1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Ptolemaida’da Düğün
Ptolemaida’da Düğün

Ptolemaida’da Düğün

30 Ağustos İki gece kaldığımız hotel odasını boşaltıp otobüs terminaline taksi alıyoruz. Bugün Selanik’ten 160km kuzeydeki Makedonya bölgesinin ortasına, Kozani bölgesine, 200-300,000 nüfuslu –yani kuzey Lefkoşa büyüklüğündeki- PtolemaidaR

A+A-

 

30 Ağustos

İki gece kaldığımız hotel odasını boşaltıp otobüs terminaline taksi alıyoruz. Bugün Selanik’ten 160km kuzeydeki Makedonya bölgesinin ortasına, Kozani bölgesine, 200-300,000 nüfuslu –yani kuzey Lefkoşa büyüklüğündeki- Ptolemaida’ya yollanıyoruz.

Gür’ün Manchester yıllarından 20 yıllık arkadaşı Alex ve Georgina evleniyor bu gece.

Düşlem ve Edim yeni boyama kalemleri ile resim yapıyorlar. Düşlem defterine en sevdiği yerlerin, olayların resmini çiziyor, sonra da bana resimlerin yanına yazılmasını istediği açıklamaları söylüyor, yazıyorum. Bu defteri, gezi anılarını kitaplaştırmak istiyor. Otobüs koltuklarının üçte ikisi boş. Çok geçmeden, en arka koltuğa uzanıp uykuya dalıyorlar çocuklar.  

Yol boyunca sağlı sollu şeftali bahçeleri. Bütün Yunanistan’ı doyuracak kadar şeftali ağacı... Hiç bu kadar çok şeftali ağacı görmemiştim!

Dağların arasından ve içinden bir sürü tünelden geçiyoruz.

Ptolemaida garına varıyoruz. Kalacağımız hotel, şehrin 3 kilometre dışında. Alex taksi gönderiyor bize.

Odamıza yerleşir yerleşmez hoteli keşfe çıkıyoruz. Hotel ovaların ortasında, tam çocuklara (ve çocuklulara) göre: Çocuk parkı, bahçe, havuz, futbol sahası; her yer gözümüzün önünde, yani çok güvenli.

Georgina-Alex, Nurcan-Şükrü, Esma-Juan, herkes orda.

Çocuklar önce havuza! Suyun soğukluğuna aldırmadan atlıyorlar. Konuklardan biri çocuklara oynamaları için top veriyor, bunun üzerine doğru futbol sahasına.

Edim ve Düşlem babalarıyla ilk adamakıllı maçlarını yapıyorlar. Gür, Edim’in sol kroşeleri nedeniyle kalede epeyce zorlanıyor..!  

Biraz dinlenme derken, ilk Ortodoks Kilisesi düğünümüz. Çocuklar ilgiyle izliyor papazı (kısa bir süre, sonra sıkılıyorlar o uzun monologdan). Ayin eski Yunan dilinde olduğu için söylenenleri anlamayanlar olarak yalnız değiliz. Georgina’nın Britanya’dan gelen aile ve arkadaşları yanında, Yunanlıları da ekleyebiliriz bu listeye.

Çocukların en sevdiği bölüm gelin ve damadın başına pirinç atıldığı an! Küçük tül keseciklerde bize dağıtılan pirinçleri hemencecik bitirince, yerden avuçladıkları pirinçleri tekrar tekrar atıyorlar kilisenin merdivelerinde gülümseyen yeni evlilere...

Bu bölgede yaşayanların çoğu Karadenizli. Mübadele ile buraya gönderildiler. Kilise töreni sonrasındaki düğün yemeğine eşlik eden geleneksel müzikler Karadeniz yöresinden kulak aşinası olduğumuz müzikler...

Kemençenin, buzukinin, solistin yüksek sesine aldırmadan uyuyakalıyor yavrular kucağımızda...

 

31 Ağustos

Önceki gecenin şık kadınları, erkekleri, en azından çoğu haşat halde iniyorlar kahvaltıya...  Çocuklar capcanlı, koşup oynuyorlar yine etrafta.

Kahvaltıdan sonra, üç arabaya doluşup dağlara... bir saatlik bir yolculuktan sonra, ormanın içinde, taş evli, ahşap köprülü çok güzel bir köye varıyoruz. Daha ileriye arabalarla gidilmediği için arabaları orada bırakıp ormanın içine doğru yürümeye başlıyoruz. Orda burda serbest dolaşan atlar görüyoruz. Uzun bir yürüyüşten sonra hedefimize varıyoruz.

Tura başlıyor rehber. Bugün kurtları göremeyecekmişiz ama ayılar ... işte bir tanesi orda! Tembel tembel yatıyor. Çocuklar ayıya bakarken kendilerinden geçiyorlar, bir an bile gözlerini kırpmıyorlar. Ayıyı gördükten sonra korunma içgüdüsüdür nedir ellerine birer değnek alıp onunla dolaşıyorlar. Alex en çok da onlar için düşünmüş bunu. İsabetli de olmuş, çünkü geri dönünce en çok bu deneyimlerinden konuşacak çocuklar.       

Edim nerde görse çalı çırpı topluyor. Tavuklu nenesine götürmek istiyor, fırını yakarken kullansın diye...

Sonra birkaç utangaç ayı daha görüyoruz ve akşam bastırmadan geri yürümeye başlıyoruz. Dönüş daha uzun sürüyor çünkü biz ailece geri kalıp böğürtlen toplayıp yiyoruz.

Dağdan inince Alex’in kardeşiyle ortak kurduğu ve devlete elektrik sattığı ‘solar farm’da mola veriyoruz. Sonra da hemen yanındaki köydeki aile evlerinde dinleniyoruz. Evin arkasındaki bağdan üzüm atıştırıyoruz. Çocuklar da evin köpeği Pluto ile oynuyor.

Hotele dönüp bir süre dinlendikten sonra, bölgeye özgü, tarhana soslu domuz gibi çok özel yemekler yapan bir lokantaya gidiyoruz yine topluca. Servis çok yavaş olsa da yemekler ve şarap gerçekten de harika. Bu bir veda yemeği oluyor aynı zamanda çünkü yarın herkes ayrılıp ülkelerine geri dönecek.

1 Eylül

Geçen haftaki yazımın başlığı, ‘Selanik’te 3 gün 2 gece’ idi, ama yazıda sadece iki günün hikâyesi yazılmıştı. İşte üçüncü gün de burda.

Sabah kahvaltıdan sonra otobüsle Selanik’e geri dönüyoruz. Akşama, uçağımızın kalkacağı saate kadar buradayız. Uçakalanında emanetçi bulunmadığı için çantalar da bizimle. 

Beyaz Kule’nin oralardayız yine. Çocukların daha önce severek yaptığı şeyleri dönüp yine yapıyoruz. Öğlen yemeğinde de, daha önce deneyip beğendiğimiz bir lokantada domuz yiyoruz yine. Yolda karşılaştığımız sokak müzisyenlerine göre belirliyoruz molalarımızı... Düşlem komik bir tekerleme uydurmuş kendine, “efgaristo bolli, magarına bulli...”, Edim’le onu söylüyorlar...   

Açıkçası hepimiz yorulduk artık daha fazla dolaşmak istemiyoruz, Beyaz Kule’nin arkasındaki ağaçların altına, çimlerin üstüne yatıyoruz. Kimi kitap okuyor, kimi uyuyor, kimi oyun oynuyor, kimi de yaramazlık yapıyor.

Zaman çabuk geçiyor. Akşam yemeğimizi de yedikten sonra, dönmeye hazırız, otobüs alıp uçakalanına... Bakalım üç kağıtçı Ryanair ne bela açacak şimdi başımıza... 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1024 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler