1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Seçimlerin Ardından Karanlıktan Aydınlığa Bir Yürüyüş...
Seçimlerin Ardından Karanlıktan Aydınlığa Bir Yürüyüş...

Seçimlerin Ardından Karanlıktan Aydınlığa Bir Yürüyüş...

Mertkan Hamit: 5-6 yıl kadar önce İstanbul’da lisans eğitimi aldığım sırada, Niyazi Kızılyürek’in konuşmacı olduğu bir söyleşi organize edilmişti. Sunumu sırasında Kızılyürek; ‘Avrupa tarihinin en karanlık yıllarını yaşıyor’ yorumu

A+A-

 

         Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

 

 

5-6 yıl kadar önce İstanbul’da lisans eğitimi aldığım sırada, Niyazi Kızılyürek’in konuşmacı olduğu bir söyleşi organize edilmişti. Sunumu sırasında Kızılyürek; ‘Avrupa tarihinin en karanlık yıllarını yaşıyor’ yorumunu yapmıştı. O dönemdeki bilgimin de sınırlı olmasından dolayı, tam olarak Kızılyürek’in bahsettiği karanlığın ne olduğunu anlayamamıştım. İlerleyen yıllarda Türkiye ve Kıbrıs dışında yaşamanın verdiği deneyim ve biraz da bilgi dağarcığımı geliştirmek için yaptıklarım aslında kendime göre karanlık bir Avrupa’nın ne olduğuna dair algımı güçlendirmişti. Her ne kadar da o gün Kızılyürek’in kastettiği karanlık Avrupa ile kendi algımdaki karanlık Avrupa’nın ne olduğunun üzerine hiç konuşamamış olsam da 6 Mayıs tarihinde benim kafamda tasarladığım karanlık Avrupa’ya güneş yeniden doğmaya başladı bile. Sanırım algı karmaşasını ortadan kaldırmak için karanlık Avrupa ile üstüne güneş doğan Avrupa’yı kendimce tanımlamam gerekmektedir. Tarihin Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın 1972 tarihinde Ankara’da idam edilmesine rastlaması nasıl bir tesadüftür bilinmez ama artık Avrupa’da bir hayula dolaşmıyor, heyula etrafını aydınlatıyor.

Bu aydınlanmaya dair kendi düşüncelerimi değerlendirmeden önce kendimce Avrupa’yı tanımlamam gereklidir. Günümüzde Avrupa algısı batıya yönelik tapınma ile oryantal algımızla harmanlanmış Avrupa Birliği ekseninde gelişmesine rağmen ve ‘Avrupalılaştırma’ diye bir söylem ortaya çıkmış olsa da, özünde merkez ile çevre arasında sürekli bir diyalektik çatışmanın yaşandığı bir coğrafyadır. Aslında bu sebepten dolayı da bana göre Avrupa değişime açık olan bir coğrafyadır. Değişimden bahsederken bu illa ki pozitif ve iyiye yönelik bir değişim değildir. Irkçılığın, totaliter rejimlerin, soykırımların yaşanmasına sebep olan şartlar da bu değişikliklerin sonuçlarıdır. Bir gerçek olarak Avrupa zaten tarihsel olarak sömürgeci faaliyetlerin, dünya savaşlarının, ihtilallerin birleşiminden doğmaktadır diyebiliriz.  Bu gerçeğin içinde ise benim için bir hayal saklıdır. Bu hayale gelmeden önce kendimce inandığım 6 Mayıs tarihini Avrupa için bir milat olarak kabul ediyorum ve  milattan önceki Avrupayı değerlendirmek istiyorum.

 Son yıllarda baskın bir biçimde ekonomide neoliberal, politikada muhafazakar bir çizgi takip eden Avrupa, kendi içindeki tarihsel çıkar çatışmalarının oluşturduğu diyalektiğin içinde yarattığı bir ‘kriz’ ile boğuşuyor. Bahsi geçen ‘kriz’ aslında insanlara ait bir kriz olmasa da, krizin faturasının insanlara çıkartılmış olması yukarıda bahsedilen politik ve ekonomik duruşun getirdiği bir ideolojik tercihtir.

Avrupa’nın kalbinde gerçekleşen bu kriz, aslında mevcut küresel sistemi bir tür dayanıklılık testine tabi tutuyor. Öyle ki son yıllarda zaten sistemin sistem-içi değerlere göre kötü çalıştığı Yunanistan, İspanya, İtalya ve İrlanda gibi ülkelerde çatlaklar oluşmakta idi. Oluşan bu çatlakları sistemin savunucuları olan merkez partiler kendi değerleri ekseninde çözmek istediği için, çatlakların derin yarıklar olmasını engelleyemedi. Kapitalist ideolojinin sonucu olan sermaye krizi, ideolojik aygıtlar yerine yönetişimsel değerlerle çözülmesinin beklenmesi zaten mümkün değildi. Öyle ki bırakın kendini solda tutan ekonomistleri, Rodrik, Stiglitz gibi liberaller bile üstü kapalı bir biçimde Keynesyen bir dönüşümün gerekliliğini savunarak meselenin bir yönetim problemi değil, aslında ideolojik bir sorun olduğunu saptamışlardı. Buna aldırış etmeyerek küresel sermaye karşı ürkek bir biçimde boyun eğen iktidarlar ise bir taraftan sistem içi kırılmalardan gelen artçı şokların merkez ülkelere de etki etmesine mani olamamakta, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde artık ekonomik anlamda kemer sıkma politikaları ekseninde çözümler ile Avrupa’nın kendi kendini kolonileştirmesi sürecinin yaşanmasında herhangi bir sakınca görmemektedir. İşte bu ekonomik düzlemde anlattığım karanlık Avrupa’nın gerçeğidir. Üstelik Avrupa’nın karanlığı sadece ekonomik bir alanda ortaya çıkmıyor. Artan neo-nazism, yolsuz ilişkiler,  Avrupalılıaştırma söylemiyle çevre ülke halklarının siyasi iradelerinin görmezden gelinmesi ve tabi ki alternatifin köklü bir değişim yerine oluşturulacak olan IMF merkezlı reçetelerle ortaya çıkabileceğine dair inanış Avrupa karanlığının resmidir.

         Peki 6 Mayıs 2012’de ne oldu? Kısaca söyleyecek olursam, Avrupa’nın geleceği için bir umut ortaya çıktı. Bu tarihte Fransa’da yıllardan sonra sol bir iktidarın Cumhurbaşkanı seçilemesi bir taraftan merkezin kendini neo-muhafazakarlıktan uzaklaşmasını getirirken, çevrenin kendini yeniden organize etmesi için umudu da yanında getirdi. Üstelik çevre de, merkezle eş zamanlı ve uyumlu olarak buna benzer bir kararı verdi. Hollande’den Avrupa solu açısından büyük değişiklikleri getirmesini beklemiyorum ama, önceki Sarkozy ve Merkel işbirliğinde yürüyen ‘tasarruf’ merkezli söylemin artık yumuşamak zorunda olduğu aşikar. Geleceğe dair umutlarımı tazeleyen Avrupa’da yaşanan olayların başında ise Yunanistan’da halkın üçte ikisinin Avrupa Birliği ve İMF ile yapılan ‘tasarruf paketlerine’ karşı olduğunu deklere etmesi oldu.

6 Mayıs 2012 tarihinde yapılan seçimlerin ardından, iki yıl kadar önce yapılan genel seçimlerde %4.6 oy oranına sahip olan radikal sol SYRIZA partisi, %16.8 ile Yunanistan’ın en büyük ikinci partisi haline geldi. Bunu her ne kadar da ana akım medya önceki Yeni Demokrasi ve PASOK partilerine karşı verilen tepki oyu olarak görüp, spekülatif saldırılarla olası ikinci bir seçimde iktidar ilişkilerini bozmamaktan kaçınsa da, aslında Yunanistan’da sol bir gecede oluşmadı. 2008 yılından beri süregelen toplumsal gerilimin, kesintilerin ve tasarruf paketlerinin baskısından dolayı insanların alternatif arayış ihtiyaçları onları bu noktaya getirdi. Baskılara karşı SYRIZA ve Yunanistan solu dirayetli durabilecek mi bilinmez ama işte bu dinamiklerin Avrupa adına daha aydınlık günlerin habercisi olduğuna inanıyorum.

         Tabi ki, bir seçim sonucunun Avrupa’da kökten değişiklik getireceği gibi naif bir düşünceye sahip değilim. Öyle ki, Fransa’da aşırı sağcı Le Pen’in aldığı destek, Yunanistan’da ırkçı Hrisi Avgi’nin meclise girmiş olması geleceğe dair sürecin sancılı olacağını söylüyor. Bunun yanında Yunanistan ve Fransa seçimlerinin ertesinde, yeni Cumhurbaşkanı Hollande’nin ekonomik eşitlik temelli duruşu, bunun yanında Yunanistan’da hükümet kurma çalışmalarını sürdüren SYRIZA’nın ‘IMF ile yapılan anlaşmalar geçersizdir’ demecinin ardından finansal piyasalarda yaşanan dalgalanmalar da tesadüf değildir. Açık bir biçimde kapitalist hegemonya, değişime karşı uzaktan kitleleri yönetmeye çalışıyor. Bunu da doğrudan yapmak yerine, gizli bir el ile dönüşümü engellemeye çalışıyor.

         Yunanistan’da hükümet kurma çalışmaları bu yazı yazıldığında sonuçlanmamış olması geleceğe yönelik birşeyler söylemeyi engelliyor. Buna rağmen yaşanan süreci Avrupa’nın geleceği için aydınlığa doğru atılan ilk adımlar olarak görüyorum. Finansal krizin ve bu krizin sorumlusu olan spekülatif sermayenin kendi sorununu halka yüklemesinin anlamsız olduğunu kabul ederek düşündüğümüzde, yaşanan süreç sırasında halkın değişime alet olmadan kitlesel ve karşı bir tepki verebilmenin mümkün olduğunu yaşıyor olmak Avrupa’daki yeniden uyanışın heyecanına ortak olmayı da haklı kılıyor. 6 Mayıs’ın 40 yıl sonra acı ve öfkeyle değil umut ile anılmasını sağlıyor. Tüm bunların ışığında, Avrupa’da doğan güneşin bir an evvel Kıbrıs’ı da kucaklamasını beklemek boş bir beklenti olmasa gerek.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 821 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler