1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. RE RE RA…Yenildik… ŞAMPİYONUZ
RE RE RA…Yenildik… ŞAMPİYONUZ

RE RE RA…Yenildik… ŞAMPİYONUZ

Gülfidan Erhürman: “Unutturamaz seni hiçbir şey unutulsam da ben” diye bir şarkı var sevdiğim. Çıkış tarihini hatırlamıyorum; önemsemiyorum da. Ne fark eder ki; hayatın özeti gibi. Buna benzeyen çok şarkı sözü vardır eminim dünyada ve başka di

A+A-

 

 

                                                                           Gülfidan Erhürman

                                                                           gul_fidan_2@hotmail.com

 

 

“Unutturamaz seni hiçbir şey unutulsam da ben” diye bir şarkı var sevdiğim. Çıkış tarihini hatırlamıyorum; önemsemiyorum da. Ne fark eder ki; hayatın özeti gibi. Buna benzeyen çok şarkı sözü vardır eminim dünyada ve başka dillerde de anlamı aşağı yukarı aynı. Aşk için yazılmış. Ama o kadar çok şey aşkla bağdaştırılıyor ki insan hayatında, nereden başlarsanız başlayın neticede aşka geliyor ve neler yazıyorsunuz!

Bizim ailenin Galatasaraylı olması kardeşten… Bazıları babadan, amcadan, çok yakın aileden veya aile dostundan miras kalır ya bizimkisi de böyle bir miras. 12- 13 yaşındaki, ailenin tek erkeğinin mirası. Baba, çocuklar kendini bilmeden, onu tanıyamadan ölmüş, hangi takımı tuttuğu bilinmiyor. Kardeşin bu takımı o yaşlarda neden tercih ettiği muamma. Renginden mi, isminden mi, en yakın arkadaşlarına inat veya onlarla daha çok şey paylaşabilmek için mi bilmiyorum! Bildiğim, ailenin kadınlarının da, o zamanlarda geleneksel olarak her evin bir takımı olduğundan ve futbola da meraklı olmadıklarından, buna hiç karşı durmadan uydukları… Ben de ailenin en küçük kadını olduğumdan, kendi kanımın rengini öğrenmeden kanım sarı kırmızı akmaya başladı işte!

Belki de içinde kırmızı olduğundan tercih sebebiydi, bilmiyorum. Çok da merak etmiyorum doğrusu ama şu mavi Rum renginin tonu ya lacivert, kırmızının karşısında acaba ne kadar tutunabildi diye bu milliyetçi ülkede merak etmiyor da değilim. Kısacası, Fenerbahçeliler daha mı az Kıbrıs’ta, işte bu beni bazen düşündürüyor. Ama istatistiki bir araştırma bekliyorsanız çok beklersiniz yani.

Bu söylediğim 1958’lerdir. O zamanlar Türk olmanın ispatlarından da biriydi galiba bir Türkiye takımı tutmak… Milliyetçiliğimiz gizliden gizliye içimizde kabararak bizi olmayacak mecralara sürüklüyordu başımıza geleceği bilmediğimizden. Takım tutmak hoşumuza gidiyordu. Yani kendimizi daha Türk hissediyorduk gizliden gizliye. Bir yol değil de gönül bağlamıştık. Kimseye sezdirmeden yasaklı bir aşk yaşıyorduk. Bu sömürge ülkesinde yapmadığımız gariplik yoktu zaten. Düşünün, parmaklarımızı haç yapıp tükürüyor, sonra dönüp ay şekline sokup öpüyorduk Rum arkadaşlarımızın gözüne bakarak. Ama sorarsanız, biz birbirimizle çok iyi arkadaştık, türlü oyunlar oynardık, hatta futbol bile. Ama bu da maalesef öfke anlarında oynadığımız en kötü oyunlarımızdan biriydi işte. Onlar da bize aynısını yapıyorlardı. Kim icat etmişti bu karşıdaki ırkı tükürüp aşağılayan pandomim oyununu bilmiyorum. Hangisi yapsa öteki diş biliyordu. Milliyetçilik çocuklara kadar inmişse durum vahim demektir, savaş kaçınılmaz olur. Bunu da zaman öğretti bize. Diş gıcırtısı çoğaldı ve neticesi 40 senedir ortada…

Sonralarından aklımda kalan da 1960’ta İngiliz basınında gördüğüm bir karikatür. Hâlâ unutmadım. Makarios Lambretta bir motorun önünde, Dr. Küçük de arkasına oturmuş. O hızla rüzgârda saçları, etekleri, ceketleri hatta Taksim ve Enosis hayalleri havada uçuşarak son sürat gidiyorlar bahtlarının kendilerine oynadığı oyuna, istemeseler de… Şu Lambretta bile 63’e kadar ancak çekebilmiş ikisinin de o ağır milliyetçiliğini. 3 senede totallos çıktı… Sadece o karikatür aklımda kaldı o zamandan. Ama bu ülkedeki milliyetçi ruh ne ruhmuş ki hiç tükenmedi. Fenerbahçe ile Galatasaray’ın şampiyonluk durumu veya aşkı ne olmuştu Cumhuriyet kurulduğunda pek hatırlamıyorum, belki erkekler hatırlar!

Türkiye’yi ziyaret ettiğimde Galatasaray tesislerini görmüştüm zenginliğin ortasında, manzarası güzel, saray gibi ismine yaraşan. Yeğenim, “çok heveslenme, oraya giremezsin” dedi. “Niye” dediğimde de, özel bir kimliğin olması gerektiğini söylemişti. Kısacası zengin olmak lazımdı. Bu benim sol mantığıma çok ters geldiğinden, sempatimi de, aşkımı da o anda yitirdim. Eğer bir yere herkes giremiyorsa ve bir eşitlik yoksa ben oraya zaten girmek istemiyorum. Dolayısıyla bu çocukluk aşkımdan bana bir hayal kırıklığı kaldı sadece. Ama şu sarı kırmızılı olmak da yine değişmedi, erene, durana, sorana, sormayana söyledik, hâlâ daha söylüyoruz önemsemesek de.

Eskiden hasbelkader yuva kurulacağında bile konusu olurdu. Takım sorulmaması imkânsızdı hatta. Dünürcülükte bile gündem olurdu, iş ola gibi sorulurdu ama damat aynı takımdansa daha bir sevinçle devam edilirdi konuşmaya. İşte oğlanın arsası var da kız tarafı da yardım eder mi eve falan diye söze girilir, kız tarafına oğlanın mal varlığı bir güzel gösterilirdi, sakın ha ipiyle kuşağı sanılmasın! Bu arada kızın da nesi var nesi yoksa o dürtmeyle altında kalınmasın diye söylenmesi, ortaya konulması beklenir, saman altından su yürütülür, mal varlığı öğrenilmeye çalışılırdı. Açıkça sorulmazdı aç gözlülük olmasın diye.

Eskiden Çingeneli bir aşk filminde görmüştüm. Derler ya en güzel aşk onlarınki diye! Devletle, evle, yerleşik hayatla pek ilgileri yok, onlar dünyalı çünkü. Kafalarını devrimle bozacak hâlleri de yok dolayısıyla; yürekleri ön planda. Ama o mal işinde onlarda da durum aynı sanki. Kız tarafı ve oğlan tarafı kavga edince mallar ortaya dökülmüştü gördüğüm filmde; hatta bir şarkıda bile geçiyordu, malum güzel sesli insanlar. Eskiden çok güzel de bir dilleri, aksanları vardı ve bizde rahatsız edecek derecede sesli konuşana, “doğduğun yerde mertek yoktu galiba” denir. Filmde bağrışıyorlar: “Bizde bunlar var, sizde var mı?” diye, kinayeyle. Karşıdaki de olmadığından bağırır sinirle: “Kullanmayız ayol biz onları, bizi açmaz onlar”. “Bizde insanlık var” der gibi falan. Ya da burasını ben uydurdum sonunu hatırlamadığımdan…

Tabii züğürt tesellisi gibi gelebilir bu laf varlıklı olanlara ama bence önemlidir ve önemsemek insanın karakterine bağlı. En çok neye aç? Sevgiye mi, insanlığa, paraya mı, aşka, iktidara mı yoksa? Neyse! Bakın dünürcülükte mal/mülk için altın altın sorulan soruya verilen direkt cevap şu: “Benim malım varsa ve kızıma vereceksem ben bilirim… Söylemeye gerek yok, satılık kızım yok benim…” Bu cevapla Akdeniz’in ikliminden bir sıçramayla Antarktika’da bulursunuz kendinizi. Sorduğunuz soruyla kutup ayısına denk düşersiniz ve bilhassa bu aldığınız cevap ispatıdır. Esen soğuk havayı anlatmaya gerek yok. Tabii bıyığınız ve kadınsanız tüm tüyleriniz buz keser.

Bu laf üzerine karşı takımın konuşmacısının da havayı ısıtmak için harcadığı efor, uzatmalı bir maçın oyuncusunun soluğunu sonuna dek idare edebilme yeteneğine ve attığı penaltı ile oyunu kazanmasına denktir. Neticesinde karıştırdığı ortalığı yumuşatmayı başarabilmişse… Başaramazsa, çatı kurulmadan yıkılmış, kız ve oğlan karşı takım elemanları olmuştur. Bir anda yuva kuracak olanlar rakip duruma düşerler. Ama biraz da koyun gibiler tabir-i caizse. Tüm hayatlarını görüşmecilerin eline vermişler, yani çatıyı kurmak da yıkmak da onların eline kalmış ve ancak bu şekilde kurulabilir geleneklerden gelmiş yasalardan dolayı. Kısacası federasyondan başka çare yok… İki taraf da aykırılıklarını ancak o şekilde eve taşıyıp yaşatabilirler, eşitlik şart. Hikâyeye bakın ne kadar da tanıdık geliyor!

Neyse, o soğuk hava atlatılabilirse, kızın ve oğlanın meziyetleri bir bir sayılmaya başlar. Onlar bile bu meziyetlere şaşar kalırlar. Kendilerinde olduğunun farkında değildiler çünkü ve ayrıca ne kadar övülseler ne mal oldukları da ortada! Ama hoşlarına da gitmiyor değil. Hatta inanmaya başlarlar, daha önce kendilerine hiç söylenmediğinden şımarırlar da… Çünkü onlara en çok söylenen ve akıllarında kalan, “Aman! Evlensen de kurtulsam”! Burada bir çeşit paket durumundalar yani yaldızlı kâğıda sarılmış, pembe mantinle bir güzel de bağlanmış, karşıdakine sürpriz hediye. Açıldıkça içinden çıkan matruşkalar ne sürprizlere gebe, kim bilebilir!? Ve bazen bir ömür boyu insanlar açıldıkça o içinden başka çıkanlara bakarak hayretle yaşarlar hayatlarını, hatta hayretten düşüp ölenler bile var!

Alış veriş görüşmesinin diğer şartı da budur. Meziyetler ve mal varlıkları çalımla anlatılır, karşıdaki şaşırtılır ve diğer sahaya gol atmaya çalışılır. Tabii karşıdaki yerse! Ada o kadar küçük ki havada uçan şahinin kanat sesini duyar herkes, nereye uçtuğunu da görür, hatta ilişkinin ömrü ne kadar, az çok kestirilir daha başındayken, deneyimler konuşur çünkü. Mesele Kıbrıs meselesinde kurulan masaya denktir. Karşı köyün minareleri görünmüştür masaya oturmadan. Görüşmeci kendini belli etmiştir ve dolayısıyla son da mucize değildir. O zamanlarda… İki tarafın sözcüsü, yani görüşmeyi yönetenler, ailenin ağzı en iyi laf yapan, karşı tarafın da benimseyebileceği, sevimli, kıvrak zekâsı olan kişilerinden seçilirdi özenle. Maksat yapıcı olmak, tabii eğer yıkıcı olmak istenmiyorsa! Hele de çocuklar bu evliliğe teşneyse, aşk bir sıfır önde başlar, görüşmecilerin eli zayıflar, mal talebi hızını kaybeder, sonunda iki taraf da eşit kalır, kâra bakılmazdı. Masayı bozmadan, can sıkmadan kazanım sağlamak zorunluluğu hasıl olurdu çünkü. Maazallah iş bozulursa, çocuklar Aslı- Kerem durumuna düşerse, aman Tanrım! Verem hastalığı da bir yaygın ki o zamanlarda, Allah muhafaza yani… Zeki Müren’in tüm veremli film kareleri ve ıslak mendiller hiç unutulmaz, hatırlanır, hatırlatılırdı aşk varsa. Herkes dilini ısırır ve bir daha düşünürdü.

Eğer karşı takımın elemanlarının çoğu bu evliliğe karşıysa, görüşmeci oyunu bir başka türlü oynardı. Bilhassa en agresif en berbat ve baştan işi benimsemeyen kişi seçilirdi görüşmeci olarak. İşe şike karıştırılırdı, maksat alış verişte görülsün fakat suçlanmadan, sezdirmeden iş bozulsun. Böyle başlandığı zaman işin sonu yine baştan belli olurdu. En çok da kaynana başı çekerdi bu savaşta. Erkeklerin zaten doğdukları günden savaşla başı dertte olduğundan, buna pek karışmazlardı. Ve bir de feminizmin “f”si olmadığından, ataerkilliği de kadınlar yürütürdü. Kadın kadına karşıydı kısacası. Kaynana gül gibi oğlunu kaptırmak istemezdi o ne idüğü belirsiz şinya’ya! Kızıysa kurda kuşa yem etmezdi. Soğanın tatlısı yoktu çünkü bilirdi; da nereden mi bilirdi? Kendinden…

İş başarılmış ve ikisinin de yuvası yapılmışsa ve mutlu değillerse, evdeki maçlar çoğaldıkça ve sahalar ayrıldıkça derdin zeminine inilir ve başlangıç noktası olan görüşmeci hatırlanır, top oraya dikilir ve bu birleşmeyi sağlayan görüşmeciye atılır tutulur… Sebep olanın diye başlanıp gözü kör edilir, cehenneme yollanır, hayır yüzü görmemesi dilenir ve bir de yaşı büyüklerden seçildiğinden, o zamana gelene kadar ölmüşse, kesinlikle hortlatılır. İnsanlara yuva da kursanız yaranamazsınız. Siz dövülen bir takımdan hakemin haklı olduğunu duydunuz mu? Hatta dövenden bile duyamazsınız.

Ha…! Bir de takımdan başlamıştık ya, eğer ayrı takımdaysa aileye giren, bir düşünün: O sarı laciverdini, siz sarı kırmızıyı almış ve bir eve taşınmışsınız. Bu evde iki kişi yaşamıyorsanız, yani analarınız da o renklerle sizin eve doluşmuşsa… Lacivertle kırmızıyı karıştırıp yeşile ulaşılırsa ne ala! Aksi hüsran yani ve maça devam… Ayrı sahalarda artık ne kadar becerirlerse, bu yenilgiler ve yenmeler karşısında… Maçlar hayatımızın bir parçası hâlâ…

Gelelim şimdiki zamana… Bizim halk takımı çok kötü durumda bu ara. Memleket mezbahaya dönmüş. Küçük çocukları öldürenler mi istersiniz, işsiz kalıp iaşeye muhtaç olanlardan tutun, intihar vakıalarına, bu arada takımın idarecileri de zevk-ü sefada… 3 aydır ödenmeyen saha temizleyicileri de pisliğimizi ortada bırakmış. Bizim Galatasaray’ın da şampiyon olası tutmuş aynı günde. Bu sene bizim halk takımı çöplerin içinde yüzerken. Buna rağmen arabalara atlayıp turluyoruz pisliğimize bakmadan. Ve bir taraftan da oturduğumuz yerden devrim yapıp bozuyoruz elektronikle. Sokağa çıkmamız, kornamız, bayrağımız, şampiyonluk şerefine... Ama nerede şampiyonuz onu da anlamadım.

Aç çocukların ensesinde bayrak sallanıp, korna çalınıp heşa çekiliyor hükümet akbaba gibi hiçbir şey yapmadan onların başına tüneyip ölmelerini beklerken. Kızdığınızda mazeretler sıralanıyor. İşte düğünlerde de şamata olur, sünnetlerde de diye. Ya siz anlayamıyorsunuz ya da onlar sizi anlamıyor. Bilmem nerelere kadar indirgeniyor tartışma, apış arasına yani… Sünnet ve evlilik... O şekil sesli kutlamalara da karşıyım ben, ama bana ne yani, o ayrı mesele; parası olan saçsın, düğününü yapsın ve neyi kutlarsa kutlasın. İki şekilde de bu benim toplumsal kimliğim ve geleneğimle ilgili. Herkese göre de değişir. İster davul zurna, isterse de korna çalsın. Bir kere evlenecek (o da değişiyor ya toplumda ama genelde ilk evlilikte bu fasarya. İkincide kimse bunları yapmıyor) veya hasbelkader kestirecek… Bir defa keser ve o ömür boyu da gider. Evlendiğinde ortalığı ayağa kaldırabilir ama ayrılırsa tekrar evleneceğinde sessiz kalır çıkaracağı şamata tüm ömründe bir, on kez yapılmaz ki bu düğünler… Toplumsal sorunlarla bunun mukayesesini yapamazsınız. Zaten geleneklere hoşgörülüyüz, dindarlarımıza olduğumuz gibi. Onlar da meftaya yakın hâlde Allah’a dönüyorlar genelde, gelenekseldir... Partiysen de hoş görülür, seçimler 4-5 senede bir. Bir kere protesto yapacaksan zaten bayrağını da sallayacaksın, borunu da çalacaksın. Bu bir iktidar savaşıdır ve toplum için yapılır... Bu memleket Avrupa değil! Bak maytaba karşıyım ben de. Maytaba alınıyoruz gibi geliyor! Göklerde ışıklar ve bizim elektrikler kesilir satılmasın diye veya bakımsızlıktan ötürü hükümetin yüzünden. Hükümet özelleştirip bizi daha da dara sokmaya çalışıyor, onun bile fakında değiliz.

Grevlere hiç karşı değilim. Elektriği buz gibi soğukta keseceklerse, kesilecek evet… Acıtacak ve acıtması lazım… Pislikte de boğulacağız, gerekirse kurt kaynayacağız, sivrisinekler de kabamızdan sokacak pislikten mütevellit… Ama grev devam edecek... Biz de kabamızı kaşımak için olsun belki kıpırdanıp da ayağa kalkarız artık. Bu benim toplumsal sorunum. Şamatayı da, karmaşayı da destekliyorum böyle olunca. Ama ben bunu yaparken 150 kişiysem de Galatasaray maç kazandığında 1500 kişi, kızarım işte! Şikâyette üstümüze yok! Onu isteriz, bunu isteriz, kısacası çok şey bekleriz…

Ben de Sırrı Süreyya gibi bir politikacı olmasını isterdim mesela bu memlekette ve ben Türküm, Rumum, Latinim, Maronitim demesini Kıbrıs meselesi hâllolana kadar… Dalaras gibi “seni seviyorum çünkü güzelsin” diyen biriyle de hayat hiç de fena olmazdı yani, hem de bu yaşta. Veya Murathan Mungan gibi aşkı şiirin dışında da o kadar güzel anlatabilmeyi isterdim sözlerle, konuşarak. Yılmaz Erdoğan’ın âşık olma ihtimali üstüne de yazacak birkaç şeyim var geçmişimde… Kısacası, anlatılanı dinlemek lazım önce anlayabilmek için… Ne anlatıldığının farkında değiliz biz… Gece diziler, gündüz gezmeler... Konferanslar yapılıyor, gidiyorsunuz, 30-50 arası meraklı var. Gel de içme! Kitap tanıtımı yapılıyor, beş beter... Belli insanlar öğrenmek istiyor memleketin hâllerini ve ne yapılması gerektiğini. Diğerleri, biliyorum sanıyor ya da bilmek istememekte ısrarlı. En kötüsü de bildiklerini sananlar… Ve bildikleri de şu: “Hepsi denendi, hepsi aynı, bizden bir şey olacağı yok!” Neden? “Çünkü bu memlekette adam yok; Arabistan’da var ama bizde yok! Bir tek adam kendini yaktı ortalık allem kallem” neyse, o da tartışılır...

Bu memleketin kurtuluşunun tek yolu sivil itaatsizlik, artık başka çaresi yok! Adam oturup çalışıyor, geliyor ve ancak 25 kişiye anlatabiliyor bunu... Onu da öğrenmek isteyen yok. Her zaman gidenler gidiyor, gerisi işte böyle re re ra… “Bu etkinliklerden birine bir bomba atsalar, ne kitap yazacak, ne dinleyecek entelektüel kalacak” demişti bir arkadaşım, aynen öyle... Ne olmuş sevindiysek işte boğazımızda bıraktınız deyip de şikâyet edenleri aynı çoğunlukta bari siyasi bir konvoyda görsek! O bir ülkenin siyasetini değiştirme istemi falandır… Aynı kalmasını istemek de bir tercih bu ülke için ama... Galatasaray’ın üyesi olmayan insan binasından içeri giremez. Sınıflandırmaya bak! Ve ben solcu olarak onun bayrağını sallayacağım bu kadar derdim varken… Tamam! Geleneksel bir sempatim var, seyreder heyecanlarım ve maç bitince de yeter… Hayır! Bir de birbirlerini yiyorlar bu kadar dert varken. E kafi! Artık günlerce de küçük dünyaları ben yarattım havası. Topa vurdun da ayağın mı yoruldu?

Kornalara kulağınızı tıkar trafiğe çıkmazsınız ama elektronikte de aynı kirlilik. Fikirlerine değer verdiğiniz, entelektüel, kültürlü, sanatçı, duyarlı, okuyan insanlar aniden değişip aslanlaşıyor ve ağızlarını öyle bir bozuyorlar ki siz utanıyorsunuz. Takım üzerinden savrulan o kaba belden aşağı sözler uçuşuyor… Yahu biri bana söylesin… Alet edevatınızla neler yapmaya muktedir olduğunuzu ya da kadın uzuvlarıyla fantezinizi veya iktidar gücünüzü ispatlarken atıp tutmalarınızı duymaktan kim mutlu olabilir memleket yangın yerine dönmüşken, neyi başardınız ki…? Güzel tartışsanız yaratıcılığınıza hayran olurduk belki bu yenilgiye rağmen… Gandi’nin tuz savaşından çıkardığı tuzla tuzlamak geçiyor içimden böylelerini, kokmasınlar diye…

Bazıları da yalnızca sıkı solcudurlar, muhalefet olsun diye solu yıpratırlar. Sağcılar gommadır. Onların da çoğunun kendilerine göre sebepleri var. Bu memlekette milliyetçilik körü körüne… Ne liberallikle alakası var, ne geçmişle. Solcular da aynı… Sanki siyasette de,  takım tutuluyor sadece...

“Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben” diyen o şarkı var ya… Çıkış tarihini hatırlamıyorum, önemsemiyorum da… Ne fark eder ki? Hayatın özeti bu... Hayatınıza giren insanlar sizi unutmuşlarsa unutmuşlardır. Takımlar gibi kelimeler de var hayatınızdan çıkmayan. Bu futbolda da olabilir, günlük hayatınızda da; nasıl bir fidan size gülü hatırlatıyorsa… “Taraf” dendiği anda bölünmüşlüğünüzü ve Kıbrıslı Türk olduğunuzu hatırlıyorsunuz. Neden mi? Arkasından gelecek soru “hangi taraftan” çünkü…

Kimliğiniz: Tartışmayı… Maç: Uzatmayı… Gol: Kazanmak arzunuzu… Kaybetmek: Sonunuzu… Transfer: Milletvekillerini… Şike: Hükümeti… Başkan: Aranmayı… Sıralama: Sonuncu olduğunuzu… İyi oyuncu: Yedek kulübesini… Saha: Çimenleri ezen filleri… Savunma: Oyun dışını… Oyun kurucu: İstifayı… Amigo: Oyun kurucuyu… Taraftar: Kumarı… Yazı tura: Yanlış kale tercihini… Seyirci: Müstahakı… Sol açık: Irkçılığı… Sağ açık: Hep oyunda kalmayı… Hakem: Ölüsünün körünü… Fifa: Sınıfta kaldı… Bizim halk takımı da devamlı iktidarla maçta ve her nasılsa yenilip küme düşüyor, kaybediyoruz... “Unutturamaz seni hiçbir şey unutulsam da ben” diyen o şarkı var ya, aynen biz…

Çocuklukta tuttuğumuz takımı unutmuyoruz, yaşadıklarımızı da ama kendimizi unutuyoruz... Merhameti, kimliğimizi, insanlığımızı, hatta Kıbrıslılığımızı unutuyoruz… Bazen “günaydın Kıbrıs” demek geliyor içimden, nerede yaşıyor ve nasıl yaşatılıyorsan…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1113 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler