1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Özür dilemenin dayanılmaz hafifliği”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Özür dilemenin dayanılmaz hafifliği”

A+A-

Ceren Zeynep Ak

Almanya’nın Weimar kentinden 2-3 saatlik bir mesafe uzaklığında Etter dağına doğruilerlediğinizde, her iki tarafı sık ağaçlarla kaplı, çakıltaşlarıyla döşenmiş yollardan geçerek Buchenwald çalışma kampına gelirsiniz. Kapısında son derece gösterişli bir saat kulesi yer alan ve Nazi döneminde sadece Musevilerin değil aynı zamanda yabancılar, eşcinseller ve Roman azınlıkların da getirildiği kampta kapıdan içeri yürümeye başladığınızda ilk dikkatinizi çeken tepelerden esen ve yüzünüze adeta felç olmuş hissi verecek kadar kuvvetle çarpan dondurucu rüzgar olur…

Sizin otobüs veya araba ile geçtiğiniz, orman içinde gizli bir geçit görüntüsü veren çakıl taşlı yolların bir zamanlar çalışma kampına getirilen esirlerin saatlerce yürütüldüğü yollar olduğunu düşündükçe içiniz ürperir. Sadece esirlerin ulaşımını sağlayabilmek amacıyla yakınlarda inşa edilmiş tren istasyonunu görünce ise midenize bir sancı girer ve o kaçınılmaz soruyu sorarsınız kendi kendinize. Bir insan grubu bir başka insan grubunu yok edebilmek için harcadığı bu kadar enerji ile başka şeyler yapsaydı, neler yaşanırdı?

Buchenwald çalışma kampında daha da ilerleyip, büyük duvarlı, saat kuleli kapıdan içeri girdiğinizde soğuk ve itici bir mimari ile karşılaşırsınız. Esirlerin kaldığı barakaların yıkıldığı ve yerlerinde sadece bu yıkılan binalara ait gri, ruhsuz taşların olduğu uzun sıralar halindeki boşlukların biraz ilerisinde sarı soluk renkli binalar gözünüze çarpar. Bir zamanlar o kampta çalışmakta olan Gestapo subaylarının yaşadığı ve “çalıştığı” binaların arasında rüzgarın uğultusu kulağınızı tırmalar, kendinizi iki binanın arasında sıkışmış, nefes alamıyor hissedersiniz.

Her adımınızda daha da sıklaşan çelenkler, çiçekler, anıtlar, mumlar ve hatta mektuplar gözünüze çarpar. Binlerce insanın; alakalı veya alakasız, bu kampta yaşamış veya yaşamamış tüm dünya ülkelerinden farklı farklı birçok insanın aynı duyguyu paylaştığını görürsünüz:

Pişmanlık. Her ne kadar kendileri direkt olarak sorumlu olmasalar da dünyanın farklı ülkelerinden insanlar ve devletler kampın her yerini özür anıtlarıyla döşemişler. Bütün bu acıların yaşanmasına sebep olan mekanizmaların aynı şekilde korunduğu binaları, odaları ve hücreleri gördükçe, insan bir kez daha sorgular kendini. Bizler; bir zamanlar hiç tanımasak da yüzbinlerce insanın öldürülmesine tanıklık etmiş ve bu tanıklığı dile getirmemiş/getirememiş bir jenerasyonun çocukları veya torunları mıyız gerçekten?

Aslında Almanya’da son derece dikkatli korunmuş bu Nazi kampları bambaşka birşeyi de ifade etmekte. Bu yaşanan soykırımın ağırlığıyla yıllardır yaşayan Almanlar, bu kampları koruyarak, bizleri de tarihe tanıklık etmeye çağırmakta ve bu trajediyi unutturmamaya kararlı olduklarını göstermekteler. Ve yaşananların telafisi olmasa da, onları hatırlamak insanlık için bir alarm mekanizması; bir daha yaşanmaması için bir önlem olmalı ve hepimiz buna tanıklık ederek bir kez daha bu sorumluluğu taşımalıyız. Çünkü artık haberdarızdır ve başımızı çevirecek yönümüz kalmamıştır. Özellikle şu son günlerde çokça tartışılan bir konu özür dilemek ve tarihe açık yürekle bakabilmek. Şüphesiz en belirgin geçmişle yüzleşme örneği Almanya’da yaşanmakta.

Fakat tarihteki trajedilerden dolayı yaşanan vicdani rahatsızlık hiçbir şekilde Almanları inkara sürüklemiyor ya da başka uluslardan özürler bekleyerek savunma pozisyonuna geçmiyorlar. Yani aynayı başkasına çevirip kendileri kör noktaya yerleştirmek yerine aynayı devamlı kendilerine dönük tutuyorlar…

Son birkaç haftadır, Türkiye’de bir 6-7 Eylül tartışmasıdır gidiyor.. Tomris Giritlioğlu’nun yönetmenliğini yaptığı “Güz Sancısı” isimli filmde 6-7 Eylül’de yaşanan ve İstanbullu Rumların son kalan güven kırıntılarını da kaybetmesine sebep olan olayların beyazperdeye taşınması şüphesiz büyük önem taşıyor. Fakat gönül isterdi ki filmin sadece ve sadece sanatsal eleştirisini yapan yazılar olsun... Veya sinema eleştirmenleri bu filmi boyutluca, görüntü tekniklerinden oyuncuların performansına, müziklerden kullanılan kostümlere kadar, ele almaya çekinmesin..

Ama bütün bunların olabilmesi için, Türkiye’nin demokratikleşme yolunda önemli adımlar atmış olması ve geçmişiyle yüzleşmiş olması gerekirdi. Çünkü ancak o zaman bu tarz filmler hakkında yönetmen ve yapımcıları ürkütmemek için çekinilerek yapılan eleştiriler dile getirilebilir ve film sanatsal bir platformda tartışılabilirdi. Ama olsun, bu film bir çok açıdan yine de önem taşıyor.

Filmin gösterime girdiği günden beri 6-7 Eylül olaylarına dair belgeseller yayınlanıyor, olayların içyüzü konusunda yazılıp çiziliyor. Bugüne kadar açık yüreklilikle dile getirilemeyen birçok iddia ortaya atılıyor, o gece yaşanan olayların organize edilmiş bir çabanın sonucu olduğu konuşuluyor.

Fakat 6-7 Eylül olaylarının nedeni ile sonucu arasındaki ilişki çok daha farklı bir anlam teşkil ediyor. Bu olayların bilinçli bir şekilde düzenlenen eylem politikalarının sonucu olduğunu tartışmaya başladığınız an ise, çok daha önceden başlayan bir dizi olayın devamı niteliği taşıdığını farkediyorsunuz. Dolayısıyla da, olaylara İstanbullu Rumların gözünden bakarken çok baharlar yaşandığını ama arkasından her zaman kışın geldiğini anlıyor, arkasında yaşadıkları sessizlik duvarını haklı bulabiliyorsunuz.

Türkiye’de azınlıklar konusunda yazıp çizen hatta ve hatta özellikle Türkiye’deki Rumları çalışan akademisyen, gazeteci veya araştırmacıların karşılaştığı en önemli sorunlardan biridir demografi. Bu konuda yazılan birçok kitap, rapor veya makale demografi sorunundan başlar anlatmaya. Bu yazıyı İstanbullu Rumlar özelinde yazmaya karar verdiğimde, aklıma gelen ilk şey “klişe bir yazı yazmayacağım” idi. Yani sayılardan ve gittikçe azalan Rum nüfusundan bahsetmeyecektim. Fakat bu konuya gömüldükçe, sayılardan bahsetmemenin imkansızlığı önüme çıkıp durdu.

Ama sayıları yine de farklı bir açıdan ele alacağım. Gidenler ve kalanlar değil, kalanlar ve sadece kalanlardan bahsedeceğim. Bugün İstanbullu Rumların sayısı 3000 civarında. İstanbullu Rum cemaatin en çok eleştirilen ve en belirgin özelliği ise muhafazakarlık ve içe kapanıklığı.

Peki insanlık tarihine bakıldığında, yenilikleri gerçekleştirecek ya da farkları yaratacak kişiler kaç senede bir ve kaç jenerasyonun içerisinden çıkabildiler? Daha da önemlisi, farklıyı ve yeniyi savunan bu insanlara arka çıkan kişiler o topluluğun yüzde kaçını oluşturmaktaydı?

Tahmini bir hesap üzerinden gidip de bir toplum içerisinde idealist olabilecek kesimin ancak o toplumun %1’lik bir dilimini oluşturduğunu varsayarsak, İstanbul Rum Azınlığı’nın durumuna belki daha da iyi ışık tutabiliriz. Çünkü 3000 kişilik bir topluluğun %1’lik dilimi ancak ve ancak 30 kişiye tekabül etmekte. Haliyle de, yerleşik azınlık politikaları ile mücadele ederken, cemaat içerisindeki idealizm ağır aksak yürümekte...

Fakat yine de İstanbullu Rumlar bu durumu kabullenmiş ve çıkış yolları aramaktalar. Burada önemli olan neden böyle olduğu değil ne yapılabileceği. Tabiî öncelik bu sesi duyurabilmek, sadece kendi içlerinde değil dış dünya ile de bağlantıyı kurabilmek. Dolayısıyla, Türkiye Rumlarını anlatan ve sadece anlatmakla kalmayıp, onlarla ilgili ve onlara yönelik haberleri iletebilen bir basın yayın organı şart. Böylece yaşanan sıkıntılar Türkiye kamuoyu ile paylaşılabilsin, geçmişle yüzleşmeye sayfalar açılabilsin. Ayrıca da Türkiye’de yaşayan Rumların da Türkiye’nin içeride ve dışarıda politika yapımına katkıda bulunabileceklerini göstermekle kalmayıp, halihazırda bu katkılar yapılabilsin. Şüphesiz bu çabalar, genç demografiyi kendi inisiyatiflerini göstermeleri konusunda da cesaretlendirecek, dolayısıyla da birşeylerin değişebileceğine olan inançlarını sağlamlaştıracaktır. Ayrıca bu tarz girişimler ile cemaatin sosyal hayatı sivilleşebilir, son yıllarda tüm dünyada yaygınlaşan sivil toplum dalgası Türkiye’deki Rumlar için de bir çıkış noktası haline gelebilir.

Bu konuda belki de yaşanan en açık örnek, Ruhban okulu örneğidir. Bilindiği üzere, Heybeliada Ruhban Okulu’nun tekrar açılması konusundaki çabalar uzun zamandır yetersiz kalmakta ve gittikçe artan din adamı eksikliği cemaati ve Patrikhane’yi zor duruma sokmaktadır. Ancak, Dışişleri Bakanlığı tarafından TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’na gönderilen raporda Ruhban Okulu’nun tekrar açılmasının söz konusu bile olamayacağı açıkça belirtilmektedir.

Belki de 1971 yılında alınan bir karar doğrultusunda gerçekleştirilen bir uygulamanın gözden geçirilmesi için Türkiye’de birçok konuda algının değişmesine yardımcı olan sivil toplumun devreye girmesi gerekiyor.

Bir ülkenin tarihiyle yüzleşebilmesi çok önemli. Yüzleşebilmeli ki üzerinden yükleri atabilsin ve özür dilemenin dayanılmaz hafifliğini anlayabilsin. Yoksa sadece nefret ve kinle hareket eden nesiller yetişmeye devam eder, herhangi bir kıvılcım 6-7 Eylül cehennemini tekrar yaşatabilir.

Ama bir yandan yüzleşmeye de imkan verilmeli. Böylece tanıklıklar artmalı, bir kez daha böyle bir şey ile karşılaşıldığında, vicdanlar o tanıklığın ışığında rahatsız olmalı. Çünkü unutmamak gerekir ki tanıklık ve suça ortaklık arasında iki göz kapağı kadar ince bir çizgi bulunmakta...
(AZINLIKÇA – Ceren Zeynep AK – 2009)

Pazartesi devam edecek...

Bu yazı toplam 1232 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar