1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. RÜZGARA YAZILANLAR
RÜZGARA YAZILANLAR

RÜZGARA YAZILANLAR

(390) Bir anne maymunla yavrusunu tek bir kafese koymuşlar. Kafesin tellerine ısı vererek, maymunların davranışlarını incelemeye başlarlar. Anne maymun, kafesin çeşitli yerlerini dolaşarak, serin bir yer olup olmadığını araştırır. Bulamayınca, yavrusunu

A+A-

 

(390)

Bir anne maymunla yavrusunu tek bir kafese koymuşlar. Kafesin tellerine ısı vererek, maymunların davranışlarını incelemeye başlarlar. Anne maymun, kafesin çeşitli yerlerini dolaşarak, serin bir yer olup olmadığını araştırır. Bulamayınca, yavrusunu sıcaktan korumak için kucağına alır.

Bir süre sonra, tel kafesin ısısı daha da artırılır. Anne maymun kafeste zıplayarak yavrusunu başının üstüne kaldırır. Kafes, daha da ısıtılıp, anne maymunun ayakları yanmaya başlayınca… bu kez, yavrusunu ayağının altına koyarak, ‘kendini kurtarmaya’ çalışır !!!

(391)

Biz, aslında, mutluluğa pek alışkın bir toplum değiliz. Mutluluğu değil de ‘mutsuzluğu’ sevgi ile paylaşırız.

Bu konu çok önemli; çünkü, bütün hayat alanlarımızı etkiliyor da ondan… Evet, bir düşününüz bana hak vereceksiniz… ‘Toplumsal mutsuzluk’ çocuklarımızı, gençlerimizi, kadınlarımızı erkeklerimizi, çalışan insanlarımızı, emeklimizi, yaşlılarımızı etkiliyor…

Bu kadarla da kalmayıp: Ekonomimizi, politikamızı, eğitimimizi, sağlığımızı, kültürümüzü, sporumuzu, müziğimizi… her alanı etkiliyor…

‘Toplumsal mutsuzluk’ insanları, umutsuzluğa sürüklüyorsa, orada verimli bir üretim, kaliteli bir hizmet bekleyemezsiniz… Orada göreceğiniz, derin bir kavganın insana acı veren yıkıntılarıdır…

Lütfen insanlarımızı ısıtılmış tel kafeslerde daha fazla tutmayınız. Çaresizlik değil, çareyi üretin…

(392)

Ülkemizde bir başka gerçek, pek çok solcu ve sağcının iskeleti birbirine tepkiden örülü. Bu yüzden de pek çok politikanın (resmi makamlar da dahil) özünde yalnızca “anticilik” yatıyor. Temel hedef, “düşmanla, asla aynı görüşte olmamak.”

Bu yüzden de, bazı tarihi ve ulusal değerler kapanın, iktidar olanın elinde kalıyor.

(393)

Eskiden çok sık sorulan bir soru da kaldırılıp kondu tavan arasına: “Mutlu musun(uz)? O zaman da düşünürdüm hep ve ne  yanıt vereceğimi bir türlü bilemezdim; çünkü, hayatımın temel amacı değildi “mutlu olmak” ille de…

Bazen kendi kendime, bazen de karşımdakine sorardım: “Mutluluk ev ve aile kurunca, kolayca erişilen sabit bir olgu muydu? Ya da, örneğin, çuval çuval para kazanmak, mutlu olmak için yeterli mi? Bir insan, kesintisiz kaç yıl mutlu olabilir? Bir insan, kesintisiz kaç ay kaç gün kaç dakka mutlu olabilir?

Sahi, mutlu bir insan nasıl olabilir?

Gülümser mi, kahkaha mı atar? Kan basıncı, kalp çarpıntısı mı hızlanır? Ya da ne bileyim, kaşları mı gevşer? Olsa bile bu durumları ne kadar sürer?

Tarih üzerine, hayat, gelecek üzerine söylenen sözler ne kadar yuvarlak ve kof… Hiç dikkat ettiniz mi: İnsan, sayısız anı, birkaç sözcükle anlatmaya çalıştığında – çoğu – ne kadar da sahtekarlaşıyor.

Hiç fark ettiniz mi?...   Bir güne ne kadar an sığıyor? Ruhumuzun – bedenimizin kaç değişik biçimini yaşıyoruz bir gün içinde… Ya bir yılda? Ya bir ömür boyu? Bir ömür boyu kaç kez mutlu olduğumuzu düşünüyoruz ? Kaç kez mutlu oluyoruz…

Beğendiğiniz bir romanı aklımıza getirin. Bir solukta okuyup bitirdiniz. Mutlu oldunuz! Ama, o bitti, tükendi… Peki, yazar ne kadar zamanda ve ne zorluklarla yazdı o romanı?

Ya da, bir ‘filmi’ ele alalım… İzlediniz ve notunuzu verdiniz. Ardından, hemen unuttunuz! O film, ne kadar sürede, nasıl ve kaç paraya çekildi? Ya sevdiğiniz bir şarkıda, ne kadar emek yoğunlaştı…

***

Bırakalım başka örnekleri:

Şu elinizde tuttuğunuz gazete ve dergi için ne kadar alın teri döküldü? Ve siz,ne kadar ilgilendiniz bir yığın insanın çabasıyla?

Sizi suçluyor değilim…

Bilirim bazı emeklerin ömrü birkaç dakikadır, bir gündür; bilemedin, birkaç aydır. Bu olağan… Ne yazık ki olağan…

Her şey, sizin kendinizi mutlu, doygun, ilginç bulduğunuz, bir tek ‘An’ uğruna değil mi? Karşı cinsle ilişkinizin mıknatısında

-          İşin edebiyat kısmını bir yana bırakırsak – tarifi olanaksız heyecanlarla dolu ‘bir tek an’ yetmiyor mu?

-          Kimi gerçekleri anlamamız ve bazı kararları almamız bir an meselesi değil mi?

 

***

An’dır, önemli olan aslında…

Kaçırmayın o an’ları…

 

 


LÜTFEN SES VERİN ARTIK…

 

Bir yerlerde birileri durmadan olumsuzluklar üretiyor…

Ve sanki, ağır radyasyon bulutları gibi yayıyor ülkemizin üzerine…

İnsanımız sinmiş… Acılı… Ağrılı… yaralı

Hiç tepki vermiyor…

Ses yok, soluk yok…

Sadece seyrediyor…

Kendi adına yapılanları uzak bir film gibi izliyor…

Teker teker yakalarından tutup sorsa birileri: Kardeşim, sen ne düşünüyorsun… Artık, düşünme, karar verme ve hareket etme sıran gelmedi mi?

 

***

“Benim ne düşündüğüm kimin umurunda… Yıllardır, benim adıma düşünülüyor, kararlar veriliyor… (‘Bana söz düşmez…’ mi der gibidir çoğu)

Sarayönü’ne, ikinci bir ‘Dikilitaş’ dikilip, kocaman kocaman harflerle yazılası:

“Canım kardeşim, yeter artık, bırak bu edilgenliği… Burası senin vatanın ve önemli olan senin ne düşündüğündür. Artık, anla bunu!”

 

***

Sahi, sen ne düşünüyorsun, bütün bu olup bitenler karşısında…

Sakın ha, “hiçbir şey düşünmüyorum” deme… Sakın, “benim esamem mi okunur!” deme…

Beni deli etme…

Bir denesen sorgulamayı, eleştirmeyi, öneriler üretmeyi… En azından, denesen… Hep, başkalarının dayatmaları yerine, kendi aklını, kararlarını sürsen öne… Göreceksin etkili olacak ve pek çok şey temelinden sarsılacaktır…

Biliyor musun, olası değil ama – hiçbir şey olmasa bile, bu çabaların sonucu, düşünmeyi öğreneceksin…

Düşünce üreterek, kendini, çevreni, toplumunu ve dünyayı değiştirmeyi…

Kendine güvenin artacak…

 

***

Bunca yıl, kendine güvenmedin de ne oldu…

Azalacağına, artmadı mı, eksilerin ve korkuların…

Hep, birilerine – gönüllü körleşmeye – inandın…

Hep, birilerine güvendin ve hep birilerinin dümen suyunda gittin de ne oldu?

Bir düşünsene, yapsana hesabını…

Bunca yıldır, “birlik, beraberlik, dümana fırsat vermeme” baskısıyla – her alanda – sana dayatılan kurallara, hiç sorgulamadan uydun…

Buyruklara, körü körüne boyun eğdin… ufak çaptaki düşüncelerini bile – “aman, sakın ha!” – korkusuyla ortaya koymadın…

 

***

Hep çekindin… Hep korktun…

‘Akla, insana, çağa dayalı demokratik bir düzenin’ oluşmasına hiç katkı koymadın…

Çağdaş insanın, kendisinden başlayarak, her şeyi sorgulaması ereğini hep görmezden geldin, es geçtin!

 

***

Canım kardeşim, unutma ki, yaşadığın ve toplumun yaşayacakları hep ve sadece senin eserindir…

Senin eserin olacaktır…

Hâlâ susarak, edilgenliği sürdürecek misin?

Lütfen, söyle artık: SEN NE DÜŞÜNÜYOR… NE İSTİYORSUN…

Özellikle artık ve hemen şimdi…

Bıçağın iliğe, düğümün tarağa giderek daha da dayandığı bu günlerde…

  

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1047 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler