1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. POLİS VE SİYASİ YAPI...
POLİS  VE SİYASİ YAPI...

POLİS VE SİYASİ YAPI...

Polis Gelen Müdürlüğüne Sayın Ahmet Zaim atandı. Kendisini kutlarım. Öncelikle görevinde başarılar dilerim. Yıllardır Polis örgütümüzde pek çok görevler yapmış değerli bir polis mensubudur. Göreve bağlılığı yanı sıra, insani değerlere de önem veren bir şa

A+A-

 

Polis Gelen Müdürlüğüne Sayın Ahmet Zaim atandı. Kendisini kutlarım. Öncelikle görevinde başarılar dilerim. Yıllardır Polis örgütümüzde pek çok görevler yapmış değerli bir polis mensubudur. Göreve bağlılığı yanı sıra, insani değerlere de önem veren bir şahsiyettir. Devir töreninde yaptığı konuşmada vurguladığı, polis örgütlenmesi ve görevleri ile ilgili bazı yeni kavram ve yaklaşımlar dikkatimi çekti. Bu konularda atacağı adımların ne olacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Ancak devir törenine Polis 1. Yardımcısı Sayın Pervin Gürler ile 2. Yardımcısı Sayın Erdal Emanet’in katılmaması son derece önemlidir.  Polis Genel Müdürü, 1. ve 2. Yardımcı ile çalışacak. Bilindiği gibi Polis Genel Müdürlüğü için 1. Ve 2. Yardımcılar da adaydı. Sayın Pervin Gürler ve Sayın Erdal Emanet de yıllardır Polis Örgütüne emek veren, alın teri döken değerli elemanlardır. Pervin Hanım ile veya  Erdal beyle ilgili olarak herkesin kendine göre farklı değerlendirmeleri olabilir. Geçmişin çok çalkantılı politik yaşamı içinde onlar hakkında insanların değişik kanaatleri olabilir. Ama her ikisinin de işlerine sadık ve görevlerine bağlı olduğunu herkes bilir.  Onların da bu göreve talip olmaları nedeni ile Ahmet beyin Müdür olmasına dönük olarak kendi açılarından üzülmeleri doğaldır. Bu süreçte herkes gibi olayı takip ettim. Kamuoyunda şu bunun, o ötekinin adamı diye yapılan yorum ve değerlendirmeleri de buruklukla izledim. Çünkü bu üç değerli insan, mesleki değerleri ile değil, sübjektif değerlerle tanımlandı. Çok üzüldüm.  Burada açık olan bir şey vardır.

SÜREÇ İYİ YÖNETİLMEMİŞTİR.

Bu süreç iyi ve doğru yönetilememiştir. Görevi devreden Sayın Günay Ozan, yaptığı konuşmada görev dönemi içinde Polis Örgütüne, “dıştan müdahalelere izin vermediğini” söylemiştir. Bir kere, Sayın Ozan, Başbakanlığım döneminde göreve atanmıştır. O süreci de Cumhurbaşkanı olan Sayın Talat’la birlikte dönemin G.K.Komutanı ile birlikte bu günkü dalgalanmalardan uzak bir şekilde sonlandırmıştık. Görev dönemim içinde, Sayın Ozan’la ilkesel bir çalışmamız oldu. Genel Prensipler dışına hiç çıkılmadı. Şimdi o ,”polise dış müdahaleye fırsat vermedim” diyor. Biz öyle bir şeyi gündemimize dahi almadık. 750 polis alımı ve sivil memur alımları yapıldı. O dönem bu alımlar sırasında kimse bu konuda, eskiden olduğu gibi söz söyleyemedi. İstediğimiz zaten bu idi. Sınav ve diğer objektif koşullarla ne onun, ne bunun kızı ya da  oğlu denmeden Polis alımı yapıldı.  Kendisine ve çalışma ekibine 1. ve 2. Yardımcılarına bu konularda müdahale etmedik.. Tek dikkatimiz objektif yarıştı. Bunu onlara da açık bir şekilde ifade ettik. Titizliğimizin bu olacağını söyledik. Bu konuda o ve ekibi de buna titizlik gösterdi. Hakkını vermek gerekir. Ama en üzüntü duyduğum nokta, hükümetin son döneminde, yani seçime çeyrek kala yapılan Polis alımlarında, maalesef kamuoyu vijdanını yaralayan olaylar gerçekleşti.  Daha sonra, haklı olan  mağdurlarında dava açmaları ile mahkemece de bu işin yanlışlığı saptandı. Ama hükümet değişmesi ile mahkemeyi kazananlar da hakkını alamadı. Hem de mahkeme kararına karşın. Bir Hükümet değişiminin, bunu ortaya çıkartmaması gerekirdi, kurumsallaşmış bir yapıda.  Evet, Sayın Ozan dıştan müdahaleye izin vermedi diyor. Ben görev dönemim içinde, böyle bir anlayışta zaten olmadım. Ama ben derim ki  o olay, hem içten, hem de dıştan yapılan yanlış ve haksız bir müdahalenin sonucu olmuştu. . Ama Sayın Ozan’ın bunun dışında, Polis Örgütüne yaptığı katkılarda göz ardı edilmez. Emeği değersiz kılınamaz. Kendisine budan sonraki yaşamında başarılar dilerim.

İşte bu olay ve son yaşananlar ,LTB dahil,  yalnız Polis’te değil, ama devletin her alanında kurumsallaşmanın oluşmadığının açık göstergesidir. Her şey, siyasi, toplumsal ve kişisel kırgınlıklar ve zıtlaşmalarla yürümektedir. Düşünün, 19 Nisan 2009 seçimlerinden sonra işbaşına geçen UBP Hükümeti, şu ana kadar, yüzlerce üst kademe yöneticisini değiştirmiştir. Hala,  her iki üç ayda bir, kendi atadığı üst kademe yöneticilerini de değiştirmektedir. Kişisel ulufe dağıtımına dönüşmüştür mesele. Kamuoyu da bu işi artık olağan  saymaya başlamıştır. Bu yüzden, kurumsallaşma gibi Normal olan veya olması gereken bir şeyi ifade etmek, bu ülkede, anormallik gibi değerlendirilmektedir artık.

 Fakat, bu yeni Polis Genel Müdürlük sürecinin  iyi yönetilmediği açıktır, diğer her şey gibi..  Müdürlük olgusu kesinleşmeden evvel gerginlik yaşandığı açıktır.  Bu olayı kim, kimin adamıdır diye yorumlamaktan herkes  helak oldu.. Şimdi ise hangi güç odağı, hangi güç odağına dönük başarı veya üstünlük kazandı diye yorum üstüne yorum yapılıyor. Ben açık yazayım, bu iş göstermiştir ki devlet, devlet olmaktan çıkıyor. Var olan belli kurumsallaşmada güme gidiyor.  Neden?

ÜNİFORMALI VEYA SİVİL TOPLUM MÜHENDİSLERİ.

Çünkü, şimdi belli bazı güç odakları gündemlerine, yeni Siyasi yapılanma ve düzenleme olgusunu almışlardır. Bunu için tepeden, kendilerine göre,  Kuzey’de bir düzenlemenin peşindedirler. Bu öyle basit bir şey değildir. Çünkü bunun hiçbir yerinde halk yoktur. Günümüzde ortaya çıkan pek çok siyasi gerilimin gerisinde yatan budur.

Sayın Beşir Atalay’ın ifade ettiği “Sendika Cumhuriyeti”  kavramı,  kendine göre değişim anlayışının bir sonucudur. Bunu öyle, “sömürge valiliği “ifadesi ile karşılayamazsınız. Çünkü bu ifade, bir bütün anlayışın göstergesidir. Üstelikte bunun böyle ifade edilmesine yol açan zeminin oluşmasında herkesin payı vardır.

Maalesef açık olan bir şey vardır. Kuzeyde daha ziyade, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü gizli stratejisine dayalı bir ekonomik, siyasi, idari yapı oluşturuldu. Bu yapı, yıllar itibarı ile halkın, demokratik güçlerin, siyasi partiler, sendikalar, sivil toplum örgütlerinin verdiği mücadelelerle farklılaşan bir duruma dönüştü. Siyaset ve  demokratik alan genişledi. Ancak, bu genişleme, ekonomik ve yaşam kalitesindeki ilerlemeye karşın, tam anlamı ile devleti ve siyasi yaşamı şekillendiren eski olguları değiştirmedi.

Şimdi bu açıktır, genişleyen ve ilerleyen yeni, eskinin hantal, sınırlayıcı, bürokratik yapısı ile çelişmeye başladı. Eski, yeninin önüne engel olarak çıkıyor. İşte bu süreçte maalesef, Kıbrıs Türk demokratik ve ilerici güçleri, kendileri değişim için sağlıklı enerji üretemedi. 2004 sonrası değişim için atılan adımları ve ilerlemeleri de bugün olandan bitenden şikayet eden sağ ve sol kesimler, basit bir CTP düşmanlığı ile değerlendiremedi. Bu değişim dinamiğinin, ekonomik ve demokratik düzlemde gelişmesine ve sağlıklı bir sonuç vermesine katkı koyamadı.

Aksine, CTP’ye “muhalefet” etme kültürü, eskinin metotlarına sarılarak yapıldı. UBP ile sendikaların 2009 Nisan seçimleri için imzaladıkları protokol, yaşamın eskisi gibi düzenlenmesine dair mantığın sonucu idi.  Şimdi bu sonuç, başka bir başka olumsuzu  üretti. Seçim alsın diye sendikalarla protokol imzalayan UBP döneminde bu iş, “Sendika Cumhuriyeti” ifadesine döndü. Hani imzayı atanların ve oyları alanların tepkisi?  Verenler şimdi şikayet ediyor, ama imza atıp oy alanlar?  Bu imzayı yaratan da CTP’ye muhalefet etmenin ana mantığı idi. Türkiye’den alınacak kaynakla mevcuttun korunması, bu  kültüre dayalı idi.. Düşünün ki seçimlerden %45 oyla çıkan UBP Seçim Bildirgesine açıkça şunu yazmıştı.

“T.C Merkez Bankasından alacağımız kaynaklarla ekonomiyi düze çıkartacak ve refahı artıracağız”.  Bu ifade ne sağ, ne de sol diye kendini tanımlayan ve bugün olandan bitenden şikayetçi olan kesimler tarafından sorgulanmadı, tartışılmadı. Hata bırakın sorgulanmayı, buna göz yumuldu ve medet umuldu..Sonraki süreci biliyoruz. Eroğlu’nun söylediklerinin ve vaatlerinin tersine adımlar attığını, meşhur paketi imzaladığını ve çok farklı bir duruma girdiğimizi yaşadık.

Şimdi olan, dünün bu temeli üzerinde gelişen başka bir süreçtir. Eskiden, Türkiye’deki siyasi ve toplumsal durum nedeni ile Türkiye’nin Kıbrıs’a dönük “devlet politikası” daha ziyade askeri vesayet altında şekillendirilirdi. Kuzeyde ki siyasi ve toplumsal olaylarda askeri tercih, egemen güçlerin hareket hattını belirlerdi. Şimdi artık farklılaşma buradadır. Şimdi, askeri vesayetin Türkiye’de kırılmasına bağlı olarak, egemen güç odaklarının siyasi ve toplumsal tercihlerinde de bu ortadan kalktı, şimdi sivil tercih öne çıktı. İmzayı atan Eroğlu da, imzayı, o eskiye göre atmıştı. Şimdi ki çıkmazının da temelinde yatan da budur.

Şimdi, dünden farklı bir durum var. Eskiden statükoyu korumak adına askeri vesayetin, olanı sürdürmek için yaptığı, açık ve gizli müdahaleler ve bu müdahaleler ile kapalı kapılar arakasında kalan güç yarışları, şimdi farklı bir ortama girdi. Eskiden askeri elitlere yaklaşmak, belli çevrelerle sınırlı idi. Şimdi ise bir fark da buradadır.  Sivil yönetime, toplumumuz içinde bulunan pek çok odak sokulabiliyor ve onların düzenleme isteklerinin aracıları olmaya aday olabiliyor. Böylece onlar da bu odakların da etkisi ile iyi planlanmamış pek çok adımı, tepeden inme devreye sokmaya çalışıyor.  

Türkiye’de şimdi gücü eline alanlar, Kıbrıs’ta bu eski yapıyı değiştirme yoluna bu etkiler altında girdiler. Bu sivil ağırlıkta, şimdi,  siyasi, ideolojik ağırlığı ile Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde etkin bir konuma sahip olan Kıbrıs’ta, her alanı kendine göre şekillendirme devinimine girdi. Burada ana etken, kendi ideolojik ve siyasi yaklaşımları ile düzenlemeyi yapmak ve kendilerine sokulan, ya da yaklaşan toplumsal güç odaklarının da, “ha hu” ları ile bu işi götürmektir.. Yani üniformalı toplum mühendisleri yerine, sivil giysili  mühendisler iş yapmaya başladı..

 Ancak ne isterse olsun, ister üniformalı, isterse de sivil giysili olsun, bu mühendislerin tümünün bir ortak paydası vardır. O da, Kıbrıs Türk halkının bu topraklarda oluşturduğu kendi değerlerini ve yaklaşımlarını öncelikle törpülemek. Onun için Polis Müdürlüğü yarışında dahi, bu topraklarda yetişmiş üç değerli insan, haklarındaki  görüşlerimiz ne isterse olsun, birbirine girdi. Bu yüzdendir ki eskiden siyasette, ekonomide, bürokraside, Kuzeyde etkin olmak isteyenler General ve “Paşa”larla ahbaplıkları öne alırlardı. Şimdilerde bu değişti. Şimdi AK Parti yetkilileri ve önderleri ile iyi ilişkide olmak, etkinliğin yolu oldu. Siyasette de bu böyle oldu.

Yani değişimde Halk ve onun ürettiği enerji yok.. Bunun bir nedeni de bu topraklarda nasıl bir toplumsal düzen, ekonomik yapı ve demokratik kurumsallaşma istediğimize dair kendimizin ürettiği bir stratejik değerin olmamasıdır.. Çünkü Kuzey’deki devlete, sağ, milliyetçi güçler, yalnızca ulusal simgeler ve kendi siyasi amaçları ile bakan ve sahiplenen bir anlayışa sahiptir. Sol ise, bu noktada, olan bitenden duyduğu rahatsızlık nedeni ile devlet olgusuna şaşı bakmaktadır. Dolayısı ile bu devletin sahibi olunmamaktadır. Ne sağ ,ne sol. Bu yüzden çözümün ve bu günkü durumun olması gereken demokratik üretken ve teknik devlet oluşmasına dönük düşünce arayış ve hevesi gelişmemektedir.

Kıbrıs Türk halkının sağ veya sol anlayış içinde olan tüm kesimleri, bu toprakları artık yurt olarak gören 1974 sonrası yerleşen insanları, herkes bir konuyu ele almak zorundadır. Halksız değişim olamaz. Bu değişimde, en basiti ile bir yönetim aracı olan devleti, demokratik, açık, şeffaf, hukuk temelli ele almadan ve yeniden yapılandırma, üstelikte, “sil baştan” ciddi bir şekilde ele alacak düşünce üretimi içine girmeden, Değişimi bizim kokumuz ve tütümüz ile geliştirmek olanaklı değildir.

Ne olacak bilir misiniz? Bunu sivil dahi olsa, kendi dışımızdaki  güç odaklarının eline terk eden ve varlığını onların yanına sokularak devam ettirmek isteminde bulunanlar ile onlara söven tepkiler içinde, birlikte, kimliksiz ve kişiliksiz bir halde olacağız. Böylece, değişim adına, önümüze sürüleni, içimizden bu pilavı kaşıklamaya çalışanlarla, bu pilav olmadı diyenlerimizin kavgasını yaşayacağız. Egemen olanlarda istediğini yapacak.

Evet, bu ekonomik demokratik değişim konusunda  enerji üretmekten, “sivil” güç odaklarını ürkütmeyelim, ya da oy kaygısı, ya da  konum yitirme korkusu ile ele almayan bir halde olduğumuz sürece, bu amaç için tek tek atılan adımların arkasından bağırmaktan başka bir şey yapamayacağız..

Şimdi, “Sendikala Cumhuriyeti” oldu, değiştireceğiz diye açıklama yapan Sayın Beşir Atalay’a tepki gösteren herkes, öncelikle şunu düşünmelidir. Neden, 2013- 2016 ‘ya kadar yaşamımızı etkileyecek, Ekonomik Program çalışmalarına, önerileri, alternatifleri ile katılmadılar? Neden, yasal, anayasal, idari, ekonomik, demokratik değişim alternatif görüş ve programları ile yola çıkmadılar? İşte mesele buradır..

Şimdi güncel tartışma şu. Kim Polis Müdürü, Kim Parti başkanı, kim milletvekili, bakan olacak. Kim seçilecek? Amma iş.. Hüner; Varsın seçilmeyeyim, ya da yer almayayım, beytambal kalsın, önemli olan  hangi siyaset, ekonomik, demokratik model ve proje ülkemize, halkımıza geleceği yaşayacak, işte bu tartışılsın diyebilmek. Bence değişim dinamiğinin ana enerjisi buradan ürer..

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1156 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler