1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Özelleştirme Süreci ve Yurttaşlık Sorunu: Özelleştirme Tartışmalarında Apolitikleşen Kamuoyu
Özelleştirme Süreci ve Yurttaşlık Sorunu: Özelleştirme Tartışmalarında Apolitikleşen Kamuoyu

Özelleştirme Süreci ve Yurttaşlık Sorunu: Özelleştirme Tartışmalarında Apolitikleşen Kamuoyu

Mustafa Ongun: El-sen ve Tel-sen grevleri başladığı günden bu yana görsel medyayı, gazeteleri ve sosyal medyayı takip ediyorum. Yazılan haberler, tartışılan konular ve yapılan yorumlar kamusal alanda esas olarak tartışılması gereken politik sorunun, başar

A+A-

Mustafa Ongun

m_s_logos@yahoo.com

 

 

El-sen ve Tel-sen grevleri başladığı günden bu yana görsel medyayı, gazeteleri ve sosyal medyayı takip ediyorum. Yazılan haberler, tartışılan konular ve yapılan yorumlar kamusal alanda esas olarak tartışılması gereken politik sorunun, başarılı bir şekilde kamuoyundan uzaklaştı(rıldı)ğını gösteriyor. Foucault, düşünce hayatının büyük bir bölümünde, iktidarın, neyin tartışılması gerektiğini şiddet kullanmadan belirleme özelliğinin modern yaşamın en keskin ve alt edilmesi zor unsuru olduğunu ısrarla vurgulamıştı. Bugün Foucault’nun ne kadar haklı olduğu Kıbrıs’ın kuzeyindeki kamuoyu bir kez daha göstermektedir.  

Bunun neden böyle olduğunu anlamak için geçen birkaç haftalardan bu yana kamuoyunu meşgul eden tartışmaları kısaca bir özetlememiz gerekmektedir. Elektrik söz konusu olduğunda, eylemciler ve destekçileri eylemin sonuçlarına -burada en yakıcı olan elektriklerin kesilmesiydi- geleceğimiz için, özgürlüğümüz için, kimliğimiz için katlanmamız gerektiğini vurguladılar. Grevin, eylemcilerin kişisel çıkarlarını değil toplum çıkarlarını korumayı amaçladığının, ısrarla altını çizdiler. Ben de dâhil olmak üzere, büyük bir kesim, eylemin gerekli ve haklı bir eylem olduğunu, alternatif bir yöntemin olmadığını düşünüp eylemcilere sonuna kadar destek verdi.

Önemli sayılabilecek bir ikinci grup ise, özelleştirmeye karşı olmalarına rağmen, eylemin yöntemini yanlış bulduklarını ortaya koydu. Kısaca özetlemek gerekirse, bu grup, hükümetin yanlış kararından dolayı bütün bir toplumu elektriksiz bırakmanın yanlış bir eylem yöntemi olduğunu öne sürdü. Üçüncü bir grup ise eylemleri yanlış ve yersiz bulduklarını ifade etti ve eyleme destek vermedi. Bu grubun belli bir kısmı, eleştirel görüşlerini şu anki UBP iktidarına ve TC’ye olan bağlılıklarından dolayı ortaya atarken, grubun başka bir kısmı ise, tamamen farklı bir noktadan eyleme ve eylemcilere destek vermekten çekindi. Her ne kadar yanlış olma riski taşısa da, yazının akıcılığı adına bu gruba ‘liberaller’ diyebiliriz. En basit şekilde anlatacak olursak, bu kesimin görüşü, dünyanın her yerinde özelleştirmelerin yapıldığı; bizim de bu yenidünya düzenine entegre olabilmemiz ve çağımızı yakalayabilmemiz için, özelleştirme sürecinden geçmemiz gerektiğidir. Liberaller, AKP döneminde yapılan özelleştirmelerden Türkiye’nin sağladığı ekonomik faydaları da örnek göstererek, verimsiz kamu kuruluşlarını verimli hale getirmenin tek yolunun özelleştirme olduğunu düşünüyorlar. Kısacası, 1980’lerde Margaret Thatcher’ın Britanya halkına anlatmaya çalıştığı gibi, liberallerin de Kıbrıstürkü’ne “başka bir alternatifin olmadığını” anlatmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz.

Özet olarak, özelleştirmeyle ilgili tartışmalar; eylem yöntemi, eylemcilerin samimiyeti (kimin çıkarlarını savundukları) ve özelleştirmenin ekonomik gerekliliği üzerinden ilerliyor demek kamuoyunda yapılan tartışmaların önemli bir kısmını sanırım kapsayacaktır. Benim bu yazıda ortaya atmak istediğim düşünce bütün bu tartışmalar sürerken, Kıbrıstürkü’nü ilgilendiren en önemli politik meselenin unutulduğu ve Kıbrıstürkü’nün önemli bir bölümünün politik bir uykuya daldı(rıldı)ğıdır. UBP yönetiminde başlayan özelleştirme süreci politik olarak özünde bir yurttaşlık sorunudur. Özelleştirmeyi bu boyutuyla değerlendirmeyenler apolitikleşmenin bir parçası olmaktadırlar. Özelleştirme, Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan insanların ‘yurttaşlık’ statüsüne yapılan bir darbe niteliği taşımaktadır ve bu bağlamda ekonomik verimlilik ve eylem yöntemleri gibi konulardan ayrıştırılarak tartışılması gerekmektedir. Dahası, yurttaşlığa yapılan bir darbe niteliği taşıyan özelleştirme süreci, Kıbrıs’ın kuzeyinde meclisin, siyasi iradenin, anayasal düzenin işlerliğini yeniden sorgulamayı gerektirir. Daha da ayrıntıya girmek gerekirse, esas sorulması gereken, UBP’nin seçim öncesinde kurumlarımızı özelleştirme gibi bir politik ajandasının olmamasının, bizim için ne(ler) ifade ettiğidir.

UBP’nin seçim propagandası yaptığı dönemde, şu an özelleştirilmesi gündemde olan kurumların durumunu çok iyi bildiği halde, özelleştirme gibi bir ajandası olmadığını hepimiz biliyoruz. Özelleştirme projesi seçim döneminde bize sunulmamış, oy veren yurttaş, kurumların özelleştirilmesi için oy vermemiştir. Bu projenin bizim oylarımızla seçilen siyasetçilerin projesi olmadığı gün gibi ortadadır. Durumun böyle olması, Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan insanların yurttaşlıklarının sorgulanmasını gerektirmektedir. Anlamamız gerekir ki, politik bir toplumun yurttaşı olmak, sadece oy verme hakkını elde etmek değildir. Yurttaş olmak, en temelde bireylerin oy vererek toplumsal geleceklerini belirlemesi anlamına gelir. Yurttaşlık aynı zamanda bir özgürlük ve eşitlik meselesidir. Özgürlük ve eşitlik ise kâğıt üzerinde sağlanamaz. Yurttaşlık, ancak ve ancak kendi seçimlerini yapan ve geleceğini kendi belirleyen toplumlarda anlam kazanır ve özgürlüğün ve eşitliğin zeminini oluşturur. Özelleştirme sürecinin Kıbrıstürkü’nün kendi projesi olamaması her şeyden önce onların bir toplum olarak kendi geleceklerini temsili demokrasi aracılığı ile belirleme yetisine sahip olmadıkları; onların birer yurttaş olamadıkları anlamına gelmektedir.

Bugün içerisinden geçtiğimiz özelleştirme sürecininde, Kıbrıstürkü’ne “siz hiçbir yerin yurttaşı değilsiniz” mesajı verildiğini görmemiz ve tartışmamız gerekmektedir. Bu mesaj özünde şu anlama gelmektedir: Kıbrıstürk’ü kendi geleceğini belirleme hakkına sahip değildir; Kıbrıstürk’ü oy vererek seçmediği elitlerin, siyasetçilerin ve toplum mühendislerinin kendileri için belirlediği geleceği yaşamakla mükelleftir. Özelleştirmenin politik anlamda tartışılması gereken en önemli kısmı verilen bu mesajdır. Sorunu bu çerçeveden ele aldığımızda karşımıza bazı önemli sorular daha çıkacaktır. Bu sorulardan en önemlisi, Kıbrıs’ın kuzeyindeki temsili demokrasinin hangi amaçla var olduğudur. Buna bağlı olarak şu soruları sormak da kaçınılmaz olacaktır: Kıbrıs’ın kuzeyinde neden anayasal bir düzen kurulmuştur? Bizim siyasi partilerimiz neden vardır? Bilmeliyiz ki, yurttaşlığın yok sayıldığı bir yerde ne temsili demokrasinin bir anlamı kalır, ne siyasi partilerin, ne de anayasal düzenin. Özelleştirme süreci bu soruları gündeme getirmelidir.

İçinde bulunduğumuz süreçte bu soruları sorup cevaplamak hayati öneme sahiptir çünkü bizim bu soruları sormamamız ve cevaplamamamız, hali hazırda var olan cevapları kabul etmemiz anlamına gelecektir. Özelleştirme sürecinin ve bu sürecin mimarı olan AKP’nin bu sorulara verdiği cevaplar açıktır. AKP ilk başlarda kendini farklı lanse edip, solun sempatisini kazanmış olsa dahi, bugün itibarıyla TC’nin geleneksel otoriter kültürünü ve politikasını yürütmektedir: KKTC uluslararası toplum arenasında göstermelik olarak kurulan bir devlettir ve Kıbrıstürkü’nün ortak değerlerini ve geleceğini temsil etmemektedir. Kıbrıs’ın kuzeyindeki temsili demokrasi, Türkiye’deki ve Kıbrıs’taki elitlerin çıkarlarını ve iktidarını korumak için yaratılmıştır.  Bu düzen içerisinde Kıbrıstürk halkı hiçbir yerin yurttaşı değildir.

Buradan hareketle diyebiliriz ki, elektrikte özelleştirme karşıtı eylemler (ve sonrasında başlayan eylemlerin) salt özelleştirilme karşıtı olarak düşünülmesi ve tartışılması yanlış olacaktır. Özelleştirilmeye karşı yükselen sesler ve yapılan eylemler bir yurttaşlık talebi olarak da algılanmalıdır. Bu bağlamda, özelleştirme karşıtı eylemleri sadece eylem yöntemi ve ekonomik verimlilik açısından düşünüp tartışanlar, isteyerek veya istemeyerek Kıbrıstürkü’nün yurttaşlığına indirilen darbeye göz yummuş olcaklardır. Burada anlatılmaya çalışılan kurumların verimliliğinin önemli olmadığı değildir. Tabii ki, kurumların ve özelleştirmenin ekonomik boyutunu tartışmak hayati öneme sahiptir. Yazıda bu tartışmalara girmeyecek olsa da, tartışmaların politik sorunu (yurttaşlık meselesini) göz ardı etmesinin kamuoyunu apolitikleştirdiğini vurgulayacaktır.

Özelleştirmeyle ilgili tartışmalarımızı sürdürürken politik olanı ekonomik olandan ayırmak fazlasıyla önemlidir. Politik olanı ekonomik olandan ayırmadan atılacak adımlar, serbest piyasa ekonomisinin yol açabileceği eşitsizliklerin ve toplumsal tahribatların zeminini hazırlayacaktır. Peki, nedir politik olanın ekonomik olandan farkı? En özet şekilde anlatacak olursak, ekonomik olan alınıp satılırken, politik olan alınıp satılmaz. Politik olanı eşitlik, özgürlük ve yurttaşlık gibi değerler belirlerken, ekonomik olanı üretim ve tüketim ilişkileri belirler. Liberal ekonomiye inananlar, yüzyıla aşkın bir süredir siyasi iradenin ekonomik rekabet ortamını ve bireylerin birbirlerine zarar vermeden yaşamasını sağlamaktan başka bir görevi olmaması gerektiğini savunuyorlar.  Dahası, liberaller rekabetçi serbest piyasa ekonomisinin özgürlükleri ve refahı artıracağını ve bundan dolayı politik iradenin serbest piyasa ekonomisinin sürekliliğini sağlayacak yasalar üretmenin ve uygulamanın dışına çıkmaması gerektiğini savunuyorlar. Kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi özünde bu liberal görüşe dayanmaktadır.

Karl Polanyi daha 1940’larda siyasi iradeden yoksun, kendi kendini ayarlayan bir ekonomi fikrinin sonuç olarak toplumun insani ve doğal özünün yok edilmesi anlamına geleceğini söylemişti. Bugün serbest piyasa ekonomisinin, güçlü bir siyasi irade tarafından regüle edilmemesi durumunda müthiş eşitsizliklere ve sosyal problemlere yol açtığı Avrupa da genel bir kanıdır. Güçlü bir siyasi irade ise kararlı, aktif ve geleceğini belirleyebilen yurttaşları gerektirmektedir. Bu gerçek artık ABD gibi en liberal ülkelerin halkları tarafından bile bilinmektedir. ABD’de ve batının genelinde son bir yılda vuku bulan kitle eylemleri, siyasi iradenin yurttaşları temsil etmesi ve piyasa ekonomisinin yurttaşların yararına regülasyona tabi tutulması gerektiğini savunmaktadır. Özellikle ‘Occupy Wallstreet’ hareketi, politik anlamda bir demokrasi, bir yurttaşlık talebi olarak anlaşılmaktadır. Birleşik Krallıktaki İşçi Partisi bile, eski başkanları Tony Blair’ın “üçüncü yol” diye adlandığı liberal politik oluşumun, meclisin ekonomi üzerindeki etkisini azalttığını ve kamusal alanı apolitik bir yere götürdüğünü artık kabul etmektedir. İngiltere gibi güçlü bir yurttaşlık anlayışı ve kültürü olan bir toplum bile bugün serbest piyasa ekonomisi üzerindeki politik gücünü kaybettiğini konuşuyorsa, Kuzey Kıbrıs’taki özelleştirme sürecinde ve sonrasında yapılandırılması planlanan serbest piyasa ekonomisinin politik anlamda nerelere gideceğini görmek zor olmasa gerek.  

Sonuç olarak geçtiğimiz haftalardaki eylemi gerçekleştirenler ve eyleme destek verenler sadece bir kurumu değil, Kıbrıstürkü’nün yurttaşlığını savunmuş ve Kıbrıs’ın kuzeyinde demokrasinin ve ona bağlı kurumların halen var olabileceğini göstermişlerdir. Eylemin yöntemine, eylemcilerin samimiyetine takılıp kalanlar, meselenin salt ekonomik boyutunu düşünenler ve Kıbrıstürk’ünden umudunu kesenler apolitikleşen kamuoyunun bir parçası olurken; Kıbrıstürkü’nün önemli bir kesimi tarafından ise geleceklerini kendileri belirlemek bağlamında politik bir irade ortaya konmuştur. Bu da neoliberal toplum mühendislerine toplumsal hayatın, yurttaşlık ve eşitlik gibi değerlerden yoksun bir makine gibi tamir edilemeyeceğini göstermiştir. Son olarak, özelleştirme sürecini yurttaşlık sorunu olarak düşünüp tartışmamız gerekliğini ve sorunun bu boyutunu arka plana atmaya çalışanların istemeseler de iktidarın bir parçası olduklarının altını çizerek yazıyı bitirmek istiyorum. 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1312 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler