuştu... Onların belki bu kuyuda olabileceği söylentileri vardı...

Nihayet kuyu kazılmaya başlandı... Ekibin başında kuyu kazılarının vazgeçilmez arkeoloğu Deren Çeker vardı... 36 metre derinlikte size ulaştı... Topçuköylü “kayıp” Kıbrıslıtürkler’in evlatları büyük düşkırıklığına uğradılar çünkü kuyuda bulunanlar babaları değildi – kuyuda bir kadın, bir erkek vardı.. Ama bir yandan da iki “kayıp” insanın bulunmasına sevinmişlerdi. Bulunan bu iki “kayıp” insan sizlerdiniz sevgili Şefika Hanım, siz ve sevgili eşiniz...

Çok değerli insan Haşmet Özmusa’yla bir kez daha buluştuk – Sevilay Berk ve sevgili eşi Mustafa Berk’e bu kuyuyu göstermek istiyordum. Henüz kazı devam ediyordu... Haşmet Özmusa bizi tekrar kuyunun başına götürdü... Sevilay Berk’i arkeolog Deren Çeker’le buluşturdum... Deren onlara çeşitli sorular sordu:

“Babanızın ayağı bir zamanlar kırılıp iyileşmiş miydi?” gibi sorular...

Kuyuda bulunanların sizler olduğunuz apaçık ortaya çıkmıştı artık ama yine de yüzde yüze yakın bir kesinlikle emin olabilmek için DNA’yı beklemek gerekiyordu...

Sonuçta DNA eşleşmesi de gerçekleştirilince, evlatçıklarınıza geri dönüş süreciniz başladı... Perşembe günü seni ve sevgili eşini toprağa veriyoruz... Bu acılı dönüş süreci, belki bir nebze de olsa evlatçıklarını rahatlatacak... Sevilay Berk, “Şükür Allahıma bugünleri gördüm...” diyor... “Çok rahatladım” diyor... En umutsuz olduğu anda sizden geride kalanlar bulunuyor ve seviniyor... Hüzünle karışık bir sevinç bu... Dün akşam sabaha kadar oturup ruhunuz için Kuran okuyor, dualar ediyor... Yedi yıldır hiç kesintisiz biçimde verdiği mücadele sonuç verdi: Onun kararlılığı, onun cesareti, onun insaniyeti herkese örnek olmalı... Hiç kimse ve hiçbirşey onun sizi aramanızı durduramadı – asla sizden vazgeçmedi çünkü siz onun ve kardeşçiklerinin biricik anneciği biricik babacığıydınız... Sizleri hep yüreğinde taşıdı, o kocaman insan yüreğinde ve hep sizi düşündü... İnsan ölmüş olsa bile eğer onu sevenler onu hala düşünüyorsa, adını anıyorsa, bir anlamda hala yaşıyor demektir...

Sevilay Berk’i, bize kuyunun yerini gösteren yaşlı Kıbrıslırum’la da tanıştırdık – onu evine yemeğe davet etti, ona teşekkür etti. Bu yaşlı Kıbrıslırum şahidin de oğlu “kayıp” olduğu için Sevilay Berk’in ve evlatçıklarınızın acısını çok iyi anlıyordu... Geçen yıl bu insani hareketinden ötürü ona ve Haşmet Özmusa’ya Kondea’da (Türkmenköy) düzenlediğimiz törende ödül de verdik – ödülünü sevgili kızın Sevilay Berk’in elinden alırken çok duygulanmıştı...

Sevgili kızın Sevilay Berk’le bugün gurur duyabilirsin sevgili Şefika Hanım... Evlatçıklarının bu en büyüğü sizi bulabilmek için ömrünü tüketti, gözyaşları ırmaklar olup aktı, duaları gökyüzünün derinliklerine kadar yükseldi ve onun kararlılığı sizi birer “kayıp” olmaktan çıkardı... Artık birer kabriniz olacak ve sevgili evlatçıkların ve toruncukların ne zaman isterlerse o zaman sizi ziyaret edebilecekler...

Nurlar içinde yatın sevgili Şefika Hanım, sevgili Hüseyin Bey...

 

 

 

CENAZE TÖRENİ PERŞEMBE GÜNÜ YAPILACAK...

 

Mağusa’dan köyü Bahçalar’a dönerken 11 Mayıs 1964’de kaybolan ve bir süre önce kayıplarla ilgili kazı çalışmalarında kalıntılarına ulaşılan “kayıp” Hüseyin Ahmet ve eşi Şefika Hüseyin için 28 Temmuz 2011 Perşembe günü cenaze töreni düzenleniyor.

Turgut Kolgazi, Sevilay Berk, Ayla Mındıkoğlu, Nurten Göksan ve Tomris Özberkkanlı'nın anne ve babası Şefika-Hüseyin Ahmet çifti, Lala Mustafa Paşa Cami’nde saat 10.00’da kılınacak cenaze namazının ardından yapılacak askeri törenden sonra Mağusa Canbulat Şehitliği’nde toprağa verilecek.

 

 

 

 

Bu haber toplam 1174 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler