1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. REDDEDİŞLERİMİZDEKİ ACİZLİK
REDDEDİŞLERİMİZDEKİ ACİZLİK

REDDEDİŞLERİMİZDEKİ ACİZLİK

Celal Özkızan:Arif Hasan Tahsin’in ‘’Yakın geçmişimizin bir özeti…’’ adlı kitabı, şu kelimeler ile son bulur: ‘’ Ya onurumuzla varolalım, ya onurumuzla yok olalım…’’

A+A-

 

 

 

Celal Özkızan

celalozkizan@yahoo.com

 

 

 

Arif Hasan Tahsin’in ‘’Yakın geçmişimizin bir özeti…’’ adlı kitabı, şu kelimeler ile son bulur: ‘’ Ya onurumuzla varolalım, ya onurumuzla yok olalım…’’

 

‘’Onur’’ kavramı, altı en ılımlı bir biçimde doldurulduğunda dahi, pek sık karşılaşılan bir tavır değildir ‘’reel politikanın’’ diyarlarında. Boğazınıza sarılıp sizi boğmaya çalışan bir elin bileklerini hafifçe okşayıp, o elin sahibinin ‘’güçler dengesindeki’’ ve ‘’uluslararası konjonktürdeki’’ sağlam yerinin ‘’bilinci’’ ile, boğazınızı sıkan o elden, parmaklarından bir tanesini hafifçe gevşetip, sizin pek tadına varamadan da olsa bir nebze nefes alabilmenizi sağlamasını ‘’rica edersiniz’’. Reddetmeye dair içinizde var olan kırıntılar tamamen yok olmamıştır elbet; ama karşı koymaya dair bu bilinç, kapkara bulutların sardığı gökyüzünün arasından kendi varlığını görünür kılmak için çırpınan bir güneşin sızacak bir delik araması gibi, zihninizin derinliklerinden zorlukla sızmaya çalışır.

 

‘’Reddedişteki acizlik’’ tasvirine, Sabahattin Ali’nin ‘’Kürk Mantolu Madonna’’ romanında rastladığımda, aklıma ilk gelen şey, dayatma altında olan insanların/toplumların/halkların hali oldu. Romandaki kadın karakter, erkeğin kadın üzerinde kurduğu tahakküme sitem ederken şöyle diyordu : ‘’Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu… Neden ? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız ?.. Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız ? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir âciz bulunacak?’’…

 

Aciz bir reddediş, ‘’güç dengeleri’’ ve ‘’uluslararası konjonktür’’ kavramlarını ağzından düşürmeyen, politikaya yabancılaşmış bazı ‘muhalif’ kişilerin içselleştirdiği bir tavırdır. Bu, ‘’muhalifin kendi var oluş sebebini bastırma, görmezden gelme’’ halidir. Politikaya yabancılaşmaktır bu; çünkü ‘’normal hayatta bir şeyler savunmak başka şey, reel politik platformlarda savunmak başka şey’’ biçiminde ifade edilir. Hayat kendi içinde suni kategorilere ayrıldığı anda, ve bu suni kategoriler, bizden, kendi kişiliğimizi farklı kalıplara dökmemizi talep ettiği anda, orada bir yabancılaşma vardır. İşin en acıklı yanı, bu yabancılaşmayı aşmaktan ziyade, onun neden ‘’doğal’’ olduğu konusunda kendimizi ikna etmeye çalışmamız; yabancılaşma, en tanıdığımızdır aslında.

 

‘’Reel politika’’ kılıfı altına gizlenen reddetmekteki acizlik tavrı, insani olarak bizden üstün hiçbir vasfı bulunmayan birtakım kişilere/gruplara teslim olma tavrıdır. İnsani olarak bizden üstün hiçbir vasfı olmayan birtakım kişilerin/grupların, olmayan bu vasıflara rağmen kendilerini ve kendi var olma biçimlerini bizlere dayatabilmelerinin sebebi de, sınıflı toplumlarda, yani ezen ezilen ilişkisi üzerine kurulu çeşitli yapıların bileşiminden oluşan sistemlerde yaşıyor oluşumuzdur. Bertolt Brecht’in tahterevalli şiirinde anlattığı gibi, ‘’bütün düzen bir tahterevalli aslında / iki ucu birbirine bağımlı / yukardakiler durabiliyorlar orada / sırf ötekiler durduğundan aşağıda’’. İşte insani olarak bizden üstün hiçbir vasfı bulunmayan birtakım kişiler/gruplar, kendi var olma biçimlerini -yani tahterevallinin tepesinde varlıklarını sürdürebilmelerini sağlayan biçimleri- bize dayatmakta, biz ise, bizleri aşağıda tutan bu var oluş biçimini kabul etmekte; reddedeceğimiz zamanlarda dahi, aşağıda olmanın verdiği özgüvensizlik ile, acizce reddetmekteyiz sadece. Aslında reddedişimizdeki bu acizlik, ‘’özgüven’’ gibi tamamen öznel ve kişisel bir nedene indirgenemez. Reddedişlerimizin aciz kalmasını sağlayan da, bu tahterevallinin, yani bu sistemin bir parçası zaten. Bu özgüven eksikliği, bu farklı bir geleceği düşleyememe hali, bu mevcut olanı doğal kabul edip içselleştirme ve hatta kraldan fazla kralcı, kraliçeden fazla kraliçeci olma hali, tahterevallide olmanın bir sonucu. Kişilerin öznelliklerini ve insanların özgür iradelerini bu ‘’özgüvensizlik suçu’’na ortak etmiyoruz diye bir şey söz konusu değil; ne de olsa ‘’kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!’’…

 

Yine de, sadece kendimizden kaynaklanmıyor bu özgüvensizlik ve farklı bir geleceği düşleyememe hali. Sizi, gerçeğin böyle olduğuna ve değişmez olduğuna ikna edenler vardır; var olanın aynı zamanda olması gereken olduğuna inandırmaya çalışanlar vardır. Geleceğe (yani aslında bugüne; zira gelecek, bugünden kurulmaya başlar) dair kurduğunuz farklı düşler, bazıları için kâbustur. Bu kâbusu engellemek için her şeyi yaparlar. Kendileri yapmazlar ama çoğu zaman. Farklı bir gelecek düşleyebilmenizi engelleyenin kim ve ne olduğunu görebilmek için ise tahterevalliye bakarken, sadece tepede duranlar ve aşağıda duranlar diye görmemek, aradaki şeridin de farkına varmak lazımdır. Tahterevallinin iki oturağını birbirine bağlayan demir veya tahta şerittir sizi ‘’aciz hale düşmeden reddetmenin mümkün olmadığına’’ inandıran. Rengi ‘’yeşil’’ olur bazen, bazen de ‘’turuncu’’ veya ‘’mavi’’. İki oturağı birbirine bağlayan ilişki, sınıflı toplumlarda, Bertolt Brecht’in de dediği gibi, ‘’aşağıdaki var olduğu için yukarıdakinin yukarıda kalabildiği’’ bir ilişkdir. Yani ortada bir ‘’bağlılık’’ vardır; eşit olmayan, adil olmayan bir bağlılık. Öte yandan iki oturağı birbirine bağlayan şeritte duranlar vardır. Bu şerittekiler, arada, bir bağlılık değil de ‘’bağımlılık’’ varmış gibi göstermeye çalışan, renkleri değişse de, yapıldığı harç hep aynı kalanlardır. Görmenizi istemezler yukardakileri yukarda tutan şeyin, sizin aşağıda olmanız olduğunu. ‘’Uzlaşmaktan’’ söz ederler hep, ve o şeridin üstünde, bir yukarıya bir aşağıya doğru gidip gelirler durmadan. Gidip gelirler, gidip gelirler ve asla saflarını net bir şekilde seçmezler. Saflarını seçip aşağıda duranlara, aşağıdakiler ile duranlara, aşağıdakiler için duranlara ise ‘’değişimden korkuyorsunuz’’ derler, ‘’uzlaşmaz kafalar’’ derler, ‘’aşırıcı’’ derler. Yukarıdakiler, ‘’fısıldarlar’’ arada gidip gelenlerin kulağına, ve sonra o arada gidip gelenler, aşağıya, sizin yanınıza gelip, size ‘’reddedemeyeceğiniz teklifler’’ sunacaklarını söylerler. Uzlaşabiliriz, derler. Yukarıdakiler o kadar da kötü değil aslında, derler. Yerden yükseldikçe hava soğur, sen aşağıdasın, hadi yine iyisin, üşümeyeceksin, derler. Evirir, çevirir ve seni ikna ederler. Reddedemeyeceğin teklifler sunarlar sana. Bu tekliflerdir ki, asıl onları reddetmen gerekir işte. Biraz uyanırsın duruma, köpürür öfken, keskinleşir bilincin, tepedekilere karşı ‘’siz niye yukarıdasınız ve biz niye aşağıdayız?’’ diye haykırmak için hazırlanırsın; haykırmak, ve daha da fazlası : harekete geçmek; ama arada parazitler vardır; direkt olarak göremezsin tepedekileri. Onlara haykırmak, onları alaşağı etmek istersin ama bir türlü göremezsin onları işte; çünkü arada parazitler vardır. İki oturağı birbirine bağlayan o demir veya tahtta şeritte bulunan renk renk ‘’arabulucu parazitler’’ vardır ve onlar, sizin öfkenizin kabardığını gördüklerinde, eşitsizliğe artık tahammül edemediğinizi gördüklerinde, durumun ‘’ciddileştiğinin’’ farkına varırlar. Bu kez mekik dokumak yerine iki oturak arasında, gelirler ve sizin yanınıza otururlar; daha doğrusu, otururmuş gibi yaparlar. ‘’Tamam biz de memnun değiliz bu işten, biz de sizin gibi düşünüyoruz, biz de acılarınızı paylaşıyoruz ama bir durun soluklanın hele, keskin sirke küpüne zarar, öfke ile kalkan zarar ile oturur’’ derler. Yine ‘’uzlaşmaktan’’ söz ederler, tepedeki ile yerdekinin uzlaşmasından… Artık sizin tahammülünüzün kalmadığı, reddedetmeyi kafaya koyduğunuz gerçeğini kabullenirler; ama en azından bu reddedişi olabilecek en zararsız seviyeye çekmek için uğraş verirler. Evirirler, çevirirler, ve reddedişinizi acizleştirirler. ‘’Hayır’’ dersiniz, ama kısık bir ses ile; ‘’istemiyorum’’ dersiniz ama tedirgin gözler ile; ‘’defol’’ dersiniz ama ürkekçe titreyen dudaklar ile; ‘’in aşağıya’’ dersiniz tepedekine; ama tepedekinin gözlerinin içine bile bakamayarak. İşte böyle davranmanızı sağlar arada gidip gelenler.

 

Öfke ile kalkan zarar ile oturur diyormuş atalarımız. Hoş, kim ki bu atalarımız ? Atalarımızın hepsi mi aynı fikirdeydi öfke konusunda, yoksa birtakım atalarımız mıydı bu söylentiyi yayan ? Bugün toplumda, medyada kimin borusunun öttüğünü düşündükçe, eskiden de, sözlerini geçirebilecek ve taa bugüne kadar ulaştırabilecek kadar güçlü olmak için, bu ataların ‘’tahterevallinin tepesindeki atalar’’ olduğu geliyor insanın aklına. Tepede oldukları için mi öfkeyi kötülemiş atalarımız ? Öfke ile kalkarsak zararla oturanın biz değil de, artık tepede oturamayacak oldukları için kendileri olduğunu fark ettikleri için mi böyle bir şey söylemişler ? Peki ya, âcz ile kalkanın nasıl oturduğu konusunda, ne buyurmuş atalarımız acaba ?

 

Celal Özkızan

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 877 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler