1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Rauf Raif Denktaş'ın ardından
Rauf Raif Denktaşın ardından

Rauf Raif Denktaş'ın ardından

Can ve canan ----------------------- "Rauf Raif Denktaş sonuçta bize 1977-79 Doruk Antlaşmalarını da ciddi bir miras olarak bıraktı. İşte yaşanmış tüm gerçeklere dayalı olarak, ruhlarımızı kibir ve kirden arındırmak ve kapalı kapılar arkasına sakladığım

A+A-

 

 

Can ve canan

-----------------------

"Rauf Raif Denktaş sonuçta bize 1977-79 Doruk Antlaşmalarını da ciddi bir miras olarak bıraktı. İşte yaşanmış tüm gerçeklere dayalı olarak, ruhlarımızı kibir ve kirden arındırmak ve kapalı kapılar arkasına sakladığımız ‘cananları’ gün ışığına çıkartmamız için, yaklaşan zirvenin bir sonuç getirmesini sağlamaya çalışmalıyız"

------------------

Bir ömür boyu siyasi mücadelede yer almış olan 1. Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş hayata gözlerini yumdu. Evet, her açıdan bu yaşam, objektif olarak siyasi, şahsi, hırs ve öfkelerin uzağında incelenmelidir…

Gülfidan Erhüman’ın “gaile” ekinde yayınlanan Ada/mın serüveni isimli yazısı, dün beni her açıdan etkiledi. Bu yazıdaki pek çok şey yanı sıra, şu cümle … “Önce can, ona öncelik vermiş, cananı da bir odaya, kullanılmayan şeylerin arasına saklamış. Ara sıra canın çektikçe o dayanılmaz arzuya karşı koyamıyorsun ve tüm kapılarını dışarıya kapatarak cananla yaşıyorsun yaşabildiğince”.

Evet, bu cümle bence Kıbrıs’ın hem kuzeyinde, hem de güneyindeki insan halinin dününü ve bugününü çok güzel özetliyor.

Denktaş için söylenen sözlerin başında geleni “dava için uğraşırken çocuklarına dahi vakit ayıramadı” ifadesidir.. Bu gerçekte bu ülkenin konumu ne isterse olsun çoğunluğu için geçerlidir. Baba dağda ya da kışlada Mücahit. Aylığı yetmez. İzin günlerinde de ya da sabahleyin İnşaat işinde, akşamı kışlada. Gündüz dükkanında akşamı nöbette. Çok insan, anne, kız bu yüzden babalarına ağabeylerine, amcalarına, dayılarına hasretle büyüdüler. Erkekler, babalar, kardeşler birbirlerinin yüzlerini, annelerinin karılarının, çocuklarının yüzlerinden daha fazla gördüler kışlalarda bir ömür boyu.

Sonra canı kurtarmak için malı da geride bırakıp geldikleri kantonlarda, oradaki insanlarla birlikte ‘cananı’ da resmen kullanılmayan eşyalar odasına kilitlediler. Özgürlük mü, eğlence mi, demokrasi mi falan, hepsi odaya kilitlendi. Ufukları bile daraldı. Lefkoşa kantonunda Lokmacıdan, şimdiki Maliye Bakanlığının önündeki Barış Anıtının oradaki barikata kadar; Mağusa kapısından şimdi ki Gençlik Gücü kulübünün az ilerisinden, “ Dere boyuna” kadar bir alanda Lefkoşa içinde sonlanan, oradan da Girne Boğazına kadar uzanan bir şeritle nihayete eren bir alanda, güvenlik hissi içinde idiler. Mağusa’da Surlar içi, Baf’ta Mutallo, Larnaka’da Türk Mahallesi denen alanda bu hissi yaşarlardı. Leymosun’da alan, Leymosun kadardı diyelim. Sınır gizli idi. Diğer yerlerde köy civarı veya birkaç yan yana olan köyün alanı kadardı bu alan. Adanın toplamının %3 ü. Onun dışında ise endişe hakimdi. Alanların içinde ise “canan kullanılmayan eşyaların konduğu odadaydı”.

Kıbrıslı Rumların alanı daha genişti. Bunların dışındaki her yer. Ama sınırlı alanlar vardı ya. ‘Onlarda’ cananlarını koymuşlardı kullanılmayan eşyaların olduğu odaya. Barışı, demokrasiyi, hümanizmi. sevgiyi onlarda koymuşlardı odaya! Gülfidan Erhüman’ın yazdığı gibi, canları çok çekince örneğin demokrasiyi, biraz oynamak ihtiyacı ile tozlarını alırlar, ama “tüm kapılarını dışarıya kapatarak”, cananları ile vakit geçirmeye bakıyorlardı,’ geçirebildikleri kadar’. Öncelikle kapılarını Kıbrıslı Türklere kaparlar, sonra da dar milliyetçiliğin ateşinde, evrensel demokratik ve hümanist değerlere kapıları kapatırlardı. Ayrıca birbirlerine de bu yüzden kapıları kapatırlardı. Solcuları başka oda da, sağcıları başka odada ‘cananları’ severlerdi. Bu ruh hali sonuçta, kapalı kapılar arkasında demokrasi denen o cananla oynamalarına, buna dahi tahammülü olmayan, 15 Temmuz faşist darbecilerinin kirli ruhlarının ateşinin alevini söndüremedi ve kapıları vurup kırarak içeri girmelerini de engelleyemedi. Çünkü, önce can diye başlayan her şey, ne isterse olsun, her şeye kapanmaya yol açar.

Komşuna ne diliyorsan başında, ruh her türlü kibir ve kiri barındırır kavgalardan yol bulup yürüyemezse.” Gülfidan Erhüman’ın yazısında ifade ettiği bu sözler gibi olursunuz sonuçta. Türk’ün Rum’a, Rum’un Türk’e karşı kibiri, sonuçta ruhlarda kin, denen kiri de biriktirdi. Birbirine öfkeyi de.

Dünkü hayatlar böyle idi. Ya bugünküler? Alanlar büyüdü. Şimdi Kuzey Kıbrıs’ta ‘bizler’, güneyde ‘onlar’ adanın bütün alanın yarısında “dolaşıyoruz”. Bir arkadaşım şöyle demişti,” tavuğa kümesi geniş yaparsan, ta bir ucundan öteki ucuna gidene kadar biraz yürüdüğü için kendini özgür zan eder”. Evet böyle olduk. Ama hala can öndedir. Güneydekiler, “1964 statükosunu “deldirtmemek.. Kuzeydekilerde, 1974 statükosunun sonuçlarını deldirtmemek ve her iki tarafta da yıllardır süren siyasi amaç, bu statükoları birbirlerine bir şekli ile kabul ettirmek olduğu için, hala genişleyen alanlarda “cananları kullanılmayan eşyalar odasında” tutuyorlar.

Barışı, hoşgörüyü, sevgiyi, demokrasiyi, hukuku, hümanizmayı ve evrenselliği orada tutuyoruz. Üstelikte bunlardan biri ile oynamaya karar verirsek de başkaları görmesin, ellemesin diye kapıları sıkı sıkı kapatarak oynamaya çalışıyoruz. Bu yüzden yüzeysel oluyor esaslı olamıyor oyunlarımız da.

Hala ruhlarımızdaki kibir, devam ettiği içinde, kiri de atamıyoruz. Üstelikte yeni tür kirler ekleniyor... Bencillik, umursamazlık, sorumsuzluk, kıskançlık, yolsuzluk. Bakın, eskiden öğlen oldu mu evlerde radyoların sesi kısılırdı. Şimdi, bangır bangır müzik çalan arabalar geçer sokaklarımızdan gece yarısı.

Evet, Sayın Denktaş vefat etti. Dr Fazıl Küçük, Osman Örek, Niyazi Manyera, Fazıl Pülümer, Necati Özkan, Faiz Kaymak ve daha nice isimli, isimsiz insanımızın yaşadığı gibi, tüm yaşamı bu ada da, cananı kullanılmayan eşyalar odasına kapatarak geçen tüm insanlarımız gibi, yaşadı o da.

Peki ya şimdikiler? Alanın genişliğine karşın, sakkonun cebinde K.C pasaportu, pantolonun cebinde de Türkiye’den de gelen paranın eklenmesi ile alınan maaşla, canı ve cananı birlikte yaşayabiliyor mu? Alanın genişliğine rağmen, ceplerdeki pasaport ve paraya rağmen, “cananlar” hala kapalı odadadır. Çünkü kibir ve kirden arınmış değil daha ruhlar. Bunu arındırmak için tüm adanın, ortak bir yurt ve güvenlik genişliğine, hem Türkçe, hem de Yunanca konuşan Kıbrıslılara dönük dönüşmesi gerekir. Kibiri öncelikle kaldırmak gerekir. “Beni tanı” diye özetlenebilecek bu, 1964 – 74 statükosunun sonuçlarını karşıtına tanıtmaya zorlayan bu kibiri aşamazsak, ne ruhları kirleten kinlerin, ne de öfkelerin yol açtığı bencilikleri, hırsları ve böylece, yalnızca canı düşünmenin yol açtığı mal ve para deliliklerini, hırsları aşamayacağız.

Rauf Raif Denktaş sonuçta bize 1977- 79 Doruk antlaşmalarını da, ciddi bir miras olarak bıraktı. İşte yaşanmış tüm gerçeklere dayalı olarak, ruhlarımızı kibir ve kirden arındırmak ve kapalı kapılar arkasına sakladığımız ‘cananları’ gün ışığına çıkartmamız için, yaklaşan zirvenin bir sonuç getirmesini sağlamaya çalışmalıyız.

Bir ömür boyu siyasi ve toplumsal mücadelede yer alan Rauf Raif Denktaş’a Tanrı’dan rahmet diler; en başta yaslı ailesine ve tüm toplumuza baş sağlığı dilerim…

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 2340 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler