1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. “Reform yapılması gerekirken hükümet bozmak en büyük ihanet”
“Reform yapılması gerekirken hükümet bozmak en büyük ihanet”

“Reform yapılması gerekirken hükümet bozmak en büyük ihanet”

YENİDÜZEN’e konuşan Göç, Kimlik ve Hak Çalışmaları Merkezi Direktörü Mine Yücel, hükümetlerin kısa sürmesinin nedeninin “sistem sorunu” olmadığını söyledi: “Sorun sistemle değil, düzenle ilgilidir”

A+A-

 

 “Reformları yapması gereken bir dönemde bu hükümeti bozmanın, bu topluma yapılmış en büyük ihanet olduğunu düşünüyorum”

 “Son hükümetin sıkıntılarından bir tanesi de, Türkiye’den para akışının durmasıydı. Bu denli uzun süre para akışının durduğu bir dönem daha önce olmamıştı”

 “Demek ki biz Türkiye’den para gelmeden bu ülkeyi yönetebilecek bir yapıdayız. Bunu fırsata çevirip de kendi kendimizi yönetmeyi tam anlamıyla becerebilmeliyiz”

 “Şimdi HP ‘o zaman Özgürgün başkandı, şimdi değil’ derse bence kendi tabanından çok ciddi kopmalar olacaktır. Hatta Sayın Özersay ve partinin geleceği çok ciddi bir risk altına girecektir.

 “Ama bugün benim gözlemlediğim Türkiye’den Sayın Özersay’a karşı çok ciddi bir destek ve istek olduğu yönündedir”

 “Ben öngörü olarak şunu söyleyebilirim ki halimiz erken seçimi kaldırabilir noktada değil”

 “Eğer gerçekten rahatsızlığı yaratan Denktaş’saydı, kendisinin de dediği gibi yargılasaydılar."

 

Ödül AŞIK ÜLKER

Göç, Kimlik ve Hak Çalışmaları Merkezi Direktörü Mine Yücel, hükümetlerin kısa sürmesinin nedeninin sistem sorunu olmadığını söyledi, “Reformları yapması gereken bir dönemde bu hükümeti bozmanın, bu topluma yapılmış en büyük ihanet olduğunu düşünüyorum” dedi.

“Sorun sistem sorunu değil, siyasetle, siyasetçiyle ve biraz da toplumun bölünmüşlüğüyle ilgili bir sorun” diyen Yücel, “Çözülmesi gereken milyon tane sorunumuz varken ve hükümetin icraat yapmayan, ekonomik kriz, seller, bütçesizlik nedeniyle icraat yapılamayan bir geçmişi var. Reformları yapması gereken bir dönemde bu hükümeti bozmanın, bu topluma yapılmış en büyük ihanet olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.

Dörtlü koalisyonun Kıbrıs Türk siyasi kültürü açısından ilk olduğuna dikkat çekerek, “Bir işbirliği yaşandı. Sağıyla soluyla yaşandı. Bu tarz örneklerin çok daha fazla yaşanmasını dilerim. Çünkü bu tür işbirliklerinin siyasi kutuplaşmayı yumuşatması gerekir. ‘Ben’, ‘bizim parti’ diyen egolar çok kolay yıkılacak sloganlar değil. Bunun etkilerini de bu süreçte çok hissettik” dedi.

Yücel, ciddi bir siyasi manevra ile DP Genel Başkanı Serdar Denktaş’ın kendini akladığını kaydederek, şunları söyledi:

“Ben en büyük suçu HP’ye veriyorum. Eğer gerçekten sorun Sayın Serdar Denktaş’saydı ve verilen söz yargılamakla ilgiliyseydi, koalisyonun istifa eden bakanı yargılanır ve en büyük icraat yapılırdı. O zaman da ‘HP’nin hükümetteki en büyük etkisi de bu oldu’ diyerek Sayın Özersay krediyi alabilirdi. ‘Ben temiz ellere önce Bakanlar Kurulu’ndan başladım’ diyebilseydi, bu toplum kendine tapardı, heykellerini dikerdi. Kendisi önü çok açık, parlak bir siyasetçimizdi. Şu anda boş kaleye topu cirileyerek golü atmak yerine bambaşka hayallerle, ciddi bir hırsla topu dışarı attı.”

Özersay’ın UBP-HP koalisyonundan önce, dörtlü koalisyonda neyi hedefleyip yapamadığını, buna engel olanın ne olduğunu açıklaması gerektiğini ifade eden Yücel, “Sayın Özersay’ın UBP ile kuracağı hükümette bunların tekrar olmayacağına dair ne gibi garantiler aldığını anlatması lazım ki halkın gözünde aklansın. Çünkü bu topluma karşı her bir siyasinin sorumluluğu vardır” dedi.


“Sorun sistem sorunu değil”

Soru: 44 yılda 27 hükümet. Hükümetler neden kısa ömürlü? Sorun sistemde mi?

Yücel: Sorun sistem sorunu değil, siyasetle, siyasetçiyle ve biraz da toplumun bölünmüşlüğüyle ilgili bir sorun. Sistemin bugün sorgulanıyor olması, Türkiye’de başkanlık sistemine geçilmesi ve burada da bunun istenmesi nedeniyle gündem yaratılmasındandır.

Niye hükümetler uzun sürmüyor? Toplum gerçekten kutuplaşmış durumda. İki temel örgütlü siyasi zihniyet var, ikisi birbirine karşıt durumda ve siyasiler verdikleri sözleri tutmadıkça toplum da iki karşıt örgütlenme arasında gidip gelebiliyor. Toplumun esas istediği temiz siyaset, şu ana kadar gelmiş yanlışların düzeltilmesi ve buna karşılık da kendi menfaatlerine çok zarar gelmemesi.

Son dönemde bunun sözünü vererek yönetime giren yeni bir parti, bir pek denenmemiş parti, bir de yenilenmiş parti vardı. Hepsi “geriye dönük adaletsizlikleri, yolsuzlukları gündeme getireceğiz, tekrar seçim kaygımız çok yoktur, siyaseti temizlemeye geleceğiz” sözünü verdi, temiz siyaset, şeffaflık gibi ideallerle dörtlü koalisyon kuruldu. Koalisyon kolay bir dönem geçirmedi ama günün sonunda tek bir temizlik yapamadan kendisi temizlenip gitti.

Aslında ülkemizdeki sistem tam parlamenter sistem değildir, yarı başkanlık gibidir. Bu iyi bir sistemdir, tercihler yapabiliyoruz. Daha demokratik bir uygulamamız var. Cumhurbaşkanına da icraat içinde verdiği görevlerle siyasi dengeyi de sağlayabilen bir sistemimiz var. Ciddi sıkıntılar var ama bu sistemle ilgili bir sorun değil, düzenle ilgili bir sorundur. Başkanlık sistemini ortaya atanların kendileri gerçekten başkanlık sistemini savunduğu için değil de Türkiye’den bize yıllardır gelen telkinle bunu yaptıklarını düşünüyorum. Tek sesli bir başkanlık rejiminin getirisi ne olabilir? İstikrar argümanı var ama istikrar iyi birşeyin istikrarı olursa iyi anlama gelir, kötü birşeyin sürmesini istemeyiz. Özellikle coğrafyamızda diktatörlüğün yaygın olduğunu gözlemliyoruz. Tam olarak kontrollü veya aktif vatandaşlıkla dengelenebilecek bir başkanlık sistemi söz konusu olsa bunu tartışmaya açabiliriz. Fakat aktif vatandaşlık, vatandaşın hakkını araması gibi unsurların siyasi kültürümüzde yer almadığını da çok görüyoruz. O açıdan bizim coğrafyamızda başkanlık sistemi çok tehlikeli. Kaldı ki bunun Türkiye’den bağımsız olacağını düşünmek çok naif bir düşünce olur. Türkiye’deki örneği de alıp burada kullanmak istediğimiz bir örnek değil. Son dönemlerde burada yapılan müdahalelere baktığımızda, Kıbrıslı Türkler’in sahip çıkmaya çalıştıkları kimlik özellikleri olan hukukun üstünlüğü, demokrasinin üstünlüğü, ifade özgürlüğü gibi haklardır. Tek bir kişinin ağzından çıkabilecek emirlerle yönetilmek Kıbrıslı Türkler için kabul edilebilir bir durum değildir. O açıdan başkanlık sisteminin buna yola açabilme olasılığı yüksekse çok tehlikelidir, o yola hiç gidilmemelidir. Zaten şu anda boğuştuğumuz o kadar büyük sorunlar var ki bu sorunların yanına birşey eklemek bizim için lükstür, hayati anlamda da risk taşır. 

 

Olması gereken...

Olması gereken bir partiler koalisyonu değil, ciddi anlamda tüm toplumu temsil eden dıştan atanmış bir bakanlar kurulu ve buna destek, bir vizyon çerçevesinde bir araya gelmiş belli sayıda milletvekilleri grubudur. Sistem değişikliği diyorsan önce bunu deneyebiliriz. Süresi belli, gerçek manada bir hedef için bir araya gelmiş, onu başarıp başarmadığı kontrol altında olan bir yapının göreve gelmesi önemli birşey. Önceden belli bir süre için ne yapılacağına karar verilir, en uygun bürokratlardan bakanlar kurulu oluşur, meclis görevi olan yasamayı yapar, ayrıca bakanlar kuruluna desteğini ortaya koyar. Günün sonunda bakanlar kurulu da yapıp yapmadıklarıyla değerlendirilir ve yapamayanlar görevden alınır, başka biri atanır. Bu başkanlık sistemi değil. mantık aynı olabilir ama burada yetkili tek kişi değil, parlamento.

“Demek ki Türkiye’den para gelmeden yönetebilecek bir yapıdayız”

Soru: Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’taki siyasete etkisi, Türkiye ile ilişkiler, hükümetlerin kurulması ve bozulmalarındaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yücel: Birçok çalışmamızda bunu halka sorduk. Onların söyledikleri ve benim gözlemlediğim kadarıyla son 5-10 seneye kadar Türkiye burada daha makro seviyede yöneten, gözeten konumdaydı, mikro işleri Kıbrıslı Türklere bırakan bir konumdaydı. Bir süredir mikro seviyede de yönetime el atan bir Türkiye var. Bu birçok alanı boş bıraktığımızdan, ara seviyedeki yönetimi dahi çok fazla becerememizden oluyor. Devlet yönetiminde kapasite eksikliğini ortaya koymuş durumdayız. Beceremiyoruz. Acaba Kıbrıslı Türkler kendi kendilerini yönetemiyor mu? Bir yönetme tecrübemiz yok. Hangi dönemde gerçek anlamda kendimizi bağımsız şekilde yönettiğimiz sorusunun yanıtı, hiçbir dönemdir. Siyasi kültürümüzde her zaman birilerinin bizi yönetmesi, yönlendirmesi gerekti. Güney ile ilgili müzakerelerde siyasi eşit olma, kendi kendimizi yönetme idealinde bir toplumuz. Ancak Türkiye ile ilişkilerde aynı şeyi uygulayamıyoruz, neden olarak da “o parayı veriyor” cevabı geliyor.  

“Türkiye ile ilişkilerimiz bambaşka, Güney’den eşitlik bekliyoruz”

Son hükümetin sıkıntılarından bir tanesi de, Türkiye’den para akışının durmasıydı. Bu denli uzun süre para akışının durduğu bir dönem daha önce olmamıştı. Demek ki biz Türkiye’den para gelmeden bu ülkeyi yönetebilecek bir yapıdayız. Bunu fırsata çevirip de kendi kendimizi yönetmeyi tam anlamıyla becerebilmeliyiz. Tabi ki ekonomik sorunlarımız, ciddi anlamda reforma ihtiyacımız da var. Reformları kendi yaşamsal ihtiyaçlarımız ve mutluluğumuz için zaten yapmak zorunda olmamız gerekiyor. “Türkiye dayatıyor diye bu reformları yapıyoruz” noktasında mıyız? Biz bu reformları kendimiz için yapalım, kendi prensiplerimizden ödün vermeyelim ve kendi kendimizi yönetmeyi öğrenelim ki Güney’le de görüşmelerimizde siyasi eşit olma hakkına sahip olabilelim. Türkiye ile ilişkilerimiz bambaşka ama Güney’den de eşitlik bekliyoruz. Bu olmaz. Önce kendimizi devlet olarak yönettiğimize inanmamız, görmemiz ve bunu gerçekten yapmamız lazım. Siyasi kutuplaşmanın orta noktası aslında bu. Bunu dile getirecek bir siyasi irademiz veya nefes alanımız yok. Politikamızı o kadar ezberle ve sloganlarla yürütüyoruz ki, “sağcımız” “Türkiye Anavatanımız, ondan ayrı düşünemeyiz”diyor, “ezber solcumuz” ne diyor, “biz Güney’le birleşmeliyiz, KKTC’yi istemeyiz, devlete sahip çıkmak önceliğimiz değildir.” Devlete sahip çıkmanın tam olarak ne olduğunu sağ da tanımlayamıyor. Gerçekten bu alan çok boş ve doldurulması lazım. Biz kutuplaşmış bir toplum olarak siyasetteki istikrarsızlığı yaratıyoruz. Olması gereken, kendi kendini yöneten, kendi kendiyle mutlu, özgüveni olan bir yönetim yapısıyla gururla “ben buyum” diyebilecek bir yapıya, bir kimliğe, bir aidiyete sahip olmaktır. O zaman insanlar gururla “ben Kıbrıslı Türküm” diyebilecektir. En büyük sorunumuz kendimizi yönetmek ama belli sebeplerden dolayı KKTC ismi birçok kişiyi itiyor, korkutuyor, bazıları seviyor, bazıları sevmiyor. Çok duygu yüklü bir anlam yükleniyor. Olması gerekeni kimse yapmadı, yapmıyor. Yapılması gereken devlete sahip çıkmak. Söylediğim milliyetçi bir söylem değil, tamamen yönetimle ilgili bir yeni metodoloji. Buranın yönetimini biz becermedikçe yani ilk aşamayı yapamadıkça ikinci aşamaya geçemeyeceğiz, ki bu da Kıbrıs sorununun çözülmesidir. Şu anda var olan bir ateşkestir ve bunun her ne olursa olsun başka bir hale dönmesi lazım. Bu iki devletin kabulü, mevcut durumun anlaşılarak devam etmesi, federasyon, konfederasyon veya başka birşey olabilir.

“Siyasi kültürümüz açısından bir ilk”

Soru: Dörtlü koalisyon ilk defa yaşanan bir tecrübeydi. Bunun Kıbrıs Türk siyasetine artısı, eksisi ne olur?

Yücel: Dörtlü koalisyon ilk kurulduğu zaman toplum için çok ciddi bir umut oldu. Fakat yarattığı umutsuzluk sanırım belli bir süre daha Kıbrıslı Türklerin siyasete olan inancının çok diplere vurmasına sebep olacak.

Olması gereken dörtlü koalisyondu ama yapılması gereken icraatlar bambaşkaydı. Bunların yapılmaması dörtlü koalisyondan mı kaynaklandı, kişisel çıkarlardan mı, hayal kırıklığı yaratan bireysel siyasilerden mi?

Bence koalisyonun kendinden değil maalesef  bireysel nedenlerden oldu, belki egolar devreye girdi, belki çok şey umduğumuz bakanlar bize umduğumuzu veremedi ama hiç beklediğimiz gibi olmadı. Bu koalisyonun sorunu değildi çünkü bence olması gereken ciddi genişlikteki o tabanla hükümette olunmasıydı, kendilerine çok ciddi destek vardı. Ama hükümet gerçek anlamda yapması gerekenleri yapmadı, yapamadı. Parasızlık vardı ama para gerektirmeyen sözleri yerine getirmediler, davaların açılması gibi. Maalesef olması gereken gibi olmadı ama siyasi kültürümüz açısından bir ilk, bir işbirliği yaşandı. Sağıyla soluyla yaşandı. Bu tarz örneklerin çok daha fazla yaşanmasını dilerim. Çünkü bu tür işbirliklerinin siyasi kutuplaşmayı yumuşatması gerekir. “Ben”, “bizim parti” diyen egolar çok kolay yıkılacak sloganlar değil. Bunun etkilerini de bu süreçte çok hissettik.  

 

“En büyük eksiğimiz etik değerler”

Soru: Etik ve hukuk tartışması da zaman zaman yaşanıyor. Bunların siyasetimizdeki yeri nedir?

Yücel: En büyük eksiğimiz etik dediğimiz değerlerimizdir. Uzun süredir toplumsal anlamda da değerlerimizi yitirdiğimizden bahsediyoruz. Siyasette değerlerimiz oldu mu hiç? Ondan da çok emin değilim. Birşeyin yasal olup olmadığından çok, kendi değerlerimize uygun olup olmaması önemli olmalıdır. Toplumu tanımlarken de bunu çok kez dile getirdik, geleneksel değerleri yitirmiş, modern değerleri henüz alamamış arada bir toplumuz. Onun için değerlerimiz yok. Bu durum siyasi kültürümüz ya da kültürsüzlüğümüz için de geçerli. Maalesef etik kimileri için lüks bir kavram.

   Rüşvete artık ayıp demiyoruz eskisi gibi, onun yerini alacak modern değerlere de gelemedik henüz. Rüşvetin yasal olmadığını empoze edecek ciddi hukuk sistemine ihityacımız var. O da çok yavaş işliyor. Başkanlık sisteminden bahsettik, bunlar olmadan zaten başkanlık sistemi çalışamaz. Bizim sorunlarımız bunlarken çözüm başkanlık sistemidir demek abestir. Başkanlık sisteminin en büyük kontrol mekanizması hukuktan ve değerlerden geçer. Biz bunların yoksunu veya yavaş çalışmasının kurbanıysak başkanlık sisteminden bahsedemeyiz.

 

Türkiye’den Özersay’a karşı destek ve istek”

Soru: Bugünlerdeki tartışma da kimin temiz olduğu ya da olmadığı...  Temiz siyaset vurgusu var. DP Genel Başkanı Denktaş “siyaset aklanmalı” dedi. Gündemde UBP-HP koalisyonu var. Geçmişte kahve bile içmezken bugün birlikte hükümet mi kurulacak?

Yücel: Toparlanıyoruz Hareketi döneminde Sayın Özersay “kesinlikle partiye dönüşmeyeceğiz”diye söylemişti, partiye dönüşüldü. Baştan birçok insanın şüpheyle baktığı, birçok insanın da gerçekten çok ciddi inanç duyduğu bir partiydi HP. Bende de olduğu gibi birçok insanda hep bir “acaba” vardı, “Türkiye ile bir bağı var mıydı”. Toplum içinde, özellikle belli bölgelerde, kamuoyuna ve seçmene Türkiye’den yansıyan bir baskı, “oy ver” şeklinde bazı telkinler geldiğini seçim sonrasında bölgelerde yaptığımız çalışmalarda duymuştuk.

   Şimdi de HP “o zaman Özgürgün başkandı, şimdi değil” derse bence kendi tabanından çok ciddi kopmalar olacaktır. Hatta Sayın Özersay ve partinin geleceği çok ciddi bir risk altına girecektir. Ama bugün benim gözlemlediğim Türkiye’den Sayın Özersay’a karşı çok ciddi bir destek ve istek olduğu yönündedir. Fotoğraflardaki yakınlıktan, vücut dilinden de görüyoruz ki Türkiye’nin muhatap almak istediği tek kişi Sayın Özersay. Bunu da başkanlık sistemiyle, tek muhatap sistemiyle götürmek istiyor. Ancak Türkiye’nin tercihleri bu toplumda bazen ters tepebiliyor. O açıdan Sayın Özersay’ın kendi siyasi geleceği için bu tarz bir tepkiyi çekmemesi gerektiğini düşünüyorum.

 

“Özersay (Cumhurbaşkanlığında) dördüncü sırada”

Soru: Bu manevranın Özersay’ın Cumhurbaşkanlığı hesabına etkisi ne olur?

Yücel: Bugün anketlere baktığımızda Sayın Özersay’ın dördüncü sırada şansı olduğunu görüyoruz. Sayın Akıncı ciddi anlamda oyla yeniden kazanır noktada, eğer seçime girmeyi düşünüyorsa. Bizim olası adaylar diye sunduğumuz adaylar arasında, ikinci sırada Sayın Ersin Tatar var. Sayın Tatar kendisinden çok daha az kazanma olasılığı olabilecek bir adayı çatı aday yapar mı, UBP tabanı bunu kabul eder mi?

 

“Topluma yapılmış en büyük ihanet”

Çözülmesi gereken milyon tane sorunumuz varken ve hükümetin icraat yapmayan, ekonomik kriz, seller, bütçesizlik nedeniyle icraat yapılamayan bir geçmişi var. Reformları yapması gereken bir dönemde bu hükümeti bozmanın, bu topluma yapılmış en büyük ihanet olduğunu düşünüyorum. Çok ciddi bir siyasi manevra ile Sayın Denktaş kendi kendi akladı. Eğer gerçekten rahatsızlığı yaratan Denktaş’saydı, kendisinin de dediği gibi yargılasaydılar. Sayın Denktaş yılların tecrübesi, siyasi bir kurnazlıkla kendi kendini akladı. Ben en büyük suçu HP’ye veriyorum. Eğer gerçekten sorun Sayın Serdar Denktaş’saydı ve verilen söz yargılamakla ilgiliyseydi, koalisyonun istifa eden bakanı yargılanır ve en büyük icraat yapılırdı. O zaman da “HP’nin hükümetteki en büyük etkisi de bu oldu” diyerek Sayın Özersay krediyi alabilirdi. “Ben temiz ellere önce Bakanlar Kurulu’ndan başladım” diyebilseydi, bu toplum kendine tapardı, heykellerini dikerdi. Kendisi önü çok açık, parlak bir siyasetçimizdi. Şu anda boş kaleye topu cirileyerek golü atmak yerine bambaşka hayallerle, ciddi bir hırsla topu dışarı attı. Bu noktada dörtlü hükümetteki partiler tekrardan bir araya gelmeyecekse UBP’nin de içinde olması gereken bir başka hükümet oluşması gerekecek. UBP-HP bize ne getirir? Öncelikle HP, UBP-HP koalisyonundan önce, dörtlü koalisyonda neyi yapmayı hedefleyip de başaramadığını, buna engel olanın ne olduğunu açıklamalıdır. Sayın Özersay’ın UBP ile kuracağı hükümette bunların tekrar olmayacağına dair ne gibi garantiler aldığını anlatması lazım ki halkın gözünde aklansın. Çünkü bu topluma karşı her bir siyasinin sorumluluğu vardır.

"Maddi anlamda erken seçim gibi bir lüksümüz yok. Moral anlamında toplumda öyle bir duygu, heyecan yok. Oy vermeye gitme isteği yok. O açıdan toplumun şu anda seçim isteyebileceğini düşünmüyorum ben. Haziran’daki anketimizde bunu da soracağız. Ben öngörü olarak şunu söyleyebilirim ki halimiz erken seçimi kaldırabilir noktada değil."

 

Bu haber toplam 1077 defa okunmuştur
Etiketler : ,
Önceki ve Sonraki Haberler