1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Portakalı Soyamamak
Portakalı Soyamamak

Portakalı Soyamamak

Üniversite gençleri adına oldukça ilginç ama bir o kadarda anlamlı bir yoruma rastladım… Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Memduh Sami Taner, üniversitelerde portakal soyamadığı için yemeyen öğrenciler olduğu

A+A-

 

 

         Üniversite gençleri adına oldukça ilginç ama bir o kadarda anlamlı bir yoruma rastladım… Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Memduh Sami Taner, üniversitelerde portakal soyamadığı için yemeyen öğrenciler olduğunu belirti.

Sami Taner yaptığı açıklamada, bir eğitimci olarak üniversiteye yeni başlayan gençlerin hareketlerini yakından izlediğini, özellikle yemekhanede öğrencileri yakından gözlemlediğini belirterek; öğle yemeği sırasında dağıtılan portakalların yenmeden iade edildiğini görünce öğrencilere bunun sebebini sorduğunu, gençlerin de kendisine, portakal soymanın kendilerine zor geldiğini söylediklerini anlattı.

Yrd. Doç. Dr. Memduh Sami Taner, gözlemlerini şöyle yorumladı: ''Portakalı soyamadığı için yemeyen üniversite öğrencileri var, açıkçası bu beni çok üzüyor. Müthiş şaşkınım... Bir üniversite öğrencisi portakal soyamaz mı? Bunun kökenine bakınca 'Al yavrucuğum' diyen, portakalın kabuklarını soyup, hatta ağzına koyan anneleri görüyoruz… Otobüse binemeyen, biletini alamayan üniversite öğrencileri var. Üniversiteye giriş puanına bakıyorsun çok yüksek ama içtiği suyun şişesini sınıfta bırakıp gidiyor. Çünkü annesi onun arkasından hep toplamış. Annesi onun hayatının arkasını toplamış…

 

Üniversite gençliği için gerçekten çok manidar bir gözlem ve yorum… Türkiye gençliği böyle, biz de bir sorun yok diyorsanız, kesinle yanılıyorsunuz diyebilirim. Çünkü bizim gençlerimizin sosyal ve duygusal gelişimleri, tutum ve değerleri, yaşamsal kaygı ve beklentileri yukarıda anlatılandan çok farklı değil… Bu konuda Kıbrıs Türk gençliğine genellenebilecek bir araştırma yapılmadı elbette ama yakın geçmişte yaşadıklarımız birçok bulguyu gözler önüne seriyor.  

 

Şöyle bir düşünün: Daha bir hafta önce, 1200’den fazla üniversite mezunu (ki bunlar sadece öğretmenlikle ilgili fakülte veya bölümden değil, mühendislik, mimarlık, iletişim gibi birçok farklı alan mezunları…) birkaç aylığına geçici öğretmen olabilmek için güvenirliğine pek de inanmadıkları bir sınava girdi… Kamu Yeterlilik sınavında başar sadece %20’lerde… Her yıl yüzlerce öğrencimiz Üniversite Giriş Sınavlarında “0” (sıfır) alıyor... Bu durum öğrencilerimizin hiçbir şey bilmediklerini değil, bildiklerini yansıtamadıklarını gösteriyor…

 

Hem insan yetiştirmedeki kültürel alışkanlıklarımız, hem “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışındaki yaşam biçimimiz hem de gençlerimizi sorumluluk alma, empati kurma, dürüstlük, etik kuralla bağlılık, farklılıklara saygı duyma, toplumsal hayata aktif katılma, eleştirel bakabilme, dayanışma ve paylaşma gibi sosyal ve duygusal öğrenimden uzakta sadece en doğru cevabı bulmaya odaklanmış bir yaklaşım ile eğitmek bu sonucun ortaya çıkmasına neden olduğu aşikardır. Portakalı soyulmuş hatta dilimlenmiş bir şekilde bulmayı öğrenen, onu soymayı asla öğrenemeyecektir. Ve belki de üniversiteye en yüksek puanla girip, portakal yemeden mezun olup çıkacaktır…

 

 

 

AKLINIZDA BULUNSUN

 

 

 

Okullarımız Öğreniyor Mu?

 

         Okullarımız; eksik öğretmen, eksik okul yöneticisi, ders kitapları, tamamlanamayan alt yapı çalışmaları ile anılır oldu… Oysa okul, açık bir sistem olan eğitimin en önemli örgütleridir ve bu örgütlerin yapısında en küçük bir eksiklik çoğu zaman başarısızlığın temel nedenidir. 

Her şeyden önce örgütün ne olduğuna bakmak lazımdır. Örgüt, birleşme ve dayanışmanın eyleme dönüşmüş halidir… Örgüt, serpilmiş gücün bileşkesidir. Düşünce ve eylem odağıdır… Örgüt, organları aracılığı ile amaçları doğrultusunda düşünce üretir. Düşünceyi eyleme dönüştürür, ona canlılık kazandırır…

 

Öğrenen örgütün oluşması, şans eseri ya da kendiliğinden oluşacak bir olgu değildir. Daha da önemlisi, öğrenen örgütü yaratmak üst yönetimin bilinçli ve amaçlı bir biçimde hareket ederek gerekli alt yapıyı oluşturmaları ile mümkündür. Hedeflere ulaşmak ve gerçek başarıyı yakalamak yalnız ve ancak öğrenme yeteneğini geliştirmekle mümkündür.  Hangi anlamda olursa olsun başarılı örgütler, öğrenme işlemini sürekli ve dinamik olarak uygulamayı başarmış örgütlerdir… Öğrenen örgütler; bilgi yaratma, elde etme, aktarma yeteneğine sahip ve aynı zamanda davranışını yeni bilgi ve görüşleri yansıtabilecek şekilde düzenleme yeteneğine sahip organizasyondur. Bu organizasyonlarda kişiler; gerçekten istedikleri sonuçları yaratmak için kapasitelerini durmadan genişletirler, buralarda yeni ve coşkun düşünme tarzları beslenir, kolektif özlemlere gem vurulmaz ve insanlar nasıl birlikte öğrenileceğini, sürekli olarak öğrenirler…

 

Şimdi siz karar verin eğitim sistemimizin en önemli örgütleri olan okullarımız, öğrenen okullar mıdır? Okullarımız; bilgi yaratma, elde etme, aktarma yeteneğine sahip mi? Çocuklarımızı yeni bilgi ve görüşleri yansıtabilecek davranışlarda bulunabilecek şekilde yetiştirme yeteneğine sahip midirler? En değerli varlığımız, çocuklarımızı geleceğe hazırlamak adına bir şeyler öğretmek için oluşturulmuş okullarımız, kendi öğrenmelerini gerçekleştirebiliyorlar mı?

 

 

 

ANLAYANA - GÜLMECE

 

 

Kadeş Savaşı

Tarih dersinde öğretmen birini tahtaya kaldırmış ve sormuş:

-      Oğlum Kadeş Savaşını kim yaptı? 

Çocuk hemen yanıtlamış:

-      Hocam vallahi billahi ben yapmadım.

Hoca sinirinden çıldıracak. O sinirle dışarıya fırlar koridorda yeni atanan geçici öğretmenlerden birine durumu anlatır.

-       Hoca hanım bu öğrenciler beni çıldırtacak; Kadeş Savaşını kim yaptı diye soruyorum, vallahi billahi ben yapmadım diye yanıt veriyorlar, çıldıracağım...

-       Hocam üzülmeyin çocuktur bunlar hem yaparlar hem de yapmadım derler...

Tarihçinin sinirleri iyice tepesine çıkmış ve soluğu yeni atanan okul müdürünün odasında alır. Yaşadıklarını müdüre anlatır ardından da öfkeyle bağırır:

- Müdür Bey bu nasıl bir okul, ne öğrencisinde hayır var, ne de öğretmeninde…

Müdür Bey, yanıt verir:

-      Siz hiç kendinizi üzmeyin Hocam, bunda merak edilecek bir şey yok, şimdi Bakanlığa bir yazı yazar ve Kadeş Savaşını kimin yaptığını sorarız...

Bir hafta sonra Bakanlıktan bir yazı: Bu yıl ödenek olmadığı için Kadeş Savaşı yapılamayacaktır. Bilginize...

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 743 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler