1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sahte belge olayı ve gazetecilik
Sahte belge olayı ve gazetecilik

Sahte belge olayı ve gazetecilik

A+A-

 

 

Geçtiğimiz hafta Kıbrıs Türk medyasının gündemini, Afrika gazetesinde yayımlanan bir belge belirledi. İlk olarak geçen hafta Cumartesi günü (22 Eylül) gazetenin birinci sayfasını kaplayan bu belge, “Talimat” başlığıyla verildi. Gazete bu belgeyi sunarken, “Elimize geçen çok önemli ve ‘çok gizli’ bir belgeyi daha bugün sizlere sunuyoruz” demişti. Belgede, UBP Kurultay sürecinde neler yapılması gerektiği anlatılıyordu. Haberin üst başlığında, “Bu emirler kimden?” sorusu sorulmuştu. Pazar günü (23 Eylül), Afrika gazetesi Başbakan İrsen Küçük’ü adres gösterdi, “Talimat Küçük’ün mü?” sorusuyla. Pazartesi günü (24 Eylül) de Talimat’ın altında Başbakan İrsen Küçük’ün imzasının olduğunu açıkladı. Aynı gün, Başbakan İrsen Küçük, talimatın sahte olduğunu, böyle bir belgeye imza koymadığını söyledi.

Daha sonraki günlerde, sahte belgeyi hazırlayarak Afrika gazetesine servis ettikleri iddiasıyla Kamu Hizmeti Komisyonu üyesi, eski Başbakanlık müsteşarı Mustafa Tanju Tokay ile Kamu Hizmeti Komisyonu sınav müdürü Emir Hüseyin Emirkanı tutuklandı.

Bu olay geçen hafta birçok gazetede olduğu gibi Yenidüzen’de de tartışıldı, manşete taşındı, köşe yazılarında yorumlandı. Perşembe günü, tutuklamaları, “Çirkefte düello” başlığıyla veren gazetede, sahte belgeyi hazırladıkları iddia edilen kişilerin geçmişte karıştıkları bazı suistimallere (görevi kötüye kullanmalara) de yer verildi.  

SERVİS EDİLEN BELGEYİ YAYIMLAMAK

Olayı gazetecilik etiği açısından değerlendirmeden önce, Afrika gazetesi genel yayın yönetmeni Şener Levent’in 27 Eylül tarihli, “Hele durun, daha bitmedi” başlıklı yazısından bazı alıntılar yapmak istiyorum: “Diyelim ki gazetecisiniz… Ve bir gün tanımadığınız bir kimseden bir belge gönderildi size… Önemli bir belge. Altında da başbakanın imzası var. Belge fotokopi. Ama içinde yazılanlar ortalığı sarsacak cinsten.. Ne yaparsınız? Yayınlar mısınız, yayınlamaz mısınız? ‘Bunlar doğru olamaz, bu belge sahte’ diyerek çöpe mi atarsınız? Yoksa sahteyse bile, bu sahtekârlığı ortaya çıkarmak için başka bir yol mu seçersiniz?... Ben ikinci yolu seçtim.. Olayı aydınlatmaya karar verdim…Sahte olup olmadığından kuşku duyduğum için, onu imzasız olarak yayınladım gazetede ilk gün…”

Aslında Şener Levent’in en başta sorduğu sorular önemli. Bu tür bir belge, her gazeteciyi heyecanlandırır. Bunun basın tarihinde sayısız örnekleri de vardır. Son dönem Türkiye basınında özellikle Taraf gazetesi kendisine ulaştırılan belgeleri haber yaparak, örneğin Balyoz davasının açılmasına yol açmamış mıydı? Ya da wikileaks belgelerini düşünün. Sızdırılan onbinlerce belge, dünyanın saygın gazetelerinde yayımlanmadı mı? Hatta, Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte bu sızdırılan belgelerin Arap kamuoylarında yarattığı infialin etkisinden bile söz edilebilir.

YENİDÜZEN gazetesi yazı işleri müdürü Cenk Mutluyakalı’ya şu soruyu sordum: “Bu belge Yenidüzen’e ulaştırılsaydı, gazetenin tavrı ne olurdu?” Cenk Mutluyakalı şu cevabı gönderdi: “Böylesi durumlarda belgeyi size ulaştıran kaynağın ne kadar güvenilir olduğu önemlidir. Ayrıca, böylesi belgeleri sorgularız, eğer mümkünse, belgede ismi geçen-imzası olan kişilerle de konuşmaya çalışırız. Çünkü ‘yayımladığınız’ andan itibaren, sorumluluk sizindir. Örneğin, ‘makam araçlarının yenilenmesi’ yönündeki karar ‘Resmi Gazete’de yayımlanmamak’ kaydıyla alınmıştı. Biz, belgesini yayımladık, bunu iki-üç farklı isimden doğrulattık. Ya da, Dışişleri Bakanı’nın ‘trafik cezalarının silinmesi’ne dair yazılı başvurunun belgesini yayımladık; bu belgeyi de ilgili imza sahipleri ve diğer adreslerden teyit yoluna gittik. ‘Seçmen Kütükleri’ ve ‘sahte yurttaşlıklarla’ ilgili belge yayımladık, ilgili kişilerin ilgili adreslerde ikamet edip etmediğini anlamak için noterle birlikte gazetecilerimiz mahalleleri gezdi, noter tutanak hazırladı. Elbette, her zaman teyit etme şansınız yoktur. Ancak sorgularsınız, size belgeyi ulaştıran kişiyle, belgenin doğruluğundan emin olana kadar görüşürsünüz. Bir de, YENİDÜZEN’de bizim için önemli olan şu hassasiyetimiz vardır: bir bilgiyi/belgeyi kabul ettiğimiz ve yayımladığımız andan itibaren sorumluluk bizimdir ve ‘kaynağımız’ da her koşulda gizli kalır. Eğer kaynağımız bizi yanıltmışsa, kullanmışsa, bir daha o kişiye/kuruma/kaynağa güvenmeyiz, birlikte çalışmayız, yine de deşifre etmeyiz, çünkü ‘kaynak gizliliği’ yönünde kararlı davranmazsak, insanlar da bize güvenmezler. Kimi zaman kaynağımız tarafından bizlerin de yanıltıldığı olmuştur ya da gazetecilik refleksi ile yaptığımız yayınlarda, hatalı sonuçlara ulaşmışızdır. Ama her seferinde, şunu anladık ki, eğer yeterince araştırsaydık, böylesi sonuçlar yaşanmazdı.”

OKUR TEMSİLCİSİNİN YORUMU

Gazetecilik aşkı, sanırım, biz sıradan fânilerin kolay anlayamayacağı bir halet-i ruhiye içinde işliyor. Örneğin, sıradan insanlar, kaçırılan bir uçakta olmadıkları için sevinirken, gazeteciler hayıflanır, keşke ben de o uçakta olsaydım der. Haber atlatma, gündemi sarsacak bir olayı ortaya çıkarma, her gazetecinin baş rüyasıdır. Bu türden haberlerle ödül alırlar, ünlü olurlar, zaman zaman tehdit edilirler, öldürürler, hapse atılırlar. Gene de vazgeçmezler. Uğur Mumcu örneğini vermem yeterli olacaktır sanırım.

Yayımlanan belge konusuna gelirsek, gazetecilikte risk, yayımlayacağınız çok önemli belgenin sahte olma ihtimalidir. Bu türden gazetecilik kazalarının önüne geçmek için de etik ilkeler geliştirilmiştir. Örneğin, ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği’nin etik ilkelerinden biri, “Gazeteciler, tüm kaynaklardan elde edilen bilgilerin doğruluğunu araştırmalı ve dikkatsizlikten kaynaklanan hatalardan kaçınmak için çaba göstermelidirler. Bilinçli çarpıtmalara asla izin verilemez” demektedir. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin hazırladığı Gazetecilerin Hakları ve Sorumlulukları Bildirgesi’ne göre, “Gazeteci,.. yanlış, yanıltıcı ve tahrif edilmiş yayın malzemesi kullanmaktan uzak durur.” Türkiye Basın Konseyi basın meslek ilkesine göre: “Soruşturulması gazetecilik olanakları içinde bulunan haberler, soruşturulmaksızın veya doğruluğuna emin olmaksızın yayınlanamaz.”  Britanya Basın Şikayetleri Komisyonu’nun belirlediği ilkeye göre: “Basın, yanlış, yanıltıcı ya da çarpıtılmış enformasyonu yayımlamamaya özen göstermelidir.”      

Görüldüğü gibi, farklı meslek örgütlerinin etik ilkeleri, neredeyse aynı ifadelerle, iki şey söylemektedir. Birincisi, elde edilen bilgi ve belgelerin doğruluğunun araştırılması; ikincisi de yanlış ya da yanıltıcı bilgi ve belgelerin yayımlanmaması.

Buradan Afrika gazetesinin yaptığı haberciliği eleştirecek ya da övecek değilim. Elbette, her gazete, kendi gazetecilik anlayışına göre gazetecilik yapmaya devam edecektir. Ancak, Kıbrıs Türk gazeteciliğinde kabul edilebilir bir etik anlayışın yerleşmesi ve mesleğin saygınlığının korunması ve yüceltilmesi için daha çok çaba göstermek ve evrensel düzeyde geçerli olan etik ilkeleri burada da yaşama geçirmek gerekecek. 


Kimlerin isimleri gizlenir?

Gazeteciliğin sorunlu konularından birisi, habere konu olan kişilerin kimliklerinin hangi koşullarda açıklanacağı ya da gizleneceği konusudur. Maalesef bu konuda evrensel düzeyde geçerli olabilecek bir ilke de yok. Sadece bazı durumlar için geliştirilmiş ilkeler var. Örneğin, çoğu ülkede, 18 yaş altında suç zanlısı ya da mağduru çocukların kimliklerinin açıklanmaması ve cinsel suç mağduru kadınların kimliklerinin verilmemesi gerektiği belirtilir. Bunlar önemli ilkelerdir ve büyük ölçüde de kabul görür, uygulanır.

Geçen hafta Pazartesi günkü (24 Eylül) yazısında Hürriyet okur temsilcisi Faruk Bildirici bu konuda bir değerlendirme yaptı. Bildirici, “isim kodlama önerileri” başlıklı yazısında şunları söylüyordu: “Okurlar, özellikle yargı ve polis haberlerinde geçen isimlerin kodlanmasından muzdarip. Bu haberlerde bütün isimler, baş harfleriyle kodlanarak verildiği için anlaşılmaz hâle geliyor, okumak çok zorlaşıyor. Üstelik de hangi durumlarda isimlerin gizleneceği konusunda tam bir karmaşa hüküm sürüyor.” Faruk Bildirici yazısının sonunda sorunu şu şekilde özetliyordu: “Aslında Hürriyet’te, çocuk suçluların, çocuk mağdurların, cinsel saldırı mağdurlarının isimleri ve fotoğraflarının verilmemesi, gözaltı ve yargı sürecinde de masumiyet ilkesinin korunması ilkesi benimsenmiş durumda. Ancak titiz davranılmasına rağmen zaman zaman yukarıda belirttiğim örneklerde olduğu gibi, hatalardan kaçınılamıyor.”

Bu konuyu önemsediğim için ben de bir değerlendirme yapmak istemiştim. Nitekim Yenidüzen’de geçen hafta yayımlanan iki haber, bu meselenin ciddiyetini gözler önüne serdi. İlk haber, geçen Pazar günü (23 Eylül) gazetenin birinci sayfasından küçük olarak verilen, “Fuhuş baskını: 28 Gözaltı” haberiydi. Haberde kullanılan fotoğraflarda baskında yakalananların fotoğrafları da vardı. İlk sayfada verilen fotoğraf küçük olduğu için pek dikkat çekmiyordu, ancak 2. sayfada verilen büyük fotoğrafta, operasyonda yakalanan kadınlar elleriyle yüzlerini kapatmışlardı. Gazete, operasyonu gerçekleştiren polislerin (ve tüm erkeklerin) yüzlerini maskelemişti. Ama kadınlar için böyle bir işlem yapılmamıştı. Ayrıca haberin detayında, tutuklanan kadınların da tam isimleri verilmişti. Geçen iki hafta arka arkaya işlediğim bir konu olduğu için buradan bir kez daha yineleyeceğim. Bu mesele basit fuhuş olayı olarak geçiştirilemez. Gece kulüplerinde konsomatris olarak çalışan kadınların cinsel sömürüne dayalı bir sistem var bu ülkede. Dolayısıyla, bu kadınların zanlı mı mağdur mu oldukları konusunda bir tartışma sürüyor. Eğer meseleyi insan ticareti kapsamında düşünürsek, bu kadınlar mağdur olarak görülmeli ve kimlikleri gizlenmelidir. Belki bir gün, ‘kadın ticareti mağdurları kurtarıldı’ diye haberler de okuruz. Elbette, fotoğrafları ve isimleri verilmeden.        

İkinci haber, 26 Eylül’de yayımlandı. Gazetenin ilk sayfasında, “Yine zimmete para geçirme” başlığıyla verilen haberde, hem isim H.D. olarak kodlanmış hem de zanlının fotoğrafı mozayiklenmişti. Ancak, haberin ayrıntısının verildiği 3. sayfada hem isim vardı hem de fotoğraf. Peki hangisi doğruydu? Bu türden, suçlamaları konu alan haberlerde zanlıların kimliklerinin verilip verilmeyeceğine nasıl karar vereceğiz?  Kanaatimce doğrusu, zanlı konumundaki kişilerin, çocuk yaşta değillerse, isimlerinin açık olarak verilmesi gerektiği yönünde. Ortada bir suç işlendiği iddiası varsa, iddia edilen suçun ne olduğu kadar, kim tarafından işlendiğinin de bilinmesi gerekir. Bu tür haberlerde dikkat edilmesi gerek husus, kimliğin gizlenmesi değil, kişinin zanlı olduğunun vurgulanmasıdır. Yalnız, suçlanan kişi mahkeme sürecinde aklanırsa, bunun da haber yapılması gerekir.     


 

Haftanın haberi

Her ne kadar geçen hafta medya gündeminin ilk sırasında sahte belge olayı yer aldıysa da, ben haftanın haberi olarak, Tanju Konuralp’in yaptığı ve 23 Eylül’de gazetenin manşetinden yayımlanan “Organ naklinde yasal boşluk” başlıklı haberini not ettim.  Haber, Yakın Doğu Üniversitesi hastanesinin organ nakli yapmaya başlayacağını duyuruyor ve ardından, bu konudaki yasal mevzuatın yetersizliğine dikkat çekiyordu. Konu çok önemli, çünkü organ nakli çok riskli bir konu. Organ ticareti yapan suç şebekeleri var. Organ ticareti kapsamında özellikle yoksul insanların mağdur edildiğine ilişkin çok haber yayımlandı. Küresel düzeyde oluşan pazarın yıllık 50 milyon doların üstünde olduğu da söyleniyor. Dolayısıyla, organ nakli yapabilmek önemli, ancak yasal tedbirleri de almak gerekiyor.  

       

 

 

 

 

Bu haber toplam 1434 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler