1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'SABUNCUNUN HİKAYESİ'
SABUNCUNUN HİKAYESİ

'SABUNCUNUN HİKAYESİ'

Mehmet Altan, Türkiye’nin en önemli aydınlarından bir tanesi. Gerek iktisat alanında yazdıkları, gerekse Türkiye’deki rejimin demokratikleştirilmesi konusunda verdiği mücadele açık. Geçmişte bu uğurda ödediği bedeller de ortada. Son yıllarda,

A+A-

 

 

 

Mehmet Altan, Türkiye’nin en önemli aydınlarından bir tanesi. Gerek iktisat alanında yazdıkları, gerekse Türkiye’deki rejimin demokratikleştirilmesi konusunda verdiği mücadele açık. Geçmişte bu uğurda ödediği bedeller de ortada. Son yıllarda, solun, serbest piyasa ekonomisi ile parallel yürüyebilme ihtimali üzerine en çok kafa yoran yazarlardan bir tanesi. Hatta; birçok sol düşünüre göre de bu konuya kafa yorarken işin ayarını kaçırmış ve basbayağı liberalizme çark etmiş durumda. Bu siyaseten ayrıca tartışıladursun, Mehmet Altan’ın Kıbrıs için önemi de büyük. Kıbrıs konusunda kitap yazmış ve belirli aralıklarla Kıbrıs’a gelerek buradaki rejimin de demokratikleştirilmesi adına konuşmalar yapmış bir isim. “Marksist Liberal” isimli kitabını en çok da böyle bir kombinasyonun nasıl olabileceğini merak ettiğimden, alıp okumuştum. Altan’ın bu kitapta yaptığı en önemli benzetmelerden bir tanesi “sabuncu” benzetmesi. Altan, liberalizmi zaman zaman bir sabuncuya benzettiğini söylüyor ve sabuncunun niyetinin aslında kendi işletmesine kazanç getirmek için sabun satmak olduğunu ancak bunun sonucunda da sabun satılan mahallenin insanlarının daha temiz olacağını iddia ediyordu. Bu örneği Türkiye özelinde düşündüğümüzde; liberal düşüncenin de en az sosyalistler kadar askeri vesayete karşı olduğunu düşünerek somutlaştırabiliriz. Nitekim, günümüz Türkiye’sinde AKP’nin, askerin siyasetteki rolünü en aza indirmesini tam da bu açıdan okumak mümkün. Peki Mehmet Altan son durumdan memnun mu? Hakikaten sabuncu tüm mahalleyi yıkayıp, “ak ve pak” hale mi getirdi? Bunların cevabı için Radikal Gazetesi’nin, kendisiyle, Star Gazetesi’nden atılmasından sonra yaptığı ropörtaja bakmakta fayda var.

 

“O ZAMAN, BUNUN TEK PARTI REJIMINDEN NE FARKI VAR?”

 

“Radikal: Medyanın sermaye sahiplerine ilişkin kırmızı çizgileri biliyoruz, ancak hükümet ve basın arasındaki ilişkiye dair büyük bir sessizlik var. Sizin Star’dan ayrılma süreciniz bunun en net göstergelerinden biri oldu. Bu ilişkinin kırmızı çizgileri neler?

 

Mehmet Altan: Çizgilerin başında, eleştiri yapmamak geliyor. Dostane eleştiri dahi kabul edilemez hale geldi. Ayrıca, yapılan olumlu icraatları alkışlamak da yetmiyor. “Ne yapılıyorsa ilk defa yapılıyor; bu yapılanlar yeni bir Türkiye yaratıyor; bu sayede dünya bize hayran kalıyor”. Bu zeminde konular ikiye ayrılıyor; ya CHP’yi ağır bir şekilde topa tutabilirsin ya da, eskisi kadar olmamakla birlikte, askeriyeyi eleştirmeye devam edebilirsin.

 

Radikal: Hangi konular yazılmıyor?

 

Mehmet Altan: Örneğin, Şike Yasası. Vicdan sahibi, ilkeli bir insanın kabul edebileceği bir şey değildi.Van’da, yetmiş bin kişi hala bu soğukta çadırlarda yaşıyor. “Yeni Türkiye” propagandasıyla uyuşmayan her tablonun gündemdeki yeri düşüyor. Milletvekillerinin emeklilik maaşlarının artırılmasından ziyade, düzenlemenin çok sinsi bir şekilde gece yasalaşması yine gündemden düşürüldü. Mesela, Deniz Feneri tam bir tabudur... Hrant Dink cinayetinin beş yıl süren dava seyri, bu konuda üstünde şüphe olan bütün bürokratların terfi ettirilmesi ya da iktidar partisinden siyasete atılması... Bunların üzerine gidilmesini istemeyen bir ileri demokrasi olabilir mi? Uludure'de, Türkiye tarihinin en trajik olaylarından birini medya görmezden gelebildi. Bu çok ürkütücü bir şey. Katliam, 21:30'da olmasına rağmen basın ertesi gün saat 12:00'a kadar sustu. Basın, kendiliğinden mi sustu, yoksa biri talimat mı verdi? Bu talimatı kim verdi? Belli ki birisi düğmeye bastı. Demek ki biri, Türkiye medyası için düğmeye basabiliyor. O zaman, bunun tek parti rejiminden ne farkı var?

 

Radikal: Düğmeye kim bastı?

 

Mehmet Altan: Ya siyasettir ya da askerdir. Asker arka plana geçtiğine göre, bu en azından siyasetin sorumluluğu altında.

 

Radikal: O zaman, "AKP kendi Kemalizmi’ni doğurdu" yorumunu da aşırı bulmuyorsunuz?

 

Mehmet Altan: Daha ziyade sistemi ele geçirme olarak tanımlıyorum. Genel Kurmay Başkanı size karşı değilse, MİT kontrol altındaysa, o zaman “niye kıpraşacağız, bize biat var” anlayışı büyük tehlike doğuracak bir anlayış. Buna ister köpürsünler, ister köpürmesinler. Ben, rövanşist bir anlayış görüyorum. Çünkü temel mevzuat, 12 Eylül rejiminin yapısal konumu değişmiyor. YAŞ'ta oturma düzeni değişti ama esas değiştirilmesi gereken YAŞ Yasası değil midir? Veya Siyasi Partiler Yasası, anayasa kadar önemli değil mi? 12 Eylül rejiminin en korkunç kurumlarından biri, YÖK’ü kaldırmak yerine “bütün üniversiteleri biz yönetelim" demek de çok yanlış, anti-demokratik bir algı. Kemalizmin, yahut 12 Eylül rejiminin toplumu bunaltan sistemini berhava etmek ve bunu AB standardında bir demokrasiyle yeniden inşa etmek gerekmez mi? Geçenlerde Nihat Ergün, mevcut anayasayı koruyarak yaşanacak muhtemel bir yarı başkanlık sisteminden bahsetti. "Evren'in elbisesini ben giyeceksem, çok iyi bir elbise" gibi bir mantık, Türkiye’nin ve dünyanın geldiği noktada yürüyebilecek bir mekanizma değildir”.

 

AKP ile diyalog kurmayı çok ciddi marifet sayan ve AKP’ye ilişkin dile getirilen itirazları diplomasi cahilliği olarak algılayan siyasi yaklaşım için Mehmet Altan çok iyi bir örnek. Kendisi hem AKP ile en üst düzeyde temas etmiş, hem de dönemsel olarak birlikte yürümüş bir isim. Sadece muhatabın istekleri doğrultusunda gerçekleşen bir diyaloğun zamanla nasıl monoloğa dönüştüğünün ayaklı bir kanıtı. Umalım da AKP’li bakanlarla ağzı kulaklarında poz veren arkadaşlarımız, bu fotoğrafları görürken yüzümüzde oluşan acı ve buruk tebessümün sebebini şimdi daha iyi anlayabilsinler...

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1806 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler