1. YAZARLAR

  2. Asım Akansoy

  3. Özne olma meselesi…
Asım Akansoy

Asım Akansoy

Yazarın Tüm Yazıları >

Özne olma meselesi…

A+A-

“İçinde bulunduğumuz durum kesinlikle sürdürülemez. Bu durumun aşılması gerekiyor. Bunun için Federasyon ya da Konfederasyon gibi modeller üzerinden hareket etmemek lazım. Zaten farkları da pek yok. Modeli bir tabu haline dönüştürmemek lazım. Adadaki statükoyu yıkmak lazım. Bunu yaparken de yöntem olarak da statüko ya da paradigma kırıcı yaklaşımlara yönelmek gerekiyor. Çünkü eğer bu yönde adımlar atılmaz ise, Kıbrıslı Rumlar hakim görüşlerinden vazgeçmeyecek ve yönetimi bizimle paylaşmayacaklardır. Bizim bu çerçevede zorlayıcı olmamız, Türkiye’nin kapasitesini de bu yönde kullanmamız gerekir. Kıbrıs sorununda tek çare Federasyon görüşü bizim elimizi ayağımızı bağlar ve Kıbrıslı Rumların eline de büyük koz verir. Hatta bizi ezik hale getirir, Kıbrıslı Rumlara yalvarır hale getirir, bu duruş kabul edilemez. Ve eğer müzakereler olacaksa siyasi eşitlik garantörlük pazarlığı olamaz, deniyor…

Yukardaki görüşler son zamanlarda toplum içerisinde konuşulmakta ve hatta resmi politika haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu görüşü birebir savunmayan ama ciddi anlamda etkisi altında kalmış olan bazı siyasi aktörlerin “bekleyelim ve görelim” tavrı içerisinde olduğu da malum. Demek ki etkisi sadece kendi siyasi dünyası içerisindeki aktörleri değil, daha geniş, geçmişte çözümü öncelik olarak savunan siyasetçilere de sirayet etmiştir. 

Yukarıdaki görüşün temel önermesi, var olan durumun sürdürülemezliğidir.  Yani basitçe tersten düşünecek olursak, var olan durum sürdürülebilir olsa, yani adanın kuzeyinde tanınmışlık değil de, ekonomik ve sosyal bir gelişme imkanı olsa, bu görüşün sahipleri böyle bir noktada herhangi bir çözüme yönelmek gerekliliği düşüncesini geliştirmeyeceklerdir. O noktada Kıbrıs sorunu salt bir dış politika konusuna indirgenebilecektir. Aslında Denktaş ve UBP dönemlerinde yapılmaya çalışıldığı gibi. 

Özü itibarıyla hayatın her alanını her düzeyde etkileme kapasitesinde olan ve dolayısıyla bunun fark edilememesinin siyasi bir kırılma ya da  ideolojik tercih olarak nitelendirebileceğimiz bu olgunun yok sayılacağı bir stratejinin sonuçsuzluğa mecbur, belirsizlik siyaseti olduğu açıktır.

Yöntem olarak kullanılan enstrümanlara bakacak olursak, bunların barış inşasından öte ayrışmayı ve hatta çatışmayı çağırdığını görürüz. 

Barış inşası; yüzleşme, hesap verme, diyalog ve ortak üretim süreçleridir. İnsan birlikteliğine ve topluma yatırımdır. Ancak tüm bu tür önerilerin projelendirilmesine ihtiyaç vardır.  Yani sadece ifade etmek yetmez. Bu yönde ortaya konmuş bir iddianın, adım adım geliştirilecek programlarını hayata geçirmek gerekir…Tam da bu noktada son yıllarda yaratıcı girişimlerin başarısı gözlemlenmektedir. Barış kültürü ya da Federal kültür dediğimiz ise aslında tam da buradan gelişir. 

Federal kültür üretilmeden herhangi bir yol alabilme imkanı var mı? Koşullara bağlıdır, ancak bugünden yarına veya çözümle birlikte mutlaka uzun yıllar birbirinde uzak bırakılmış toplumların, kimliklerin birlikteliğini kurgulayacak çalışmalara ihtiyaç vardır.  

Yıllarca tüm müzakerecilerin ve heyetlerinin en büyük yanılgısı aslında tam da şu noktada oldu. Müzakere süreçlerini toplumsal katılımdan, toplum kapasitesinin onarıcı gücünden arındırarak, üst düzey bir imzaya indirgediler. Çözüm çalışmaları, elitlerin yüksek siyasetine dönüştürüldü. Bunun en temel zaafiyeti, çözüm dinamizminin Liderlerin insafına terk edilmesidir. Yüksek siyaset çarkına girmiş Liderlerin toplumu, doğrudan veya dolaylı olarak güdülecek bir güruh olarak görmesi ve çeşitli BM Raporlarında bu durum fark edilerek hazırlanmaya muhtaç bir nesneye dönüştürmesinin nedeni, işte elitlerin bu siyaseti tercihidir. Oysa tamamen olmasa da pek çok konu başlığı adım adım ilk günden topluma açılıp katkı alınabilir, içselleştirilebilirdi. Ancak tercih edilmedi. Tercih edilen,  ayrılıkçı geleneğin çoğalttığı bir argüman olarak yönetimin iliklerine kadar işleyen dışlayıcı elitizm oldu. 

1974’den itibaren otuz yıl boyunca, insanları karşılaşmaktan, temas etmekten, konuşmaktan alıkoyan yine bu anlayış değil midir? 50 yıldır Federasyon görüşüyoruz diye en hafif tabirle doğru söylemeyenlerin, bu görüşmesiz, temassız, insansız geçen yasakçı yılların hesabını nereye yazdıklarını çok merak ederim !

Peki şuna gelelim, iddianın aksine Federasyon ile Konfederasyon arasındaki fark o kadar büyük ki ! Eğer gerçek anlamda kavramsal konuşacak, birbirimizi anlayacak söylemlerde bulunacak ve literatüre bağlı kalacaksak. Peki ama bağlı kalmadan yaratılacak kakafoninin bu sürece zararı niye konuşulmuyor? Ne istediğini bilmeden atılacak adımların, stratejik yapının bugüne dek kurguladığı eksenin dışına çıkmanın, bizi nereye savuracağını bu iddiayı ortaya koyanlar çok iyi bilmiyor mu? Biliyor. 

Öz itibarıyla ortak yaşamı gözetmeme üzerine kurulu kapasitesini ayrılıkçı zemine açan bir yapının yani Konfederalizmin, Kıbrıslı Türk toplumunun toplumsal varlığı ve çıkarları ile ilgili taşıdığı zayıflıkları neden düşünmüyoruz ? Kıbrıs adasının Pasifikte mi yoksa Atlantikte mi olduğunu düşünüyoruz yoksa ? Samimi olalım, gelin ! 

Tarihin ve coğrafyanın hakim belirleyiciliği gözetilmeden, Kıbrıslı Türk toplumunun toplumsal varlığı üzerinden bir gelecek tasavvuru asla kurulamaz. Federal Kıbrısı savunmanın, Kıbrıslı Türk sağının tarihsel mottosu olan “egemen eşitlik” kavramını aşındırdığı gerçeğinden hareketle, BM Parametreleri çerçevesinde bir çözümü iki tarafında da kabul edebileceği bir zemin olma noktasından çıkarıp, Türk tarafının maksimalist tezlerini öne çıkarma arayışının panzehiri olduğunu çok iyi biliyoruz.

Peki, garantiler ve siyasi eşitlik bir çatışma içerisinde mi ki, bu iki konu karşı karşıya getirilmeye çalışılıyor. Güvenlik ve siyasi eşitlik evet, birbirini bütünler. Ve Guterres Belgesi bunu ifade etmektedir. Peki durup dururken bu gündem niye ?

Bugün eğer müzakere sürecinde bir tıkanıklık varsa, bunu Anastasiades’in kişiliğinde aramak gibi siyaset dışı bir savrulmaya düşmemek lazım. Bu durumun doğmasına etken olan nedenleri konuşmak ve 2016 yılında çözüme yönelen iki tarafın neden aniden güvensizlik ortamında boğulduğunu anlamaya çalışmak gerekir. Günahı büyük, cesaretsiz Anastasiades’in tereddütünün ardında, BM parametrelerini gömmeye çalışan Konfederal çığlıkların etkisi olabileceğini düşünmek çok mu zor ? Yine son günlerde Güneyden yükselen militarist çıkışlar yanında, Kıbrıs Cumhuriyeti eksenli söylemlerin çoğalması aynı nedene bağlanamaz mı? 

Hiç bir siyasi model, o modelin uygulanacağı toprak parçasının coğrafyasından, tarihinden ve sosyolojisinden bağımsız olarak ele alınamaz. Yine ekonomik faktörleri de buna eklemek gerekir. 

Dolayısıyla Federasyon elbette tabu değildir ve olamaz da. Ancak temel bir konu var ki, o da Kıbrıslı Türklerin toplumsal varlığının, kimliğinin, kültürünün, toplumsal karakterinin, kendi geleceğini belirleme hakkının ve Avrupa değerlerine entegre olma yolunun esas olduğudur. Mesele, bu ada üzerindeki toplumların kaderinin milliyetçi hezeyan ve emperyalist oyunlarla bugüne kadar belirlendiği meselesidir. Bunlara son verecek bir model elbette adada yaşayan toplumları yeniden bölüp, çatıştıracak yöntemleri önleyecek, adil ve işlevsel bir barışa yönelmek meselesidir. Bu noktada da doğru çözüm modeli, aklın yolu Federasyondur. Çünkü Federasyon, yukarıda bahsedilen vurgular çerçevesinde, her iki tarafın uzlaşabileceği yegane yoldur. Bu nedenle çözüm isteyenler, Federasyon diyor. 

Mesele tarihin, coğrafyanın gerçeği altında, sosyal gerçekliğin karşılıklı kabul edilebilir bir düzlemde önümüze çıkardığı Federasyon modeli ile, Kıbrıslı Türkleri tarihin yok olmuşlar listesinde değil, özne olabilmiş toplumlar arasında yerini almasını sağlamaktır. Bunu başaracağız. 

Bu yazı toplam 1027 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar