1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Sabahın Seherinde ve Ah Kıbrısım Kıbrısım
Sabahın Seherinde ve Ah Kıbrısım Kıbrısım

Sabahın Seherinde ve Ah Kıbrısım Kıbrısım

Özden Nazım: Lefkoşa kenti, uykudan uyanmış gözleri mahmurken, sokaklarında yürümek hem bir düş zenginliğidir, hem yeni bir zamana başlamanın ve bir şeyleri keşfetmenin heyecanıdır, hem de bir gönül sızısı, burkulmasıdır.

A+A-

 

 

Özden Nazım

 

 

Lefkoşa kenti, uykudan uyanmış gözleri mahmurken, sokaklarında yürümek hem bir düş zenginliğidir, hem yeni bir zamana başlamanın ve bir şeyleri keşfetmenin heyecanıdır, hem de bir gönül sızısı, burkulmasıdır.

Hüzünle, saadet aynı anda, olur mu?

Olmaz mı?.. Zıtlıkların yarattığı ritimdir bu… Öyleyse olur.

Bu ritmi yakalamak için, yıllarca sürdürdüm gezinmelerimi… Sabırlı bir define arayıcısı gibi tılsımların, gömülerin takipçisi oldum, yürek dövünümleriyle…

Bir seher vakti, soğanın yanık kokusuna doğru yürüdüm… Düşleri tümüyle kırılmış bir kapının önünde durdum… Kapı! Sen böyle darmadağınken, ya içindekiler?.. Hani elin, kolun nerde? Rengin iyice yitmiş… Gınnabı mıydın bir zamanlar yoksa kiremidi mi? Bir incecik damarında uyuyup kalmış bu renkler…

Kirli duvarda, lekeli bir kağıt üzerinde, “Tokat Börek” yazılı; iki renkle; sarı ve kırmızı… Evdeki çocukların ya da babanın tuttuğu takımın renkleriydi belki… Ya da ellerine geçen, rastgele, iki yalnız renkti. Bir de, tabak ve içinde birkaç börek. Böreklerin üstü nokta nokta… Ama aslında börekler tabak içinde değillerdi; havada, öyle boşlukta dans eder gibi duruyorlardı. Son derecede naif buldum ve sürreal. Sevdim bu kağıdı öyle kirli haliyle “Ben size daha güzelini çizeyim de bunu bana verin, desem miydi acaba ? Ama kim bilir onlar bu resmine kadar beğenmişlerdi! Hem de benden çok… Övgü de almışlardı mutlaka, “Amanıın, aynı tabak…. Aynı börek” diye. Aynı börek de neden adı tokat? Ne biçim şey bu tokat böreği? Tokatlayarak mı yapıyorlar? Ya da şekil şemal olarak tokatlayan ele mi benzer diye yorum yaparken, baktım kapı gındırık. İçeri giresim geldi. Durdum sonra. Yanık, incecik sesin çıkardığı türküyle, çakıldım kaldım olduğum yere. Avuç avuç çiçek yağdı bu perişan sokağa, kumru kuşlarına taç oldu yapraklar… Bir köşeden tavuskuşları eşgerdi… Demet demet yedi renk kuşakladı göğü.

 

“Sabahın seherinde ötüyor kuşlar,

Balınan yoğrulmuş o sırma saçlar,

Kudredden çekilmiş karadır kaşlar,

İşte bu gönlümün sultanı geldi.”

 

Çok sevdiğim bir Tokat türküsü. Anladım, böreğin nereden geldiğini… De… Çoluk çocuğun veya satmak için, aş hazırlayan bu kadın, sabahın seherinde, ağıda benzer bu türküyü çığırmayı neden yeğler ki?.. Sesinin nazenin âhenginden, ilk kez söylemediği belliydi ve dahalarını bildiği…

Var bir öyküsü… Ne acaba?

En azından memleket hasreti. Tokat nere, bura nere?..

Kökünden kökmecinden kopmuş, bir gariplik. Belki kimsesizlik… Hava, su, dağ, bayır, toprak, ağaç, kurt kuş daüssılası… E, vara kalaydın alabildiğine uzanan ovaların, başı kar hâleli dağların, şakır şakır akan buz gibi suların, boylarına ekilmiş narin kavakların yerlerinde… Daha ne endamlı ağaçlarınızla donanmıştır oralar…

Ve bir, bir daha türkü… Bu kez, bir ucu yanık türkü değil; her yanı kavlanmış, harlanmış dizelerin, aranağmelerin…

Nefesim kesildi önce… Hâr yaktı kavurdu havayı.

Sonra bana nefes üfledi, kapkara gözlerinde utangaç gülümseyişle bir kız çocuğu uzandı, yalnızca kafası, kapıdan. Ardından kara gözlü, süzgün benizli bir kız çocuğu daha… Ve bir, bir daha… Yeni yürüyen ve emekleyen… Saymak istemedim; hani biz çocukken derlerdi ya “Sayarsan azalır” diye… Öyle siyahkara idi ki gözleri ve gülüşleri billûrdan… Öyle de sevilmek istiyorlardı en cömerdinden… Sokuldular birer birer.

Yürek vuruşlarım çoğaldı. Sanki içimde birden fazla kalp var; beynimde, kolumda, kulağımda, parmak uçlarımda, sesimde, gözlerimde atıp duran, ufak ufak seyirip duran… Uzandım, kalplerimle dokundum bakışlarına…

Ve daha da yanıklaşan, tutuşan sarı, kara dikenlerle kanayan türküler…

Bir tek, kadına dokunamadım yüreklerimle…

 

Kendisi mi istemişti evceğizinden, toprağından çıkıp da gelmeyi buralara? Bir hayli çocukla… Biri, birileri, belki kocası, kaynatası veya bir aile büyüğü, “Hadin, yüklerinizi denkleyip gidelim. Varalım bakalım, belki işimiz, aşımız, geçimimiz daha iyi olur” demiş, o da çaresiz buyurulana başeğmişti. Başeğmişti bu, ona yabancı hayata, bu aksi suratlı şehre, daracık sokaklara, üst üste abanmış evlere… Üstüste insanlara… Bir çürük nara benzeyen Lefkoşa’ya… Ve Lefkoşa’da börek yapmaya ya da kendi diyarında, börek yapmak, böylesi türküler söyletir miydi sana a?.. Bacım mı desem, kızım, kadınım mı desem? “Yooo” dediğini duyar gibiyim.

“Kendi aşımdı… Koca ailemin, konu komşumun aşıydı… Gönlümle yapardım sabahın seherinden gün sonuna kadar. Bu kadar kara değildi ki çalım çırpım kendi sacım, kendi ateşim, o damdı ki ne güzel is kokardı, kireç kokardı. Böyle mapus damı gibi değildi barkım, sokağım, havam.”

“Buranın havası…” diye başlasam… “Sokaklar yasemin…” desem ardından… Ne desem boşunaydı… Ona neydi yasemin, kına çiçeği kokusundan. Narin mavi, öfkesiz mavi, sümbüli mavi, gökyakut mavi, ne çok mavi, en mavi gökyüzünden ona neydi? Seni anlamak için sen gibi olmak gerek… Ama ben olamam artık…

Dönülmez akşamın ufkundayız artık… Vakit çok geç.

Sabahın seherinde olanlar… Genç…

Genç olanlar…

Birgün uzaklarda börek yapmasa bile

Bilimle, ilimle

Uğraşsalar…

Elleri oklava değil de kalem tutsa, yazsa… Fırça tutsa… Çamur tutsa… Mermer oysa… Yeni icatlar yapsa bile… Ya da evinde oturup, kara gözlü, ya da elâ yeşil, sade kahve gözlü çocuklarını büyütse bile… Nakşetse hayatının özlemini ipek ketene oyaya… Aşını en şık mutfaklarda yapsa… Allarda yeşillerde, morlarda olsa… Renkler donansa dönense her bir yerde… Say ki bağlarında İrem’in… Ve Asma Bahçelerinde Babil’in…

Oturur penceresinin önüne…

 

“Ben, hiçbir makama sığmayan

İncecik, kırık

Harın ve narın

Zehrin en ağısının

Şarkısıyım…

AH Kıbrısım Kıbrısım…”

diye çığırmaz mı?

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1089 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler