1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ÖZELLEŞ ve KÖLE OL
ÖZELLEŞ ve KÖLE OL

ÖZELLEŞ ve KÖLE OL

Barış Mamalı: Ülkenin zenginliklerini elde tutan servet sahiplerine dokunamayan devletler çalışan kesimin emeğine, geleceğine sosyal güvencesine karşı hunharca saldırıya geçmiş bulunmaktadır

A+A-

 

Barış Mamalı
b.mamali@hotmail.com

 

Küresel kriz kılıfı altında ortaya atılan ve zorla uygulatılan ekonomik tedbirlerin hep çalışanlara fatura edildiğini görmekteyiz. Ülkenin zenginliklerini elde tutan servet sahiplerine dokunamayan devletler çalışan kesimin emeğine, geleceğine sosyal güvencesine karşı hunharca saldırıya geçmiş bulunmaktadır.

Prof. Dr. Michael Hudson’ın “Avrupa’da Demokrasi’nin Tasfiyesi ve Oligarşik Diktatörlüğe Gidiş” isimli makalesini temel alarak hazırladığım bu yazıda insanlarımızı özelleştirme konusunda aydınlatma amacını gütmekteyim. Çünkü bu makale, yabancı akademik gözle yazılmış tarafsız, dayanakları sağlam ve dünyada geniş yankı yaratmış bir çalışmadır.

Yunanistan’da yaşanan krizin ana sebebi, devletin borçlarını amorti edecek ve faizlerini ödeyecek sıcak paradan (yani nakit hazır paradan) yoksun olmasıdır. Avrupa Merkez Bankası(AMB), Yunanistan’dan toprak, su ve kanalizasyon sistemleri, limanları ve diğer kamusal kaynakları dahil, devlet varlıklarını satmasını; emekli maaşları dahil çalışanlara yapılan birçok sosyal ödemeyi kısmasını ve durdurmasını istemektedir. Kısaca AMB Yunanistan’a “senin borçlarını ödeyecek sıcak paran yok, bizden para istiyorsan git emekçi kesimin kazanılmış haklarını tırpanla, onların yaşam standardını düşürerek fakirleştir sonra da kamu kurumlarını çatır çatır zenginlere (ki bu zenginler uluslararası şirketlerdir) sat ve öyle yanımıza gel” diyor. Bu yaklaşım aslında ekonomik krize sürüklenen tüm ülkelere ayni şekilde olmaktadır.

AMB, Avrupa Birliği (AB) ve Uluslararası Para Fonu’ndan  (IMF) oluşan “troyka” , “zenginler istedikleri kadar kazansın, alsın, çalsın ve kaçırsınlar; ama bunların yükünü toplumun geneli üstlensin” diyor ve bu tutumun siyasal olarak normal bir tutum olduğunu savunuyor. Zenginlerin mal varlıkları ve servetlerinin vergilendirilmesini bir yana bırakın, onların haksız yoldan elde ettikleri servetlere dokunulmayacağını dahi bu troyka kabul ediyor ve bunu doğru buluyor!

KKTC’deki durumun da tamamen Yunanistan ile örtüştüğünü rahatça söyleyebiliriz. Ekonomik tedbirler sadece çalışan kesime uygulanmakta, servet sahiplerine yönelik hiçbir önlem alınmamakta ve onların kazançlarından, servetlerinden herhangi bir kısıntı yapılmamaktadır. İktidar “servet zenginleri ve üst makam yöneticileri benim kanatlarım altındadır, ben onların kılına dokunmam, dokundurtmam da;  memur, işçi, esnaf ve çalışanların boğazını sıkarım onlar bana yeter” demektedir. 

Oysa, demokratik bir vergi rejiminde, gelir ve varlıklar artan oranlı olarak vergilendirilir ve vergi kaçakçılığı cezalandırılırarak, vergi toplanması güvence altına alınır. KKTC’de kayıtlı vergi mükellefleri olması gerekenden çok az olması bir yana olanlar içerisinde zengin hayatı yaşayanların basit bir esnaftan az bir vergi vermesi ise durumun vahametini daha da netleştirmektedir.

AMB, sosyal devletin bir kazanımı olan “kazanca göre artan oranlı vergilendirme” ilkesini ortadan kaldırmaktadır. Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya devletlerinin bütçe açıkları, ne tesadüftür ki “vergilendirilmemiş servetlerden” kaynaklanmıştır. Bu ülkeler zengine dokunamadıkça devletlerini ekonomik uçuruma doğru yuvarlamışlar ve şimdi o çukura düşmemek için de dar gelirli vatandaşların üzerine abanmışlardır. Aynen bizde olduğu gibi.

Demokrasinin hüküm sürdüğü ülkelerde kemer sıkma politikalarının dayatılması, toplumsal harcamaların kısılması, kamu mallarının satılması, emeğin sendikasızlaştırılması, ücretlerin düşürülmesi, emeklilik ve sağlık hizmetleri koşullarının ağırlaştırılması, halkın başka bir seçeneğe sahip olmadığına ikna edilmesiyle gerçekleştiriliyor. Yani iktidarların halka “eğer siz bu yükün altına girmezseniz, hem şahsınıza hem de zenginlerin yerine bedel ödemezseniz mahvoluruz bilesiniz ha” yalanlarını yutturarak bu işler başlamaktadır.

Ekonomi okulları, özelleştirmecilere, kredi çekerken, kamu altyapılarının satılmasından gelen kaynaklara el koyarak bunları bankalara nasıl karşılık olarak göstereceklerini öğretmektedir. Burada asıl düşünce, özelleştirmeden gelecek kazancı bankalara ve yatırımcılara faiz olarak verirken, yolların, limanların, suyun kullanım ve kanalizasyonla diğer hizmetlerden yararlanmanın ücretlerini misliyle arttırarak da kar sağlamaktır. Dolayısıyla, hükümetlere de, kamu harcamalarının kısılmasıyla ve kamu mallarının satışıyla ekonominin daha etkin çalışacağı ve düzlüğe çıkacağı anlatılmaktadır. Bir yandan özelleşen kurumların zamlı hizmetleri diğer taraftan da kısılan ekonomik kazanç altında çalışanlar yok oluşa mahkum edilmektedir.

Özelleştirme;

1)   Kamu mülkünün özel şahıslara satılmasıdır.

2)   Devletin ekonomik ve sosyal rolünün azaltılması, ekonomik sömürü karşısında denetim ve kontrolün elinden alınmasıdır.

3)   Çalışanların sosyal güvencelerinin patronun kazancı uğruna en düşük seviyeye indirilmesidir.

4)   Kamu güvencesinden yoksun ve sendikasız çalışmaya mahkum edilmesidir.

 Özelleştirmeler sadece kamu varlıklarına el koymakla kalmıyor, aynı zamanda, kamu sektöründeki belli kazanımlara sahip işgücünü (memurları,işçileri) tasfiye ediyor ve onların yerine daha düşük ücret, daha düşük emeklilik, daha az sağlık ve minumum haklara sahip sendikasızlaştırılmış işgücü alıyor.

1986 – 2010 arası Türkiye’de yapılan özelleştirmelerden hükümet toplam 39.600 Milyar Dolar gelir elde etmiştir.  Bu gelirin 30.734 Milyar Doları 2002 – 2010 arası elde edilmiştir. Yani Türkiye’de yapılan tüm özelleştirmelerin %77.5’ini bu 8 yıllık dönemde sadece AKP iktidarı yapmıştır.

Devletin stratejik ve alt yapısı olan bir çok kamu kurumu yabancılara satılmıştır. Türk Telekom, Telsim, Kuşadası ve İzmir limanları, devlet bankaları, PETKİM, Rakı, Birçok gıda şirketi, Tütün ve Alkol İşletmeleri, Köprüler, SEKA, ETİ BAKIR, ETİ GÜMÜŞ, BURSAGAZ, Sümer Holding işletmeleri, TÜPRAŞ, Aleminyum işletme tesisleri ve daha bir çok kurum, kuruluş ve taşınmaz mallar yabancı şirketlere satılmıştır. 2012 yılı içerisinde de özelleştirilmesi planlanan daha bir sürü kamusal alan bulunmaktadır. Devlete ait oto yolların birçoğu dahi bu plan içerisinde özelleşmeyi beklemektedir. Kısacası yakın bir zaman içerisinde Türkiye’de Türkiye Devleti’ne ait bir şey bulmak çok zorlaşacaktır. 

Türkiye bankalarında yaklaşık 40 milyon T.C vatandaşının mevduatı bulunmaktadır. Bankada parası olanların %2’si bankalardaki tüm mevduatların toplam %91.2’sine sahiptir. Gelir dağılımındaki bu müthiş bozukluk hemen göze çarpmaktadır. Yıllar geçse de, özelleştirmeler yapılsa da zengin daha da zengin olmaya, orta direk ise daha da fakirleşmeye devam etmektedir.

Peki 2002 – 2010 arası yapılan bu özelleştirmeler yoluyla elde edilen milyar dolarlar ile devlet ve halk, ekonomik olarak ne kazanmıştır? Özelleştirmelerden gelen paralarla devlet düze çıkmış mıdır? Lütfen aşağıdaki tabloya iyice bakınız.

                           

    2002                                                      2010

DIŞ BORÇ                     125 MİLYAR DOLAR                                  282 MİLYAR DOLAR

KİŞİ BAŞINA KAMU BORCU  2918 DOLAR                                    4152 DOLAR

CARİ AÇIK                    0.63 MİLYAR DOLAR                                 48.5 MİLYAR DOLAR

HACİZ DOSYALARI                10 MİLYON ADET                             17 MİLYON ADET

İŞSİZ SAYISI                           2.264 MİLYON                        3.259 MİLYON

1 KİLO DANA ETİNİN FİYATI  3 TL.                                                35 TL.

1 LİTRE BENZİNİN FİYATI      1.66 TL.                                            4.16 TL.

VATANDAŞIN BANKALARA BORCU  6.5 MİLYAR TL.                    170 MİLYAR TL.                    

2002 yılında Türkiye’de iş arayan 65 yaş üstü insan sayısı sadece 375 iken bu sayı 2010’da 22.000’i aşmıştır.

Türkiye bu özelleştirmeleri borçlandığı “troyka”ların ( IMF ve kredi alınan sair bankalar) şart koşması üzerine hiçbir direnç göstermeden hızla yerine getirmiştir ve halen de getirmektedir. Ancak kamuya ait yani devlet malı olan bir sürü kurum, kuruluş ve araziler yabancı şirketlerce satın alınmış olmasına rağmen yukarıdaki tablodan görüleceği üzere devletin ve bireyin ekonomik yapısı bırakın daha iyi olmayı daha da kötüleşmiş bulunmaktadır.

 

Özelleştirmelerin;

1)   Ekonomik krizden devletleri kurtarıcı bir formül olduğu;

2)   Halka olumlu yansımalarının olduğu;

3)   Halka daha iyi ve ucuz hizmet verilmesini sağladığı;

4)   Ülke insanını zenginleştirdiği;

5)   Çalışanların daha iyi bir ortamda iş yapmalarını sağladığı;

6)   Sosyal hakları geriletmediği;

7)   Ücretleri düşürmediği;

8)   Çalışanları sendikasız bırakmadığı;

9)   İnsanları bankalara esir etmediği;

10) Ekonomik hayatı ucuzlattığı veya en azından pahalılaştırmadığı;

Yönündeki argümanlar tamamıyle yanıltıcı ve kandırmaya matuf söylemlerdir.

Eğer bunlar yalan olmasaydı ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin, İsrail ve Almanya gibi ekonomi devi ülkeler de stratejik kurumlarını hemen özelleştirmez miydi? Hayır özelleştirmezlerdi. Çünkü onlar özelleştirmenin ne anlama geldiğini çok iyi bilmektedirler.

 


KAYNAKLAR:

1. Avrupa’da Demokrasi’nin Tasfiyesi ve Oligarşik Dikdatörlüğe Gidiş, Prof. Dr. Michael Hudson, Teori Dergisi, Haziran 2012.

 2. www.tarafsızhaber.blogspot.com / Rakamlarla Türkiye’nin 8 yılı

 3. BDDK Aralık 2006 ayı Bülteni

 

 

 

 

Bu haber toplam 1082 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler