1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Savaştan kaçan çocuk...
Savaştan kaçan çocuk...

Savaştan kaçan çocuk...

Belki henüz 14-15 yaşlarındaydı, olsa olsa 16-17 yaşlarında, yani henüz bir çocuk... Koca bir bavulu sürüklüyordu peşinden... Ara bölgede durup “Kıbrıs’ta kaç sınır vardır? Tek bir sınır mı var?” dedi bana. “Tabii ki tek bir sını

A+A-

 

 

Belki henüz 14-15 yaşlarındaydı, olsa olsa 16-17 yaşlarında, yani henüz bir çocuk... Koca bir bavulu sürüklüyordu peşinden...

Ara bölgede durup “Kıbrıs’ta kaç sınır vardır? Tek bir sınır mı var?” dedi bana.

“Tabii ki tek bir sınır var, kaç sınır olacaktı ki?” dedim, aslında kastettiğinin ne olduğunu tam kavrayamadan...

Kaç sınır vardı Kıbrıs’ta? Tek bir sınır vardı...

“İşte burası sınır” dedim çocuğa...

“Burası Türk tarafı mıdır?”

“Hayır burası ara bölge, Yeşil Hat...”

“Telefon etmem lazım” dedi bana...

“Tamam, bavulunu bana bırak, yukarı çık, yukarıdan telefon edebilirsin...”

Çocuk ağır bavulunu sürükleye sürükleye yanıma bıraktı, yukarı çıktı, telefon etti... Akrabalarını aradı ve aşağı indi...

Onunla birlikte Alev de indi aşağıya... Hemen çocuğa bir sandviç, bir pasta söyledi, bir salata, bir kola, bir şişe soğuk su...

Çocuk suyu kana kana içti – sandvicini yemeye başladı... Belli ki perişandı...

Dün akşam gelmiş Larnaka’ya... Larnaka’dan Lefkoşa’ya yürüyerek gelmiş, bavulunu sürükleye sürükleye...

Biraz parası varmış ama dolarmış, “Euro’m yoktu, otobüse binemedim” dedi...

Beyaz bir gömlek giymişti, çocuk yüzü çok kaygılıydı...

Az sonra ara bölgeden ayrılıp kuzeye döneceğimde, “Akrabalarınla nasıl buluşacaksın?” dedim çocuğa... “Emin misin, buraya mı gelecekler? Yanlışlıkla başka barikata gitmesinler...”

Bana yeğeninin numarasını verdi, yeğenini aradık, nerede buluşmaları gerektiği konusunda anlaştık...

Çocuk yerinden kalktı, sandviç tabağını, kola tenekesini mutfağa götürmek istedi, “Bırak” dedim, “hade gidelim...”

Biraz TL verdim çocuğa, üstünde bir sandviç, bir kahve parası bulunsun diye kuzeye geçtiğinde...

Çocuğun “Kıbrıs’ta tek bir sınır mı vardır?” sorusunu ancak şimdi anlıyordum... Akrabaları başka bir barikata gitmiş olabilirdi, onu yanlış yerde bekliyor olabilirlerdi... Bu yüzden bana “Kıbrıs’ta kaç sınır vardır?” demişti... Kastettiği kaç tane geçiş noktası, kaç tane barikat olduğuydu ama ben bunu anlamamış, “Tabii ki tek bir sınır vardır, aha o sınır da budur” demiştim...

“Annen nerede?” dedim.

“Lübnan’da...” dedi, “Beyrut’ta...”

Suriye gibi Lübnan da karışıyordu, Beyrut ki bedenini savaşlar delik deşik etmiş, Ortadoğu’nun Paris’i bir daha toparlanamamıştı... Beyrut ki savaşla gözgöze yaşıyordu... Beyrut ki savaş bulutları tepesinde toplanmaya başlamıştı... Belli ki annesi bu çocuğu savaştan kaçırıyordu... Savaş böylesi çocukların genç etine meraklıydı çok, bunu kendimizden biliyorduk... Bavulunu sürükleyen bu çocuk, savaştan kaçıyordu... Anneciği kim bilir yüreğinde kaç tikitakla, ne büyük korkularla sağdan soldan para bulup onu bir uçağa bindirip uzaklara, bilinmeyen bir geleceğe yollatmıştı. Kadın herhalde şimdi aklını kaçırmak üzereydi, aman bu kadar gencecik bir çocuğu bilinmeyen bir yere yollattığı için... Bu çocuğun gözü çıkmasın, kolu kopmasın, kafası patlamasın, bacakları sakat kalmasın diye kaçırıyordu evladını savaştan – bütün bunları biliyorduk, biz de, onlar da çünkü savaşı çok yakından tanıyorduk... Savaşın ne kadar doymak bilmez, genç-yaşlı, çoluk-çocuk, kadın-erkek demeden insanları yuttuğunu biliyorduk, kendi evlatçıklarımız da – Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum evlatçıklarımız – 15-16 yaşlarında boylarından büyük silahlarla mevzilere sürülmemiş miydi? Pek çoğumuz evlatçıklarımızın savaşta yitip gittiğini görmemiş miydik?

Çocuğun sürüklediği bavula takılmıştı tüm bu görüntüler, savaşın rüzgarı bile insanın kanını dondurmaya yeterdi...

Bu küçücük yaşında ülkesini terketmek zorunda kalmıştı...

“Herşey çok ani oldu, beklenmedik biçimde” diyordu bana, bir yandan bavulunu çekiştirirken...

Birlikte geçtik sınırı, akrabaları bekliyordu... Onlar başka barikattan geçip çocuğu aramışlar, bulamamışlardı... En nihayet buluşuyorlardı...

Çocuk bize teşekkür etti, akrabalarına “Lütfen ona iyi bakın” dedik...

Sonra Alev’le konuştuk – Alev de aradı çocuğu, az sonra ben de... Genç avukatlarımızdan Öncel Polili’yi arayıp ona bu çocuğu anlattım, Öncel mülteciler konusunda gönüllü çalışan, insan hakları aktivisti en önemli genç avukatlarımızdandı... Savaştan kaçıp Kıbrıs’a sığınanlarla en çok ilgilenen Öncel’di...

“Lütfen ara onu Öncel, sanmasın ki bir sorunu olursa para falan isteyecen... Gönüllü olduğunu, yalnızca başı sıkışırsa ona gönüllü olarak yardım edecek insanların bulunduğunu bilsin...”

Öncel seve seve kabul etti, ona çocuğun yeğeninin numarasını verdim... Çocuğu arayıp Öncel’in numarasını verdim, kendi numaramı verdim – savaştan kaçan bu küçücük çocuk taa Larnaka’dan Lefkoşa’ya bavulunu sürükleye sürükleye gelmişti, hem kendisi, hem annesi kimbilir ne korkular çekmişti... Bunu duyduğumda insanlığımdan utanmıştım, yerin dibine geçmiştim... Biz Kıbrıs’ta sorunlarımız var sanıyorduk oysa ateşlerin içinde yanıyordu Ortadoğu – biz savaştan kaçanlara, taşa bakar gibi bakıyorduk çoğunlukla – oysa karşımda canlı bir örnek duruyordu: 15-16 yaşlarında bir çocuk, Larnaka Havaalanı’nda inmiş, Euro’su yokmuş, otobüse binememiş, yaya olarak Larnaka’dan Lefkoşa’ya gelmiş bavulunu sürükleye sürükleye, sırf savaştan kaçabilmek için anacığı yollamış onu buralara, akrabalarının yanına...

Hepimizin evlatları vardır diye düşündüm, hangimizin gönlü razıdır kendi evlatçıklarımızın aynı duruma düşmesine?

Onlara taşa bakar gibi değil, insana bakar gibi bakmalıydık...

“Mülteci” lafı geçtiğinde yüreğimiz kanamalıydı, kayıtsızlıkla dinler gibi yapmaktansa...

Savaştan kaçan insanların karşı karşıya olduğu dehşeti yüreğimizde hissetmeliydik: Çünkü biz, savaşı tanımıştık, en korkunç hallerini biliyorduk savaşın, bunca toplu mezar, bunca ölü, bunca kayıp, bunca sakatlanmış insan, bunca tecavüzden sonra, savaştan kaçanları kendi evladımız gibi bağrımıza basmalıydık...

Alev’le birlikte savaştan kaçan bu çocuğun durumunu izlemeye, başına kötü bir şey gelmemesi için gayret göstermeye karar verdik... Çünkü bu çocuğun yerinde kendi evladımız da olabilirdi...

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 672 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler