1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sarı Deli...
Sarı Deli...

Sarı Deli...

Her şey umutsuzluğa ve kötüye doğru son sürat yol alıyor… Antonin Artaud toplumda hiddetin artarak, şiddetin kapısını çaldığı ve acının buzlu sularına insan ruhunu ve bedenini zerk ettiği bunalımları şiirle ve tiyatroyla dile getirmiştir. Onun dili

A+A-

 

                                                                                    

 

Her şey umutsuzluğa ve kötüye doğru son sürat yol alıyor… Antonin Artaud toplumda hiddetin artarak, şiddetin kapısını çaldığı ve acının buzlu sularına insan ruhunu ve bedenini zerk ettiği bunalımları şiirle ve tiyatroyla dile getirmiştir. Onun dili insanın var oluşundan beri hep yanında olan “acı” nın ve “vahşet”in yüzünü, sözün biçimlenişiyle en etkili şekilde ortaya koyar. Yazarın kullandığı,  Yeşil salçada pişirilen vajina” cümlesi kadar insana, tiksinti, ürperti, korku veren ve de kaçınılmaz hiddeti tokat gibi yüzüne vuran diğer bir cümle ise “ana rahminden çıktığında toplanmış kırbaçlanıp azdırılan yeni doğmuş bebek organı”dır; ki artık acıyı kollarında sıkı sıkı tutan şiddetin sınırları acımasızca zorlanmıştır.

 

Tüm bunlar bir imge midir?

Hani hep deriz ya, büyük usta tavırlarla “sanatçı bir imge avcısıdır” diye; bu edanın dışına taşıp biraz da yaşam gerçeklerini görebilmemiz gerekiyor. Yaşamda imge avcısı olmak şüphesiz sadece tozpembe bulutları toplayıp, renkli yağmurlar altında ıslanıp, aşk yaşamayı ön görmüyor. Ön şartsız hayata bağlandığınızda, kader kördür; ama görünmez değildir, söylemini de cebinize sakladığınızda, insanın acıyla dünyaya geldiğini, biçimlendiğini ve yaşamda yol aldığını görebilmek balyozuna vura vura ilerleyebiliyorsunuz. Yaşanan fiziksel acıların ruhun derinliklerinde yeşerttiği ne varsa biçimlenme ağacında, köklerden dallarına kadar insan bedenini sardığı da şüphesiz hep aklımda… Şimdi söz buraya kadar sürüklenmişken Artaud’nun sözleri “imge” nin yakalanıp sıkı sıkı cümlelere hapsedilmesinden öteye doğru savrulmuştur. Acı, insan büyürken kaçınılmazdır; ilk adımları atmaya başladığı ve dünyaya çığlıkla geldiği zamandan başlayarak son nefese kadar… Beden zedelenerek büyüyecek, ruh da bundan nasibini alıp kamçılanarak kendine gelecektir. 

 

Ne kadar çok acı var”; meleklerin arasından acılı dünyayı seyrettiğine inandığım bir sosyologun yaşamının son anlarına sığdırdığı bu cümleyle yol almaktayım yine bugünlerde… Geçen süre içinde hiç aklımdan çıkmadı ki, genç kadının kendini soğuk Boğaz sularına bırakışı!  Ve hal böyleyken, acıyı hayatının 37 yılına sığdıran bir sanatçının “sarı deli” dünyasında kaybolmamak elde değil… Akıl sağlığından söz edebileceğimiz, o ki, hayatı boyunca bir kere elini pişirmiş ve bundan başka da sol kulağını kesmiş esrik sanrıların hüküm sürdüğü yaşamında sarı odanın penceresinden yaşamını sürdürmüştür. Vincet van Gogh 1853 yılında Hollanda’nın Groot-Zundert şehrinde doğdu; 1890’da Fransa’da Auvers-sur-Oise’de öldü. Resim onun yaşamında tutkuydu. Hayat acımasız, zor ve fakat ressam olmak imkânsız değildi.

 

Van Gogh’un çoğunun hastalığından kaynaklandığını söyleyebileceğim hayatla olan çelişkileri, onun gerçeğe ulaşmada sarf ettiği gayretin gücünü körüklemiştir. Bunu sanrılarıyla dolu sarısının derinliklerinde kaybolmayı göze alan herkes çok iyi bilir. Zaten “gerçek Van Gogh sever” olmak demek, galiba biraz da hayatın doğrularına ulaşmak için dolambaçlı yollarda kaybolmayı göze alabilenler için gereçlidir. Yoksa “Ayçiçekleri” tablosunun sarısına, tekdüze âşık olabilmeyi kim olsa başarır. İnsan hayatındaki en büyük aşk handikabı, nefes alabilmenin güçlüğünü bilmektir. Hâlbuki nefes almak ne kadar kolaydır öyle değil mi? Bazen fark etmiyoruz bile! Fakat ne zaman bir tutkuya sardığında ruh, o zaman nefes almanın zorluğunun farkındalığıyla sarsılıyor beden. Tıpkı sevgilinin nefesini duyabilmek gibi

 

Van Gogh’un bugün bile hala daha bilmecelerle dolu resimlerinde, onun hayatının psişik gölgelerinin keşfedilmesi gerekliliğine inanıyorum. Sanatçının 1872–1890 yılları arasında yazdığı toplam 902 mektup, altı ciltlik bir eser halinde internette yayınlanmıştı. Ressama ait 120 mektup, 2010 yılında Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi’nin sitesinde sergilendi. Müze müdürü Axel RügerModern resmin kahramanı aynı zamanda edebi alanda da dev bir eser yaratmış.” açıklamasıyla Van Gogh’un resim ve edebiyat arasına bir duvar örmediğinin altını önemle çizmişti. Aynı zamanda araştırmacılar sanatçının yazdığı mektupların içeriğinin, yaptığı bazı resimleri çağrıştırdığını kaydettiler. Bu açıklamanın bize Van Gogh’un kişiliğiyle ilgili çok önemli ipuçlarına ulaşabilme kolaylığı sağlıyor. Çünkü öncelikle din eğitimi alıp Papazlığa kendi arzusuyla başlamış ve sonra da vazgeçerek ressam olabilmek için çok sevdiği Paris’ten uzaklaşarak, Güney Fransa coğrafyasını seçen çelişkili kişiliğin psişik dünyasını, kendine ait cümlelerin içinden seçebiliyoruz. Onun üzerine derinlemesine analiz yapabilmek adına bu mektupları, Sanat Tarihi önemsedi ve önemsiyor. Daha önce de iki kez farklı tarihlerde yayınlanan ve Türkçeleştirilen mektupların üzerine yapılan bu yeni yorumlarla Van Gogh’un “deli, yoksul ve anlaşılmamış” ressam olduğu yönünde yerleşen ve müzminleşen efsanelerin de yıkıldığı gerçeğine ulaşıyoruz. Sanat hayatın şiirselliği yansıtmalıydı. Resimler ise onun sanatının geçirdiği evrimin ve bu evrimin oluşmasındaki fikirlerini, genel olarak düşüncelerini veya küçük öyküler anlatarak yaşamını özetlediğini söyleyebiliriz. Yaşamöykülerinin sanatçının dönemini, yaratılarını ve sanatla olan derin tutkusunu çözümleyebilmek adına önem taşıdığının hep altını çiziyorum. Çünkü özellikle Sanat Tarihi’ne bir kilometre taşı ekleyen her sanatçının yapıtı insanlık tarihini çözümleyebilmek, tarihi, siyaseti, değişen ve gelişen toplum sürecinin zamansal dizinini hatta coğrafyanın sırlarını keşfetmek adına ölçüttür.

 

Şimdi sormak istiyorum, hayatta doğrularınızı eleştirebilecek kadar pervasız olabildiniz mi?

Kim inandığı doğruyu eleştirmek ister ki!

Herkes her şeyi bilir, bizim nefesimizi tükettiğimiz popülist toplum manzarasında…

Kendi doğrularınızla gerçeğe ulaştığınızı sanıyorsanız; yanılıyorsunuz! Çünkü gerçeğe ulaştığınız anda hayat için yaptığınız mücadele ve araştırma orada bitmiş demektir. Van Gogh için belki de “deli” sıfatının içindeki anlam budur. Yaşama delice açılan geniş çemberden geçerek ve fakat iğne deliği büyüklüğündeki gerçekliğe ulaşmak için incecik bir iplik olabilmek…

Yeniden Artaud’nun delicesine bir şiddete açılan penceresinden geçmeye geldi söz sırası… Yazarın hiddetli sözcüklerden kurulu cümleleri bize sert gelebilir.

Aslında “sert” olan yaşam değil midir?

Yaşamda gördüklerimizdir canımızı acıtan!

Bedeninin fırtınalarıyla savaşan bir ressamdır Van Gogh

Ve bu savaşa eklenir yaşamın umutsuzlukla dolu notaları… Ressam olmanın zorlukları… Derdini anlatamamanın açtığı çukurlarda savruluşları… Artaud’yu acıtan yaşamın acımazsızlığıdır. Bu nedenledir ki sözcükleri özgürce seçimi…

 

Van Gogh da yaşamda acıyan her an için özgürce seçmiştir renklerini…

Yaşamına “kendi tarafından biçilen zamanın” son sözünü söyleme hakkını yine kendinde bulmuştur. Takvimler 27 Temmuz 1890 gününü gösterdiğinde Van Gogh resim malzemelerini alıp, sarı rengin her tonunun savrulduğu bir tarlaya yürüdü. Burada kendini tabancayla göğsünden vurdu. Bugün dünyanın hayran olduğu dâhinin sonuna, rüzgârda savrulan ayçiçekleri tanıklık etti. Vincent van Gogh sendeleyerek döndüğü otel odasında 29 Temmuz 1890 sabahı kardeşi Theo’nun kollarında ÖLDÜ!..

        

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1232 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler