1. YAZARLAR

  2. Konuk Yazar

  3. Rafet Uçkan: Türkiye-ABD, Türkiye-AB İlişkileri ve Kıbrıs Müzakereleri
Konuk Yazar

Konuk Yazar

Yazarın Tüm Yazıları >

Rafet Uçkan: Türkiye-ABD, Türkiye-AB İlişkileri ve Kıbrıs Müzakereleri

A+A-

raif-uckan.jpg

Rafet UÇKAN
rafetuckann@gmail.com

 

 

 

Kıbrıs zor bir dönemden geçiyor. Müzakerelerin bir kez daha başarısızlığa sürüklendiği, kapsamlı çözüm paradigmasının sorgulandığı, “aşağıdan çözüm” lafzıyla özetlenebilecek bir “temenninin” yaygınlaştığı; ancak yeni bir paradigmanın ve yöntemin de bir türlü serpilip gelişemediği bir dönem bu. Öfke bu günlerde içeriye, yani Kıbrıslı toplum liderlerine dönmüş görünse de, dışarıdaki büyük aktörlerin -özellikle de Türkiye’nin- Kıbrıs sorunu bağlamında nasıl pozisyon alacağı her zaman için tartışma konusu… Çünkü içeride ne olursa olsun, müzakereler “kapsamlı çözüm” çerçevesinde sürdürüldüğü müddetçe, dış aktörlerin içeridekilerden daha fazla belirleyici olmaya devam edeceği açık. Bu yüzden de “Türkiye ne yapacak?” sorusu her zaman merak uyandırıyor. Bilhassa da Türkiye’nin AB ve ABD ile kurduğu ilişki, Kıbrıs meselesi bağlamında çok önem taşıyor.

Erdoğan-Trump görüşmesi, Kıbrıs’ta müzakerelerin bir kez daha çıkmaza girdiği, “müzakereler dondurulsun mu, dondurulmasın mı?” tartışmalarının yapıldığı bir dönemde gerçekleşti. Erdoğan’ın Trump ile “virgül değil, nokta mesabesinde olacak” dediği görüşme, noktadan ziyade, HDP’li grup başkanvekilinin dediği gibi “üç nokta mesabesinde” oldu. Aylar süren uğraş sonucu gerçekleşen görüşme, Trump’ın Rusya’yla gizli bilgileri paylaştığı iddialarıyla büyüyen skandalın gölgesinde kaldı ve Erdoğan’ın pazarlık yapmayı umduğu (Suriye’nin geleceği, YGP’nin silahlandırılması, FETÖ ve Rıza Sarraf davası gibi) meseleleri ikili olarak değerlendirmeye imkân tanımayacak derecede kısa tutuldu. Çıplak olan hakikat şu: Erdoğan ve beraberindeki heyet, görüşmeden Türkiye adına kazanım elde edemeden ayrıldı. Görüşmenin sonrasında Erdoğan’ın “YPG’yi muhatap almayın” açıklaması kimi gazetelerde “Yüzüne söyledi”, kimilerinde “Erdoğan, Trump’a son sözünü söyledi: FETÖ’yü ver, PYD’ye desteği çek. Nokta.” ifadeleriyle,  gerçekçi olmayan bir coşkuyla ön sayfalara taşınmış olsa da, bu sözler bizzat ABD yönetimi tarafından boşa çıkarıldı. Açıklamanın yapıldığı gün Trump’ın özel temsilcisinin de bulunduğu ABD’li heyet, Rakka operasyonu ve ağır silah yardımı gibi konuları görüşmek üzere Rojava’ya gitti. Yapılan görüşmenin PYD/YPG konusunda ABD yönetimi üzerinde hiçbir etkisi olmadığı gibi, bugün Türkiye hükümeti, ABD’nin vereceği ağır silahların sadece Rakka’da kullanılacağına inanmaya ya da tepki gösterecek çevreleri buna inandırmaya çalışıyor. Yani gelinen noktada, ABD’nin pozisyonundan ziyade, Türkiye hükümetinin meseleyi yorumlayışında “zoraki” bir değişiklik var gibi görünüyor. ABD geri adım atmıyor; ancak hükümet ABD tarafından verilen “Kürt devleti kurulmayacak”, “silahlar Türkiye’ye karşı kullanılmayacak” gibi “güvencelerde” teselli bulmaya çalışıyor.

Cumhurbaşkanı’nın ve dolayısıyla Saray’la organik ilişki içindeki medyanın epeydir “bizi oyalamalarına izin vermeyiz!” şeklindeki gerçekçilikten uzak tavrı ise yerini daha “mutedil”, “soğukkanlı” değerlendirmelere ve “sabırlı” bir bekleyişe bırakmış gibi görünüyor. AKP’li yazarlar, okuyucularını, ABD’deki görüşmenin son derece başarılı olduğuna inandırma yarışı içinde… İşi, Trump’ın yine bir devlet sırrını ağzından kaçırmaması için görüşmenin kısa tutulmuş olabileceğini iddia etmeye vardıranlar bile var. Mesela AKP’li bir yazar, Trump-Erdoğan görüşmesini ya da Türkiye-ABD ilişkilerini YPG’yi silahlandırma konusuna indirgeyenlerin, ABD ile ilişkilerimizin düzelmesini istemeyenler olduğunu yazabiliyor. Öte yandan, hem fiyaskonun üzerini örtmek hem de Erdoğan’ın –PYD/YPG konusunda- ağzını açmasına fırsat tanınmadan reddedilmiş olmasının “Batı’ya meydan okuyan Reis” efsanesini aşındırmasını engellemek için, AKP medyası “Amerika’daki müesses nizama” karşı “müesses nizamla mücadele halindeki Trump” denklemine dört elle sarılıyor. Buna göre bir yanda referandum sonrasında içerideki vesayet odaklarının yenilgiye uğratılmış olması sayesinde içeriye tam hâkim duruma gelmiş Erdoğan, diğer yanda ise söz verecek ve verdiği sözü tutacak kadar muktedir olamayan Trump var. Görüşmeden yansıyan tablo, şayet Trump “müesses nizam”ı yenmiş olsaydı çok farklı sonuçlanabilirmiş ve bu gergin ilişkilerin ve Türkiye’nin ileri sürdüğü kırmızıçizgilerden tek tek vazgeçmeye mahkûm hale gelmesinin tek nedeni ABD’deki müesses nizam ve vesayet odaklarıymış gibi hikâye ediliyor. Bu hikâyeye göre, artık dünyaya damgasını vuran “liderler döneminde” (Rusya’da Putin, Türkiye’de Erdoğan), esasında Erdoğan ve Trump’ın çözemeyeceği sorun yok ve beraberce ortak bir dil geliştirebilmiş olmalarına rağmen, Trump ve Erdoğan’ın kafa kafaya verip meseleleri halletmesini engelleyen tek şey bu vesayet odakları... Yukarıda andığım, AKP’li köşe yazarlarında gözlenen “sabırlı bekleyiş” de işte bu bağlama oturuyor. Biraz ironiyle ifade edeyim: AKP medyası ve hükümet şu anda tıpkı Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de “başardığı” gibi, Donald Trump’ın da ABD’de müesses nizamı ve Amerikan vesayet odaklarını alt edip, Erdoğan’la el sıkışacağı günü bekliyor. Rusya ve ABD’nin aynı anda üzerinde mutabık kaldığı PYD/YPG konusundaysa Erdoğan ve hükümetin ciddiye alınmayan mevcut politika yerine Türkiye adına nasıl “etkili” bir yol izleyeceğine dair bir fikri varmış gibi de görünmüyor. Dolayısıyla, yarının ne getireceği şu an için belirsiz.

Öte yandan Türkiye-AB ilişkileri de şu an oldukça sıkıntılı bir görünüm arz ediyor. AB, Türkiye ile ilişkilerini ekonomik düzeyde tutmaya ya da devam ettirmeye razı görünse bile (ki ne olursa olsun bu tarz bir ilişkide de OHAL uygulamaları ve hukukun işleyişi tamamen hesap dışı kalmayacaktır) Türkiye ile AB arasında her defasında yeni bir problem ve kriz yaşanıyor. En son Almanya’yla Türkiye arasında İncirlik gerilimi yaşandı ve görünen o ki İncirlik, Türkiye’nin elindeki bir koz olmaktan çıkmaya doğru yelken açıyor. ABD’nin hâlihazırda Rojava’da askeri üsleri var ve son restleşmeden sonra, Almanya da başta Ürdün olmak üzere İncirlik’e alternatif olacak askeri üs arayışı içine girdi. Kıbrıs’ın güneyindeki Ağrotur ve Dikelya, Andreas Papandreou Üssü ve Limasol da bu arayış çerçevesinde Almanya tarafından değerlendiriliyor. Buna mukabil Türkiye’nin Dışişleri Bakanı, “Kendileri bilir, onlara yalvaracak değiliz. (…) Ayrılmak isterlerse de güle güle deriz” diyerek Almanya ile restleşiyor. Öte yandan Erdoğan, TÜSİAD’da yaptığı konuşmada OHAL’in kaldırılmasının gündemde olmadığını açıkladı ve AB ile ilgili olarak da “54 yıldır bu ülkeyi (…) kapısında sürüm sürüm süründüren bir AB var. (…) Biz kapıkulu değiliz. (…) Hala bunlara yalvarıp yakarıp ne olur bizi içeri alın mı diyeceğiz?" dedi.

Bugün hem içerideki hem de dışarıdaki tabloya bakıldığında, Kıbrıs meselesinin çözümü konusunda kısa vadede iyimser bir beklenti içine girmenin oldukça zor olduğu ortaya çıkıyor. Fakat bunu söylerken, Kıbrıs konusunda Türkiye’nin tavrının, Türkiye-AB veya Türkiye-ABD ilişkileriyle kaçınılmaz olarak aynı doğrultuda olacağını varsaymak hatalı olur. Yani orta vadede, Türkiye’nin Kıbrıs’ta olumlu bir tavır içine girmesi ihtimalini, olumlu yönde gelişecek Türkiye-AB ve Türkiye-ABD ilişkilerinde değil, tam tersine Türkiye ile Batı arasındaki gerilim koşullarında aramak gerekebilir. Bugün Türkiye ile Batı arasındaki ilişkiler, rest çeken ve güçlü görünmeye çalışan taraf Türkiye olsa da, maalesef Türkiye’nin daha zararlı çıktığı bir pazarlık sürecine sıkışmış durumda. Türkiye ile Batı arasında en azından yakın dönemde pozitif ilişkilerin kurulması, gelişmesi ve Türkiye’nin Kıbrıs’ta bu ilişkiler vesilesiyle çözüme yeniden yaklaşması ihtimali de pek yok. O halde, AB’den gelecek yaptırımların Türkiye’yi çıkmaza sokacağı/sokabildiği ölçüde, Kıbrıs’ın/Kıbrıs sorununun, AKP hükümetinin gerektiğinde başvurmak üzere elinde tuttuğu bir koz haline gelmesi muhtemel. Tıpkı Türkiye’deki Suriyeli mülteciler ve İncirlik üssü gibi… Türkiye’nin, en azından kısa vadede, Kıbrıs’a AB’ye katılım ve AB’yle sağlıklı ilişkiler çerçevesinde bakmayacağı açık.

 

Bu yazı toplam 1624 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar